Olafur Eliasson Gökkuşağında Manzara

7 Ekim 2011 | Yazar: Benan Kapucu | Konu: Mimari

Geçtiğimiz günlerde Danimarkalı sanat müzesi ARoS Aarhus Kunstmuseum’da, Olafur Eliasson’un yeni projesi Your rainbow panorama’nın resmi açılışı yapıldı.

Dünyaca ünlü Danimarka ve İzlanda kökenli sanatçı, bu kalıcı sanat eserinde 150 metre uzunluğunda ve 3 metre genişliğinde, gökkuşağının tüm renklerini taşıyan bir yürüme yolu yaratmış. Çatının 3.5 metre üs¬tünde, zarif kolonlarla yükselen 52 metre çapındaki bu çarpıcı eser, kübik müze binasnın bir cephesinden ötekine boylu boyunca uzanıyor. Projenin planlanmasına ve uygulanmasına destek veren Realdania, bu sanat eserinin ortaya çıkması için tam 60 milyon kron değerinde finansman sağlamış.

Ziyaretçiler, merdivenleri ya da asansörü kullanarak müze girişinden Your rainbow panorama’ya ulaşıp, gökkuşağı renkleri içinde, kentten muhteşem bir manzara sunan dairesel, panoromik yürüme yolunu çepeçevre yürüyebiliyor. Bu “yüzer” sanat eserinin yanında, 1500 metrekarelik mevcut çatı tik ağacıyla kaplanarak, burada kendine özgü bir dinlenme alanı; sokak seviyesinden yaklaşık 50 metre yukarıda ziyaretçiler için bir seyir platformu oluşturulmuş. Koebmand Herman Sallings Fond’un finanse ettiği çatı terasına ve Olafur Eliasson’un eserine aynı noktadan ulaşılabiliyor.

Olafur Eliasson, Your rainbow panorama eserinin çıkış noktasını şu sözlerle ifade ediyor: “Your rainbow panorama, var olan mi¬mariyle diyalog kuruyor ve bir anlamda kent içindeki görünümü açısından zaten orada olanı daha güçlü kılıyor. İç ve dış arasındaki sınırların neredeyse eridiği –bir sanat eserinin mi yoksa bir müzenin içinde mi gezindiğinize dair biraz kararsız kaldığınız- bir mekan yarattığım söylenebilir. Bu belirsizlik benim için çok önemli, çünkü insanları bir müzenin alışılmış işlevinin dışında, sınırların ötesini düşünmeye ve hissetmeye yöneltiyor.” www.aros.dk


| İlk yorumu siz yapın »

ZOW 2011 İstanbul’un ana konuşmacısı Karim Rashid

30 Eylül 2011 | Yazar: Gateway | Konu: Tasarım

Tasarımcı Karim Rashid geçtiğimiz günlerde İstanbul’a geldi ve ZOW 2011 İstanbul Dekorasyon, Mobilya ve Tasarım Fuarı’nda tasarımlarını ve felsefesini anlatan bir sunum gerçekleştirdi. Bir saati aşkın süre boyunca pembe giysileri ve kalın çerçeveli beyaz gözlükleriyle konuşan Rashid, konuşmasının sonunda geleceğe yönelik öngörülerini de aktardı. Tasarım konusuyla ilgilenen amatör ya da profesyonel herkese yeni ufuklar açabilecek bu sunumdan notlarımızı sizlerle paylaşmak istedik.

2001’de yayınladığı kitabıyla “dünyayı değiştirmek istediğini” ilan eden (I Want to Change The World, Universe Yayınları) Karim Rashid, konuşmasına dünyanın eskisinden çok farklı bir yer haline geldiğini anlatarak başladı. Rashid’e göre dünya, artık deyim yerindeyse iyice “küçüldü” ve bu da geleneklerin ve kimliklerin kaybolmasına neden oldu. Günümüz dünyasında toplumsal kimliğin gücünü kaybetmesi ve geçmişle bağların kopması, bireyi güçlendirdi. Bu nedenle geleneksel şeylerin yerini “bireysel” olan alıyor. Rashid, dünyanın küçülmesinin küreselleşme gibi bir sonucu olduğunu, böylece tasarımın da küresel bir olgu haline geldiğini anlatıyor: “30 yıl önce tasarım, tasarımcılar içindi. Dünya değişti, toplum da… Artık herkes küresel düşünüyor.

Hepimizin benzer arzuları, benzer ihtiyaçları var. Eskiden arzuladığımız şeyler artık ihtiyaç haline geldi. Bugün cep telefonunun bir ihtiyaç olmadığını söyleyebilir misiniz? 15 yıl önce cep telefonu bir arzu nesnesiydi, bugün ihtiyaç. Artık iletişim, bilgiye ulaşmak bir ihtiyaç ve bilgi edindikçe bireyselliğin farkına varıyoruz.” Sunumun sonunda Türk tasarımı konusunda ne düşündüğü sorulduğunda Rashid tekrar bireyselliğe vurgu yaptı: “Bazı Türk tasarımcıların işlerini gördüm. Açıkçası bu tasarımcıların mağazaları dünyanın herhangi bir yerinde satış yapabilir. Yani sadece Türk pazarına değil küresel pazara da hitap ediyor. Bu noktada tasarımcının bireysel yeteneği ve vizyonunun ulusal kimliğinin önüne geçtiğine inanıyorum. Benim tasarımlarımı İngiliz tasarımı ya da Amerikan tasarımı olarak adlandırabilir misiniz mesela?”

Her gün kabaca 600 kadar nesneye dokunduğumuzu ya da etkileşim içine girdiğimizi hatırlatan tasarımcı Karim Rashid, tasarımla uğraşan birinin, bu nesnelerin daha iyi deneyim sunmasından daha yeşil olmasına, hatta daha akıllı veya daha sürdürülebilir olmasına kadar pek çok konuda kafa yorması gerektiğini vurguluyor ve “Dünyada bütün sektörler insani deneyimi daha iyi hale getirmek için uğraşıyor. Tasarım gittikçe daha çok duyulara hitap ediyor” diyor. Rashid, elektronik müzik çalışmalarından örnek vererek bilgisayarla müzik yaparken müziğin bile kendi içinde dokularının ve grafiklerinin olduğunu keşfettiğini anlatıyor. Bunun bir tür “süs” olduğunu söyleyen Rashid, kendi çalışmalarından örnekler vererek “süs”ün nesnelere boyut kazandıran, çok güçlü bir ifade biçimi olduğunu söylüyor.

Karim Rashid, konuşması süresince sürekli ekrana yansıyan çalışmaları aracılığıyla izleyicilere, tasarım yoluyla nasıl “dünyayı değiştirmeye” çalıştığını anlattı. Konuşmanın en can alıcı yerinde, İngilizce’deki styling ve designing sözcükleri arasındaki farka vurgu yaptı. İnsanlığın asırlardır bildiği, kullandığı biçim ve yöntemleri kullanarak yeni bir şey oluşturmayı styling (örneğin geleneksel yöntemle ceket tasarlamak ve dikmek); malzemenin ya da teknolojinin olanaklarıyla yeni biçimler aramaya, yeni şeyler yaratmayı designing olarak tanımlayan Rashid’e göre daha iyi bir dünyada yaşamak bizim elimizde. Neyi nasıl yaptığımız, bizim dünyayı ne yönde değiştirdiğimizi belirliyor. Tabii bu yaklaşımdan yola çıkarak, geçmişin, kimliğin ve geleneklerin bireyselliğin gerisinde kaldığına inanan Karim Rashid’in dünyayı “doğru bildiği yöne doğru” götürmeye çalıştığı sonucuna varabiliriz.

Teknolojinin hayatımızı belirgin bir biçimde değiştirdiğine değinen Karim Rashid, artık yeni bir mekan adım attığımızda sağımıza solumuza hızla göz atıp “wifi (kablosuz internet bağlantısı) var mı” diye bakındığımızı örnek veriyor. Kendisinin dokular, süsler ve daha önce hiç var olmamış biçimler kullanarak tasarımlar yaptığını anlatan Rashid, doğanın da dijital olduğunu ve bunu çok ilham verici bulduğunu söylüyor. Rashid’e göre daha önce var olanları tekrar ederek değil, yenilikçi (inovatif) şeyler yaparak geleceği biçimlendirmek mümkün.

Karim Rashid, gelecekle ilgili çok farklı bir vizyona sahip. Gelecekte nesnelere sahip olmanın gerekmeyeceğini düşünen ünlü tasarımcı “Bugün araba kiralıyoruz ya da araba almak için bankadan kredi çekiyoruz; bu sistem gelecekte başka nesneler için de geçerli olacak. Artık dünyada her ürün, kullandıktan sonra attığımız pek çok şey gibi “dönüştürülebilir” olmak zorunda. Düşünsenize, artık mimari eserler bile kalıcı değil. Mesela bu fuar bittikten sonra burada böyle bir mekan olmayacak… Belki hafıza o kadar da önemli bir şey değildir” diyerek nesnelerin ve mekanların “gerektiği zaman, gerektiği yerde” var olmaları için yapıldığına dikkat çekiyor.

Bu kadar üretken olmasının taklitçilik ya da hak ihlallerine yol açabileceği hatırlatılarak, fikri haklarını nasıl koruduğu sorulduğunda Karim Rashid bu konunun da geçmişe ait bir endişe olduğuna atıfta bulunarak “Her şey çok hızlı gelişiyor. Bir şeyi tasarlayıp prototipini yapmak, üretip satmak arasında 8-9 ay süre var. Tasarımınız satışa sunulduktan 3-4 ay sonra da piyasada taklitlerini görebiliyorsunuz. Markalar kendilerince bazı özel koruma tedbirleri alıyor. Öte taraftan tüketici de neyin orijinal neyin taklit olduğunu biliyor. Kendi adıma tasarımlarımın taklit edilmesi hiç umurumda değil. Benim çok fazla fikrim var” diye cevap verdi.


Etiketler: , , | İlk yorumu siz yapın »

ZOW 2011’de mobilya sektörünün bugünü ve yarını tartışıldı

27 Eylül 2011 | Yazar: Gateway | Konu: Etkinlik

ZOW 2011 İstanbul Dekorasyon, Mobilya ve Tasarım Fuarı, 15-18 Eylül 2011 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Bu yıl dördüncüsü düzenlenen ZOW İstanbul’da, estetik ve işlevsel tasarımlara sahip aksesuvarlar yerli ve yabancı ziyaretçilerin ve sektör temsilcilerinin beğenisine sunuldu.

Fuar kapsamında 16 ve 17 Eylül’de düzenlenen seminerlerde “Yenilenen dünyada tasarımı donatan ekipmanlar” teması çerçevesinde mobilya sektörünün sorunları, tasarımın kaliteye etkisi, Türkiye’de tasarımın sorunları, yeni nesil materyaller, endüstri ve tasarım işbirliği ile tasarımın geleceği konuşuldu.

Seminerlerin açılışını yeni nesil materyalleri tanıtarak yapan Yılmaz Zenger, tasarım eğitimi süresince öğrencilerin malzeme konusunda yeterince bilgi edinemediğini ifade etti. Endüstri ürünleri tasarımcılarının çağdaş malzemeleri tanımasının son derece önemli ve gerekli olduğuna vurgu yapan Zenger, tasarım ve bilim arasında bilgi köprüsü kurmak üzere kurulan Material ConneXion’ın tasarımcıların yeni malzemeler hakkında ihtiyacı olan her türlü bilgiyi sağlayarak fark yarattığını anlattı.

Yılmaz Zenger, günümüzde endüstrinin hep daha hafif ama daha güçlü ürünler elde etme amacı içinde olduğunu söyleyerek “gelecekte en yaygın kullanılacak malzeme hava olacak. Herhangi bir malzemeyi havayla şişirerek ona form vermek mümkün. Ayrıca metaller dahil olmak üzere pek çok maddenin yapısı içinde hava kabarcıklarını hapsederek o malzemeyi çok daha hafif ve sağlam yapabilirsiniz” dedi. Sunumuna hava aracılığıyla güçlendirilmiş paneller, süngerler, metal ve cam malzemelerden örnekler vererek devam eden Zenger, tasarımcılara yeni malzemelerle çalışırken yol gösterecek en önemli şeyin “akıl yürütme” olduğunu anlattı. Zenger, sunumunu “Tasarım, matematik tabanlı bir eylemdir. Akıl yürütme, sorun çözmeye yarar. Tasarım da bir problem çözme eylemidir ve bu nedenle akıl yürütmeyi biliyorsanız, tasarımda başarılı olursunuz” diyerek tamamladı.

Tasarım öğrencilerinin büyük ilgi gösterdiği seminerlerin ikinci gününde Yılmaz Zenger, tasarımın geleceğine yönelik vizyonunu ortaya koyan bir konuşma yaptı. Tasarımcının daha iyiye ulaşmak için daima sorular sorması gerektiğini vurgulayan Zenger, günümüzde tasarımın yeni boyutunun ilişkilendirme olduğuna dikkat çekti: “Tasarımcı, malzemenin çevresiyle ve bileşenleriyle ilişkilerini hayal etmelidir. Tasarım sürecinde daima ilişkileri hayal etmelisiniz. Tasarım sadece form aramak değildir. Görünenle tatmin olmayın, görünenin arkasındakini arayın. Tasarım, görünenin arkasındakini görmektir.”

ZOW Essential Seminer Programı kapsamında Häfele Türkiye Genel Müdürü Hilmi Uytun’un moderatörlüğünü yaptığı “Kaliteli Üretimin İhracata Etkisi” başlıklı panele MOBSAD Kurucu Başkanı Nuri Gürcan, MUDER Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Zeki İyibaş, MOSDER Yönetim Kurulu Üyesi Ahmet Güleç ve MOBDER Başkan Yardımcısı Kadri Çoklar konuşmacı olarak katıldı. Sektörde kalitenin farklı algılanması ve ortak bir kalite anlayışı getirilmesi gerektiği konusunda hemfikir olan konuşmacılar, kaliteyi arttırmanın sektöre ve ülke ekonomisine ne şekilde katkı sağlayacağı konusunda görüşlerini dile getirdiler. MOBSAD Kurucu Başkanı Nuri Gürcan sektörde kaliteyi sağlamak için yer ve tesis gibi sorunlara ortak çözümler aranması gerektiğini vurgularken, MUDER Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Zeki İyibaş kalitenin tüketici bilinçlendikçe talep edilen bir özellik haline geleceğini söyledi. MOSDER Yönetim Kurulu Üyesi Ahmet Güleç, kalitenin göreceli değil, standarlarla belirlenen bir kavram olabilmesi için belgelenmesinin önemini vurgulayarak Ekim 2011’de mobilya alanında bağımsız bir test laboratuvarının hizmete gireceğini müjdeledi. MOBDER Başkan Yardımcısı Kadri Çoklar ise kaliteli ürün için kalifiye elemanlara ihtiyaç olduğuna dikkat çekerek, üniversite-sanayi işbirliğinin artması gerektiğini ifade etti.

Panelin ikinci bölümünde “ortaklaşa rekabet” kavramı çerçevesinde sektörün nasıl büyüyebileceği ve ihracatın arttırılabileceği konuşuldu. Bu bölümde söz alan MOBSAD Kurucu Başkanı Nuri Gürcan, sektörde çıraklık sisteminin ortadan kalktığını ve üniversite düzeyinde eğitim görmüş elemanların pratik bilgilerinin yetersiz olduğunu ifade ederek verimlilik arttırıcı yöntemlerin geliştirilmesi gerektiğinin altını çizdi. MUDER Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Zeki İyibaş ise Türkiye’de mobilya sektörünün büyüme potansiyeli olduğunu ancak yetırımların yetersiz kaldığını anlattı. MOSDER Yönetim Kurulu Üyesi Ahmet Güleç, 61 ilde mobilya üretimi konusunda teşvik verildiğini ve ülkenin her yerinde mobilya konusunda iş kurmanın mümkün olduğunu söyleyerek, sektörün istihdamı arttırıcı potansiyeline vurgu yaptı. Nitelikli iş gücü yetiştirme konusunda Bursa’daki otomotiv lisesinin başarısını ornek veren Güleç “İnegöl’de işsizlik negatif durumdadır. Mobilya sektörü istihdam dostu ve katma değeri yüksektir. Bu nedenle mobilya sektörünün büyümesiyle Türkiye zenginleşecektir” dedi. MOBDER Başkan Yardımcısı Kadri Çoklar, İtalya’da mobilya sektöründe yan sanayinin örgütlü ve standartlara uygun çalıştığını örnek göstererek , Türkiye’nin “Çin fiyatlarıyla Avrupa kalitesinde mal üreten ülke” olarak algılanmasının önüne geçmek gerektiğini söyledi.

Panelin son bölümünde, 2023 yılında mobilya sektörünün 6 milyar Dolar’lık ihracat gerçekleştirmesi hedefi masaya yatırıldı. Konuşmacılar, ülke büyümesinin ihracata yeterince yansımadığına dikkat çekerek, uluslararası alanda Türk Mobilyası Haftası gibi tanıtıcı etkinlikler, iyi tasarım ve standartlara uygunluk gibi kalite ve imaj arttırıcı çalışmalarla ihracatın arttırılabileceği konusundaki görüşlerini sundular.

Sektörün önde gelen isimlerinin mobilya sektörünün sorunlarını tartıştığı “Sektör Konuşuyor” paneli, tasarım, üretim ve pazar konusunda somut sorunların dile getirildiği bir oturum niteliğindeydi. Moderatör Adnan Serbest, sektördeki yükselişin umut verici olduğunu ve inovasyonla pek çok sorunun üstesinden gelinebileceğine inandığını dile getirdi: “Hızlı üretim yapabiliyoruz, tasarımlarımız var ve kalite süreçlerine sahibiz. Yakın gelecekte markalarımız adına öyküler ortaya koymamız gerekiyor”.

Yataş Yönetim Kurulu Başkanı Yavuz Altop, mobilya sektörünün emek yoğun bir sektör olduğunu; kalite, tasarım ve mal teslim süresi bakımından yurt dışında olumlu bir imajı bulunduğunu ifade etti . Sektörde 61.000 firmada çalışan 350.000 kişi olduğunu hatırlatan Altop, tasarım sayesinde markalaşma ve kalite artışı olacağını öngördü. Türkiye’de mobilya sektörünün geleceğinden umutlu olduğunu söyleyen Altop “ 75 milyon nüfusumuz var, %60’ı 30 yaşın altında. Gençlere ev ve ev eşyası lazım. Bu, mobilya sektörü için büyük bir potansiyeldir” dedi.

Bürotime Yönetim Kurulu Başkanı Hüseyin Tosunoğlu ise, markasının tasarımla büyüdüğünü ve pazar başarısı elde ettiğini anlatarak okullarla işbirliği yapmanın ve fuarlarda etkili tanıtım çalışmalarının uluslararası başarılarını pekiştirdiğini söyledi. Sektörde üretim kalitesi kadar marka olmanın ve fark yaratmanın önemli olduğunu vurgulayan Tosunoğlu “Ticari başarı için fuarlar önemlidir. Tasarımlarınızı, vizyonunuzu anlatmanız için fuarlar en doğru ortamı sunar” dedi.

Panelin sonunda söz alan Yavuz Altop, “Pazarda ciddi bir rekabet var. Kaliteli ürün üretebilen, tasarım yapabilen ve sunumu iyi olan markalar yoluna devam edecek. Rekabet, sektöre kalite ve fiyat indirimi getirecek. Bizler, kalite ve tasarım olmadan ne iç ne de dış pazara hitap edemeyiz” diyerek sözlerini tamamladı.


Etiketler: , | İlk yorumu siz yapın »

Geleneği Yenilemek Yeniyi Gelenekselleştirmek

16 Eylül 2011 | Yazar: Gateway | Konu: Mimari

İsrail Tel Aviv’de Design Museum Holon’da açılan New Olds: Design Between Tradition and Inovation /Yeni Eskiler: Gelenekle İnovasyon Arasında Tasarım başlıklı sergide, çoğu Alman 57 uluslararası tasarımcının işleri malzeme, üretim teknikleri, form açılarından gelenekselle yeni arasında yeni köprüler kuruyor.

Makinenin baş döndürücü hızında, modernizmin ilk günlerinde açılan beyaz sayfa, yeniliğe uyum açısından işleri kolaylaştırmış, eski yok sayılmıştı. Oysa dijital zamanlarda geçmişe kocaman bir kucak açılmış durumda. Tasarım da genel eğilimin dışında değil. Günümüz tasarımı, eskiyi yeniden yorumlayarak ilerliyor. 80’lerin postmodernizmi gibi ironik bir eskiden yeniye biçim aktarımından çok daha incelikli olarak, teknikten malzemeye, üretimden örgütlenmeye ve biçimselliğe, geleneği inovasyonun baş döndürücü hızına dahil etmeye çalışıyor. 26 Mayıs’ta, Tel Aviv’de Almanya Dışişleri Bakanlığı’na bağlı IFA ve İsrail Goethe Enstitisü desteğiyle, Volker Albus’ın küratörlüğünde Design Museum Holon’da açılan sergi de bu arayışı somutlaştırıyor. Yeni Eskiler: Gelenekle İnovasyon Arasında Tasarım, 10 Eylül’e dek sürecek. Maarten Baas, Laura Bernhardt, Matali Crasset, Martino Gamper gibi adları da içeren sergide 20’li ve 30’lu yaşlarındaki genç tasarımcılara yer verilmiş.

Albus, inovasyonun sınırlarını zorlayan örneklerdeki geleneksel ögeleri, tarihsel kültürel sembollerin çağdaş tasarım söylemine yerleştiği eksende arıyor. Seçilen işlerde, geyik boynuzları, guguklu saat, geleneksel mavi-beyaz Çin porselenleri, barok objeler gibi modern öncesi kültür simgelerinin yanı sıra Bauhaus ve Memphis esintileri göze çarpıyor. Öte yandan roto kalıp, 3D yazılım gibi en yeni teknolojiler dokumadan üfleme cama ve ahşap oymacılığa kadim tekniklerle yan yana sergileniyorlar. Geri dönüşüm, atık değerlendirme gibi küresel çağın ekolojik kaygıları da bağlamdaki yerlerini buluyorlar. Yeni Eskiler, gelenek-yeni sorunsalını tüm karmaşası içinde ele almasıyla konu hakkında hâlâ söylenecek keşfedilmeye değer sözler olduğunu gösteriyor. www.dmh.org.il


| İlk yorumu siz yapın »

Monumenta Anish Kapoor İle Zihinsel Yolculuk

12 Eylül 2011 | Yazar: Benan Kapucu | Konu: Mimari

Her yıl Monumenta, dünyaca ünlü bir sanatçıyı Paris’teki Grand Palais’nin avlusunda sergilemek için bir eser üretmeye davet ediyor. Monumenta, 13000 metrekare alanında 35 metre yüksekliğinde bir sanatsal etkileşim platformu. Çağımızın en önemli heykeltıraşlarından biri kabul edilen Anish Kapoor’un Monumenta’ya çağırılması Paris’teki ilk sergisinden tam 30 yıl sonra bu kente dönüşünü simgelemesi açısından da anlamlı.

Bugüne dek 150 bin ziyaretçiyle büyük başarıya ulaşan Monumenta sergisi Alman sanatçı Anselm Kiefer’ ile başladı; onu 2008 yılında Amerikalı sanatçı Richard Serra, 2010’da ise Fransız Christian Boltanski izledi. Fransız Kültür ve İletişim Bakanlığı’nın sarayın anıtsal ölçeklerdeki avlusunda 11 Mayıs ve 23 Haziran tarihleri arasında sergilenmek üzere enstalasyon yapması için çağırdığı dördüncü isim ise Turner ödüllü Anish Kapoor oldu.

Hint kökenli İngiliz sanatçı ve heykeltıraş Anish Kapoor, anıtsal ölçeklerdeki tüm işlerinde görülen ustalığı, renklere olan duyarlı yaklaşımı ve yalın anlatımıyla modern heykelin sınırlarını genişletti.

1970’li yılların ikinci yarısından itibaren boyut, renk ve boşluk kavramı konusundaki cesur denemeleri sayesinde çağdaş heykel sanatının kapsamını ve dilini geliştiren Anish Kapoor, Louvre, Royal Academy, Tate Modern gibi dünyanın en prestijli müzelerinde kişisel sergileriyle yer aldı. Londra 2012 Olimpiyatlarına özel 116 metre yüksekliğinde Orbit heykelinin de yaratıcısı olan Kapoor, Monumenta için yarattığı eserini “tek bir obje, tek bir form ve tek bir renk” diye tanımlıyor ve ekliyor: “Benim heyecanım, Grand Palais avlusunun ışığını ve görkemini de yansıtan, mekan içinde bir mekan yaratmaktı. Konukları, bu mekanın içinde gezinmeye ve kendilerini bu rengin enginliğine bırakmaya çağırdık.

Zihinsel ve şiirsel bir deneyim yarattı, en azından öyle umuyorum.” En yeni teknolojilerle tasarlanmış olan eser sadece görsel düzeyde iletişim kurmuyor, insanın tüm duyularına seslenen duygusal ve zihinsel bir yolculuğa çıkarıyor. Heykelin bildiğimiz kalıplarına ve tarihine paralel olmayan bu teknik ve şiirsel başkaldırı, sanat hakkında, bedenimiz hakkında ya da en mahrem deneyimlerimiz ve kökenlerimiz hakkında ne bildiğimizi sorguluyor. Sanatçının bu son derece görsel ve engin sanat eserinin can alıcı noktası, onun deyimiyle “fiziksel araçlar kullanarak tümüyle yeni bir duygusal ve düşünsel bir deneyim yaratmak.” Anish Kapoor işlerininin gücü, çağdaş sanatın demokratikleşmesi adına da uygun bir zemin oluşturuyor.
www.monumenta.com


| İlk yorumu siz yapın »

Genel Tuvaletlerde Aydınlatma: İşlevselden de Öte

7 Eylül 2011 | Yazar: Gateway | Konu: Dekorasyon Fikirleri

Havaalanı, otel, alışveriş merkezi gibi toplu kullanıma açık mekanların tuvaletlerinde aydınlatma her şeyden önce işlevsel olmalıdır. Böylece gelen konuk kolayca yönlendirilebilir. Mekanın hijyen özelliğinin de ayrıca parlak bir ışıkla vurgulanması gerekir.

AYDINLATMA EFEKTLERİ
Genel tuvaletlerin mekan kurgusunda hijyen, yönlendirme ve kişiye özel alanlar belirleyicidir. Aydınlatma tasarımını yaparken mekanın farklı işlevlerine göre çözümler geliştirilirken, yaratıcı olmanın yolları da araştırılabilir. Hiç doğrudan ışık kaynağı kullanmadan aydınlatma tasarımı yapılabilir örneğin. Aynalarda kullanılan yumuşak ve doğrusal ışık kaynağı sayesinde ise kullanıcı kendini soluk değil net bir şekilde görebilir. Uygun elemanlarla, farklı aydınlatma konseptleri de geliştirmek mümkün.

İŞLEVSEL AYDINLATMA
Aydınlatılmış köşeler, mekâna sıcaklık katarken, daha samimi bir atmosfer yaratır.
- Dolaylı flüoresan aydınlatmalar, duvarları yeniden yapılandırır ve lavaboları zarif bir ışıkla aydınlatır.
- Entegre ayna ışıklandırmaları, gelen konukların kendilerini aynada kontrol edebilmelerini ve kişisel bakım yapmalarını kolaylaştırır.

DUYGUSAL AYDINLATMA
Klasik oda aydınlatmalarına orijinal bir alternatif: Arkadan aydınlatmalı köşeler bölmeli duvarlarda yansıma yaparak hoş bir görüntü oluşturuyor.
- Aydınlatılmış kenarlar banyoları zarifçe vurguluyor.
- Dekoratif objelerle birlikte kullanılan doğrudan ve dolaylı aydınlatmalar sayesinde sade ve şık bir aydınlatma tasarımı yapılabiliyor.

KONFORLU AYDINLATMA
LED şeritler mükemmel birer tasarım öğesi ve dikeyi vurgulayarak geniş alanları bölümlendiriyorlar.
- Arkadan aydınlatmalı tuvalet duvarları, sürprizli bir görsel efekt yaratıyor


| İlk yorumu siz yapın »

Danimarka ve Mobilya: Tasarım DNA’ların Gizli

25 Ağustos 2011 | Yazar: Nahide Mutlu | Konu: Tasarım

Bütün bir ulusun bir sektörde kendini kanıtlayıp başarılarıyla anılması enderdir. Oysa mobilya ve tasarımdan bahsedildiğinde Danimarkalılar bu alanda öncü olmalarıyla bilinirler. 20. yüzyılda mobilyada yenilikçi tasarımlara imza atan Danimarkalı tasarımcılar, 21. yüzyılda da, mutfak eşyasından medikal gereçlere kadar uzanan bir yelpazede tasarım dünyasına yön vermeyi sürdürüyorlar.

Danimarka Avrupa’nın kuzeyinde, kış koşullarının çok çetin olduğu bir ülke. Gün ışığının az, havanın çok soğuk olduğu böyle bir coğrafyada, iç mekanlarda (evde veya ofiste) geçirilen zaman önem kazanır. Danimarkalılar elbette açık havada zaman geçirmeyi sever, fakat kışlar uzundur ve kışın zamanlarının çoğunu kapalı mekanlarda geçirmek zorundadırlar. Bunun sonucu olarak da bir Danimarkalı’nın evine ve dekorasyona harcadığı para, dünyanın pek çok ülkesindeki ortalamanın epey üzerindedir. Bu, geçtiğimiz yüzyılda da böyleydi. Bu nedenle özel tasarım mobilyalar nesilden nesile aktarılmış ve tasarım mobilyaya sahip olmak bu ülke için lüks değil, günlük hayatın bir parçası haline gelmiştir. İşte bu nedenle “tasarım, Danimarkalılar’ın DNA’sına işlemiş” denir.

Danimarka, tarihi boyunca el sanatlarına önem vermiş bir toplumdu fakat dünya, Danimarka’yı 1950 ve 60’larda ‘Danimarka tasarımı’ kavramının ortaya çıkmasıyla daha yakından tanımaya başladı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki yıllarda, kaliteli işçilik geleneğinin hakim olduğu Danimarka’da malzeme ve olanaklar sınırlıydı. Bu durum, dayanıklılığı olmazsa olmaz kalite standardı haline getirmişti. Mobilya başta olmak üzere her türlü endüstriyel tasarım, bu koşullar altında gelişmek zorunda kaldı. Tasarımcılar bu konulara çözümler üretirken, Danimarka tasarımı kavramını oluşturacak ilk eserlerini ortaya çıkardılar. Arne Jacobsen, Finn Juhl, Kaare Klint, Mogens Koch, Børge Mogensen, Verner Panton, Jørn Utzon, Hans J. Wegner gibi tasarımcılar, 1950 ve 60’lardaki Danimarka tasarımını temsil eden isimlerdi.

Eleştirmenler Danimarka tasarımının bu kadar öne çıkmasına yol açan dönemin koşullarına dikkat çekiyor: Danimarka’da endüstrileşmeye geçiş biraz geç kalmıştı. Kaliteli el işçiliği geleneği öylesine güçlüydü ki, mobilya alanında endüstriyel üretime aşama aşama geçildi; mimarlar ve mobilya üreticileri bu sürecin içinde yer aldı. Elbette bunun çok olumlu sonuçları oldu. İkinci Dünya Savaşı sonrasında tüm dünyada yeni şeylere büyük talep vardı. Avrupa’nın pek çok büyük şehri yerle bir olmuştu ve her şey yeniden yapılıyordu. Danimarka’nın hafif ve Kuzey Avrupa doğasını yansıtan ahşap mobilyaları, hem modernistti hem de diğer ülkelerin modern mobilyalarından farklıydı. Bu nedenle ilgi çekti, beğeni topladı. 1930’larda toplumu inceleyen mimar ve eleştirmen Poul Henningsen, özgürlüğe, bireye, demokratik ve insancıl bir yaşama saygı duyan mekanlar yaratılması gerektiğini savunmuştu. Bu düşünce Danimarka’da özellikle tasarımcılar arasında kabul gördü ve Danimarka tasarımının karakteristik özelliklerinden biri haline geldi. Danimarka tasarımında bireyselliğe yer veriliyor olması, o dönemdeki diğer tasarımlar arasından sıyrılıp öne geçmesini sağladı.

20. yüzyılın başında Danimarka Kraliyet Güzel Sanatlar Akademisi’nde mobilya bölümü açılması, ülkede mobilya tasarımının gelişimine çok büyük katkıda bulundu. İnsan ve eşya proporsiyonları üzerinde kapsamlı incelemelerde bulunan ve işlevselliği savunan mimar Kaare Klint, bu okulda hocaydı ve bu okuldan yetişen pek çok tasarımcının Fonksiyonalizm akımının benimsemesini sağlamıştı. Dünyada endüstriyel tasarıma yön veren Bauhaus ekolü, sanat ve teknolojiyi basitlik ve işlevsellikle birleştirmeyi tasarımın temel kuralı sayıyordu. 1940’larda Amerika’da ortaya çıkan bir yaklaşım ise endüstriyel tasarımın “muhteşem” olması ve tüketiciyi almaya teşvik etmesi gerektiğini savunuyordu. Savaş sonrası Danimarkalı tasarımcılar Fonksiyonalizm ve Bauhaus’tan çok etkilendiler fakat biçimleri oldukça organikti ve Bauhaus ekolündeki tasarımlara pek benzemiyordu. Bu durum Danimarka tasarımını modern ama farklı kıldı.

Danimarka tasarımının klasik dönemi olarak adlandırılan 1950 ve 60 arasında Danimarkalı tasarımcılar çoğunlukla ahşap ve el işçiliği geleneğinin izlerini taşıyan mobilyalar tasarlarken, ABD’de tamamen endüstriyel olarak üretilen mobilyalar satılmaya başlanmıştı. Bunlardan en bilineni Charles Eames’in bükülmüş kontraplak ve çelik borulardan oluşan üretilen sandalyesiydi. Eames, Danimarkalı mimar Arne Jacobsen’e yeni malzemeler ve biçimler üzerinde çalışmak için ilham verdi ve 1952’de ünlü Ant Chair ortaya çıktı. Ant Chair, Danimarka’nın tamamen endüstriyel yöntemlerle üretilmiş ilk mobilyasıydı. Mimar olarak pek çok projeye imza atan Arne Jacob sen, daha sonra ardında tasarladığı mobilyalarla iç mekanlarını zenginleştirdiği pek çok özgün bina bırakacaktı.

Danimarka tasarımı, dünya genelinde tasarım kavramına yeni boyutlar ekledi. Danimarka tasarımı Fonksiyonalizm’i uluslararası alanda kabul edilen geometrik, sert çigilerin aksine çok daha organik bir yaklaşımla ele alıyordu ve temel kaygısı kullanıcıyı ve işlevselliği doğru anlamaktı. Bu yaklaşımın sonucunda Danimarka tasarımının karakteristik özellikleri oluştu: Kullanıcı dostu, malzemeye saygılı, olabildiğince basit, güzel ve olduğundan farklı görünmeye çalışmayan.

Düzenlenen pek çok İskandinav mobilya fuarı sayesinde Danimarka tasarımı dünya genelinde basında çokça yer aldı ve adını duyurdu. Savaş sonrası nesilden sonra gelen Poul Kjærholm, Verner Panton ve Nanna Ditzel, takip eden yıllarda tasarım dünyasını derinden etkiledi. Özellikle Verner Panton’un geniş hayalgücünün ürünü olan tasarımları bugün bile ilham verici olarak adlandırılıyor.

1970 ve 80 arasında Danimarka, tasarımı tasa-rım dünyasındaki yerini korumak için çaba sarfetti. Dünya değişiyor, herşey endüstrileşiyordu.Uluslararası camiada ise acımasız bir rekabet yaşanıyordu. 1980’lerde Postmodernizm’in gelişi ve buna paralel olarak Milano’da Memphis hareketinin oluşması, dönemin tasarım anlayışına damgasını vurmuştu. Ardından gelen High Tech ve diğer akımlar da Danimarka tasarımını etkiledi fakat bu acımasız rekabet içinde Da¬nimarkalı tasarımcılar daima işlevi ön planda tuttu. Bu dönemde trendlere uygun tasarım yapan bazı tasarımcılar oldu, üreticiler de de¬neysel çalışmalara daha açık hale geldi. Genel olarak konuşmak gerekirse, 1970 ve 80’lerde Danimarka mobilya tasarımının biraz sessiz bir dönem geçirdiğini söylemek mümkündür. Mobilya dışındaki endüstri ürünleri tasarımı ise büyük bir hızla yol alıyordu.

İskandinavya genelinde kurulan ilk tasarım stüdyosu Kopenhag’daki Bernadotte & Bjørn’dü ve gelecekte çok ünlü olacak pek çok tasarımcıyı çalıştırmıştı. Ev gereçleri, ofis ma¬kineleri, mobilya ve diğer endüstriyel eşyalar için tasarımlar yapan Bernadotte & Bjørn’ün ikonik tasarımı Margrethe kase, bu sayıda yer alan tasarımcı Jacob Jacobsen’in hem Danimar¬ka geleneği hem fonksiyonalizm hem de özgün minimalizm yorumunu yansıtır. Bernadotte & Bjørn, 20. yüzyılın ikinci yarısında endüstriyel tasarım alanında çok başarılı örneklerin üretildiği bir tasarım stüdyosu olarak Danimarka tasarım tarihinde özel bir yere sahiptir. Danimarka tasarımı denince ilk akla gelen ve markasını tasarım ile farklılaştıran ses sistemleri üreticisi Bang&Olufsen de, 1970 ve 80’li yıllarda pek çok ikonik ürünü satışa sundu.

Danimarka tasarımındaki organik fonksiyonalizm, Grethe Meyer, Ole Palsby, Ursula Munch-Petersen, Ole Jensen ve daha başka pek çok tasarımcının yemek takımı, çatal-bıçak ve mutfak gereçleri tasarımlarında kendini gösterir. 1990’larda farklı şeyleri deneyen ve geleneksel Danimarka tasarımına yeni bir yüz kazandıran genç tasarımcılar yetişti. Yeni ve ikonik tasarımlar üreten Danimarkalı tasarım stüdyoları arasında Hay, Muuto, Normann Copenhagen ve Gubi gibi isimler var. Yeni nesil tasarımlarda inovasyon, mizah ve Danimarkalı çizgisini koruma özellikleri göze çarpıyor. Gubi Chair veya Loop Table (Hay) modern tasarım klasikleri arasına girdi bile. Fredericia, Erik Jørgensen ve Fritz Hansen gibi mobilya firmaları Danimarka tasarımı klasikleri arasına günümüz tasarımcılarının çalışmalarını da eklediler.

Danimarkalı tasarımcılar arasında şu anda iki trend yaygın: Biri heykelsi ve ilginç formlar yaratmada tasarım ve ilginç bir fikri temel alan “wild” (vahşi), diğeri ise geleneksel Danimarka tasarımı ilkelerini benimsemek ve saygı duymakla birlikte malzeme kullanımı, işçilik ve teknoloji konusunda sınırları zorlayan “disciplined” (disiplinli). Wild ekolünde tasarım yapan tasarımcılar arasında Louise Campbell, Mathias Bengtsson, Christian Flindt, Sebastian Holmbäck ve Gopingpong var. Disiplinliler arasında sayılabilecek isimler ise Søren Ulrik Petersen, Cecilie Manz, Kasper Salto, Hans Sandgren Jakobsen, Christina Strand ve Niels Hvass.

Günümüzde Danimarka tasarımı, eleştirel, bireyselleşmiş tüketiciler ve çevresel sürdürülebilirlik konusundaki farkındalık nedeniyle değişim geçiriyor. Bu, Danimarka tasarımını yeni çerçeveler oluşturmaya ve kendini yenilemeye; üreticileri ise yeni çözümler bulmaya yöneltiyor. Tasarım artık biçim tasarlama işi olarak değil, endüstriyel üretimde strateji ve gelişmenin bir parçası olarak algılanıyor. Bu durum, endüstri ürünleri tasarımından, hizmet tasarımına, grafik tasarımdan elektronik medya tasarımına kadar her alanda böyle. Çevreye duyarlı malzemeler kullanmak ve üretim tekniklerinin dünyayı en az kirletecek olması, artık Danimarkalı tasarımcıların en önemli tasarım kriterleri arasında yer alıyor.

21. yüzyılda Danimarka tasarımına her zamankinden daha büyük bir ilgi var. Bu ilginin, tüm dünyada endüstrinin gelişmesinde tasarımın stratejik bir faktör olarak kabul edilmesinin yanı sıra, Danimarka hükumetinin ulusal tasarım alandaki çalışmalarının da payı var. 1990’ların sonunda dünyada ilk kez bir devlet, tasarım konusunda resmi bir politika oluşturdu. DesignDenmark adı verilen bu girişim ülkenin ticaret ve endüstri politikasının bir parçası olarak ele alınıyor.


| 2 Yorum yapılmış »

Yalın Güzelliğin Üstadı: Jacob Jensen

17 Ağustos 2011 | Yazar: Nahide Mutlu | Konu: Tasarım

Jacob Jensen, Danimarka tasarımı denince ilk akla gelen isimlerden biri. Kuşkusuz bunda, ses sistemleri üreticisi Bang & Olufsen için yaptığı dünya çapında beğenilen ve firmaya rakipleri arasında ayrıcalıklı bir konum kazandıran, adının kalite ve iyi tasarım ile birlikte anılmasını sağlayan tasarımlarının rolü çok büyük. Günlük hayatın içindeki eşyaların özgün, basit ve dingin bir güzelliğin yansıması olabileceğini kanıtlayan bu tasarımlar, modern klasikler arasında sayılıyor.

Danimarka, endüstri ürünleri tasarımı alanında haklı bir üne sahiptir. Endüstriyel üretimin bir sanat mı yoksa zanaat mı olduğu tartışmasına verilecek cevap, ülkenin tasarım tarihine bakılarak bulunabilir. Dünyada Danimarka tasarımı diye bir kavramın olması, bu ülkenin 20. yüzyılda endüstri ürünleri tasarımı alanında çok başarılı olan ve sektöre yön veren tasarımcılar yetiştirmiş olması sayesindendir. Danimarka tasarımından bahsedilince akla ilk gelenlerden biri olan Jacob Jensen’in adı, minimalizm ve modernizmle birlikte anılsa da, özgün tasarım ve yalın güzellik anlayışı nedeniyle ayrı bir kategori olarak incelenmeye değer.

Bugün 85 yaşını geride bırakmış olan ve uluslararası alanda en çok ödül alan tasarımcılardan biri olan Jacob Jensen’in tasarımları, aralarında New York’taki MoMA (Modern Sanatlar Müzesi) ve Kopenhag’daki Danimarka Sanat ve Tasarım Müzesi’nin de olduğu pek çok müzede sergileniyor. O, yaşayan ve tarihe tanıklık eden değil, tarihi bizzat yazan biri. Danimarka Sanat ve Tasarım Müzesi’nin küratörü Christian Holmsted Olesen, Jensen’in Jensen’in tasarımlarının “20. yüzyıl tasarımının sofistike özetleri” olarak görülebileceğini söylüyor.

Jensen’in tasarımlarının temelinde yaşadığı kültürün ve dönemin özellikleri yatıyor. Öte yandan Jensen, 20. yüzyıl tasarımına yön veren iki önemli yaklaşımı da tasarımlarında başarılı bir biçimde birleştiriyor: Avrupa’nın minimalist “less is more” (az çoktur) ve modernist “form follows function” (biçim işlevi izler) mottolarıyla idealist Bauhaus geleneği, Amerikalı tasarımcı Raymond Loewy’nin tüketici odaklı MAYA (Most Advanced Yet Accep¬table) prensibiyle(*) aynı tasarımda buluşuyor. Jensen’in tasarımlarını çağdaşı diğer tasarımcılardan ayıran en önemli fark ise, onun minimalist formlarının kullanıcıya sıradışı bir deneyim yaşatan albenili ürünler sunmasıdır. Böylece Bauhaus felsefesine “form follows feelings” (biçim duyguları izler) yaklaşımıyla heyecan ve merakı da ekleyen Jensen, “Tasarım, ürün ile tüketici arasında bir bağ oluşturmalıdır” diyor, “Mühendislikte olduğu gibi bir insan-makine ilişkisi değil, ürün aracılığıyla kurulan insan insana bir iletişimi kastediyorum.”

Onun tasarımlarında kendine özgü bir biçim dili göze çarpar. Öyle ki, dünyanın herhangi bir yerinde bir Jacob Jensen tasarımını kendine özgü biçimi sayesinde bakar bakmaz tanımak mümkün. Minimalizmin sınırlarını zorlayan ama aynı zamanda kullanıcısına duygusal bağ kurma olanağı veren Jacob Jensen’in ürünleri gelecek nesiller tarafından modernist olduğu kadar, zaman üstü olarak da anılacak.

Jacob Jensen, mobilya döşemecisi Alfred Jen¬sen ve eşi Olga’nın oğulları olarak 29 Nisan 1926’da Kopenhag’da dünyaya geldi. Çocukluğu ve ilk gençliği Vesterbro’da geçti. Yedinci sınıfta okulu bıraktı ve mobilya döşemeciliğini öğrenmeye başladı. Babası 1947’de Kopenhag Gartnegade’de kendi mobilya atölyesini kurduğunda genç Jacob Jensen de ona katıldı, sandalye ve kanepe tasarlamaya başladı. Tesadüfen keşfedilen Jacob Jensen, o dönemde Danimarka’nın en önemli sanat ve tasarım okulu olan Danmarks Designskole’a (okul, uzun tarihi boyunca çeşitli isimler altında faaliyet gösterdi, bugünkü adı Türkçe’de Sanat ve Zanaat Okulu anlamına geliyor) gitmesi için cesaretlendirildi ve 1948 – 1952 yılları arasında bu okulda eğitim gördü.

Jensen’in kariyeri, aldığı eğitim ve hocalarının etkileriyle mobilyadan endüstri ürünleri tasarı¬mına yöneldi. O dönemde eğitim gören ve ara¬larında gelecekte Danimarka’nın en önde gelen tasarımcılarından biri sayılacak Poul Kjærholm’ün de bulunduğu 11 mobilya ustası arasındaki tek döşemeciydi. 20. yüzyılın ilk yarısında Sanat ve Zanaat Okulu, Danimarka tasarım ekolünün oluşmasına ve dünyaca ünlü çok sayıda tasarımcının yetişmesine olanak sağlayan bir eğitim veriyordu. Kaare Klint’in temel tasarım prensipleri Hans J. Wegner and Jørn Utzon gibi hocalar tarafından öğretiliyordu. Jensen, Utzon’un “endüstriyel tasarım” başlığı altında verdiği dersten çok etkilenmişti ve bu ilgisi gelecek yıllarda da sürecekti.

Genç Jensen, 1952’de Danmarks Designskole’dan mezun olduğunda, tüm İskandinavya’da endüstriyel tasarımcı istihdam edebilecek tek bir kuruluş vardı: Kopenhag’daki Bernadotte & Bjørn. 1952’den 1958’e kadar Bernadotte & Bjørn’de çalışan Jacob Jensen, burada endüstriyel üretimin farklı yönlerini ve problemlerini öğrenme fırsatı buldu. 1955’te Bernadotte & Bjørn için tasarladığı Margrethe karıştırma kabı, firmanın hala üretilen ve bir tasarım klasiği haline gelmiş ürünleri arasındadır.

Jacob Jensen’in kendi tasarım stüdyosunu kurmadan önce, 1956’da gittiği ABD’deki çalışmaları tasarım anlayışına yön vermişti. Bernadotte & Bjørn aracılığıyla New York’ta tasarımcı Raymond Loewy ile ve Şikago’daki Latham, Tyler & Jensen (LTJ) stüdyosunda çalışmalar yaptı. 1960’ta ortağı olduğu LTJ’in Avrupa’daki bağlantısı olmayı 1975 yılına kadar sürdürdü. Richard Latham’ın pazar odaklı Amerikan tasarım geleneği ile Bauhaus ilkelerini birleştiren tasarım stratejilerinden etkilendi. Loewy’nin MAYA prensibini benimsediğini de sonraki yıllarda pek çok kez dile getirdi.

1958’de Kopenhag’daki Strandgade’de kendi tasarım bü¬rosunu kuran Jensen, işleri büyüdüğünde stüdyosunu ve 8 kişilik ekibini şehir dışındaki Frederiksberg’e taşıdı. Kalabalık bir stüdyoda çalışmak tasarımdan çok yönetim işlerine zaman ayırmayı gerektiriyordu ve bu da Jacob Jensen’in çalışma tarzına pek uygun değildi. Çalışan sayısı 2’ye düşürüldü ve stüdyo şehrin daha da uzağındaki Jyllinge köyüne taşındı. Bu dönemde General Electric için geleceğin hi-fi sistemlerinde kullanılacak prensipleri içeren kapsamlı bir tasarım konsepti hazırladı. GE bu konsepti kullanmamayı seçti fakat Jensen gelecekte B&O’in biçim dili ve stra¬tejisinin temeli olacak bu konseptten vazgeçmedi.

Jacob Jensen, 1966’da tasarım stüdyosunu bugün hala hizmet vermekte olduğu yere taşıdı: Danimarka’nın kuzeyinde Limfjord’daki Hejlskov’a yerleşti. Stüdyonun bulunduğu bina Jensen’in hocalarından Jacob Hermann’ın tasarladığı modern bir yapıydı ve fiyordun kıyısında denize bakan, yerleşimden uzak bir arazi üzerindeydi. Jensen, Amerikalı eşi Patricia ve çocukları Thomas, Katja ve Timothy ile Hejlskov’a yerleşti. Aslında bu taşınma, Jensen’in yeni müşterisi Bang&Olufsen ile yakından ilgiliydi, çünkü B&O Hejlskov’a 50 km uzaklıktaki Struer’deydi. Jensen ve B&O’in 1964’te başlayan işbirliği 1991’e kadar sürdü. Bu süre zarfında Jensen, B&O için 200’den fazla ürün tasarladı ve bu ürünler, markaya özgün bir biçim dili ve uluslararası arenada ayırt edici bir konum kazandırdı.

Jacob Jensen, bugüne kadar farklı müşteriler için 500’ün üzerinde endüstri ürünü tasarladı. GH Danavox için kulaklık, General Electric için hi-fi sistem, Labofa için ofis sandalyesi, Alcatel-Kirk için telefon, JoJo için kablo makarası, NEG Micon için rüzgar türbini ve Gaggenau için mutfak aletlerinin yanında Jacob Jensen markasıyla kol saatleri, telefon ve daha pek çok ev eşyası tasarladı. Jacob Jensen tasarım stüdyosunun bugüne kadar çeşitli ülkelerde kazandığı 70’in üzerinde ödülü var. 1978 ile 1981 arasında çıraklığını yapan oğlu Timothy, 1990’dan bu yana stüdyonun ve Jacob Jensen markasının yöneticisi ve tasarımcısı. Jacob Jensen, halen belirli projelerde aktif olarak tasarım yapıyor ve Timothy’nin akıl hocalığını yürütüyor.

1981’den bu yana yelkencilikle uğraşan Jacob Jensen, kış aylarını yelkene daha uygun olduğu için Akdeniz’de Mayorka Adası’ndaki evinde geçiriyor. Bugün Jacob Jensen tasarım stüdyosu hala Hejlskov’daki arazide yer alıyor fakat yıllar içinde yapılan eklemelerle Jacob Jensen markasının yönetim binası ve Jacob Jensen Tasarım Müzesi’ni de içeren bir kompleks haline geldi. Jacob Jensen tasarım stüdyosu günümüzde Danimarka Sosyal Demokratları için logo tasarımından rüzgar türbinlerine, mutfak tasarımından LG için elektronik eğlence araşları tasarımına kadar pek çok farklı alanda çalışıyor.


Etiketler: , | İlk yorumu siz yapın »

Çin Usulü Karşılama: Pekin Uluslararası Havaalanı

11 Ağustos 2011 | Yazar: Nahide Mutlu | Konu: Mimari

2008 Olimpiyat Oyunları öncesinde açılışı yapılan Başkent Pekin Uluslararası Havaalanı Terminal 3 projesi Pekin’e, çağımızın en ünlü mimarlardan biri tarafından tasarlanmış muhteşem bir karşılama mekanının yanı sıra dünyanın en büyük binasına ev sahipliği yapma onurunu da kazandırdı.

2008 yılında Pekin’de düzenlenen Olimpiyat Oyunları öncesinde şehrin artacak hava trafiğini karşılaması ve ülkenin uluslararası konuklara konuksever yüzünün gösterilmesi için 2003’te bir tasarım yarışması gerçekleştirildi. Aşamalı olarak büyütülmesi planlanan Başkent Pekin Uluslararası Havaalanı’na eklenecek yeni terminaller ve kullanımdaki terminalleri birleştiren Terminal 3 binası için Foster + Partners mimarlık bürosunun tasarımı seçilmişti.

Binanın tasarım ve uygulaması 4 yıl gibi kısa bir zamanda tamamlandı ve 2008 Olimpiyat Oyunları öncesinde açılışı gerçekleştirildi. Bu proje Pekin’e, yaşayan en ünlü mimarlardan biri tarafından tasarlanmış muhteşem bir binanın yanı sıra dünyanın en büyük binasına ev sahipliği yapma onurunu da kazandırdı.

Dünyanın en büyük binası ve en gelişmiş havaalanı ünvanını kazanan Başkent Pekin Uluslararası Havaalanı Terminal 3 binası, kullanıcılarına benzersiz bir yolculuk deneyimi sunmayı hedefliyor. Sadece teknolojik bakımdan değil, operasyonel kolaylık, yolcu konforu, sürdürülebilirlik ve doğal gün ışığı kullanımı bakımından benzersiz olduğunu söylemek mümkün.

Projenin tasarımında kültürün, coğrafyanın ve 29. Olimpiyat Oyunları’nın belirleyici rolü olduğunu mimar Norman Foster şöyle anlatıyor: “Bu bina bağlamından doğdu. Çin kültüründeki mekan duygusuyla eşsiz bir biçimde iletişim kuruyor ve ülkeye girişi simgeliyor. Bu, ejderhayı andıran biçimiyle, altın sarısından kırmızıya uzanan yelpazede geleneksel Çin renklerinin kullanımıyla ve yükselen çatısındaki dramatik ifadeyle anlatılıyor. Merkezi aks boyunca ilerlediğinizde, sağlı sollu sıralanan kırmızı kolonlar dizisi de bir Çin tapınağını çağrıştırıyor.” Havaalanının 2008’de Pekin üzerinden Çin’e giriş yapan sporcu ve konuklar için muhteşem bir karşılama mekânı olması amaçlanıyordı. Bu nedenle kesitte kükreyen bir ejderhanın ağzını anımsatan aerodinamik çatısı ve planda mitolojik yılansı ejderhaları anımsatan uzun biçimiyle sembolizm yüklü bir yapı tasarlandı. Kırmızı, turuncu ve sarının cesurca kullanıldığı iç mekânlar geleneksel Çin renklerini çağrıştırırken, altın rengi çatı Yasak Şehir’e gönderme yapıyor.

Doğu pisti ile ileride inşa edilecek üçüncü pist arasında konumlanan Terminal 3 ve Kara Nakliye Merkezi çoğunluğu kapalı olmak üzere yaklaşık 1.3 milyon metrekare alana yayılıyor. 1 milyon metrekare sınırını aşan ilk bina olarak Başkent Pekin Uluslararası Havaalanı Terminal 3’ün 2020’ye kadar yılda 50 milyon yolcuya hizmet verebilmesi hedefleniyor. Yapının modern hava taşımacılığının karmaşık sorunlarına çözüm getirmesi, yüksek hizmet standartlarına cevap vermesi ve mekânsal ferahlık sunması tasarımın temel kriterleridir. Havaalanını kullanan yolcuların terminalde yollarını kolayca bulmaları ve hoş bir karşılama deneyimi yaşamaları da isteniyordu. Foster + Partners tarafından sunulan çözümde T3A, B ve C adı verilen üç parça, basit ve simetrik bir şema üzerinde birleşip her iki uca doğru açılarak gidiş ve geliş terminali olarak hizmet veriyor. T3A karşılama terminali ve iç hatlar, T3B dış hatlar terminali olarak kullanılıyor. Yapının merkezinde T3C (iç hatlar) bölümü yer alıyor. Binanın kuzeyden güneye uzunluğu üç buçuk kilometre olmasına rağmen üç parça arasındaki görsel bağ, açık asma kat seviyesi ile zemini birleştiren görsel bağlantı gibi güçlü elemanlarla sağlanmış. Yapının tüm bölümleri doğal ışıkla aydınlatılıyor ve saydam cephe ve çatı pencereleri de iç mekân, dış mekan ve gökyüzü arasında görsel bütünlük sağlıyor. Merkezi aks yapının dış uçlarına doğru devam eden ve geleneksel Çin tapınaklarını çağrıştıran kırmızı kolonlarla belirginleştiriliyor.

Terminale ana yoldan ya da Kara Nakliye Merkezi’nden gelen yolcular, kucaklamak için açılmış kolları çağrıştıran eğrisel bir taşıyıcı kirişin biçimlendirdiği girişle sembolik olarak karşılanıyor. Geliş ve gidiş bölümleri ayrı katlarda yer alıyor. Geleneksel havaalanı şeması T3B’de tersine çevrilip ve geliş üst kata alınarak Pekin’e gelen yolcuların bu dramatik mekanı en iyi noktadan görmesi amaçlanmış. Terminalleri birleştiren dev çatı, doğal ışık almak ve yolcuların yönlerini kolayca bulabilmesi için yer yer çatı pencereleriyle bölündü. Binanın tamamında T3B’nin ucundaki sarıdan başlayan ve T3A’nın girişinde kırmızıyla biten 16 farklı renk tonu kullanılıyor. Bu yolla işlevleri farklı mekanlar birbirinden kolayca ayrılıyor ve renkler bina içinde bir yol bulma sistemi olarak görev yapıyor. Sarıdan kırmızıya giden renk paleti binanın çatısındaki eğrisellik algısını arttıracak şekilde kuzeyden güneye geliş ve gidiş salonlarının tavanlarında da kullanılıyor. T3A ve T3B terminalleri arasında yataydaki mesafeyi kat etmek için yolcular saatte 80 km. hıza ulaşabilen APM (Automated People Mover – mini metro) kullanıyor. Böylece yapıyı uçtan uca kat etmek sadece 2 dakika sürüyor. APM’e gidiş katından kolayca ulaşılabiliyor. Yeşillendirilmiş ve gün ışığı alacak biçimde şeffaf olarak düzenlenmiş bu yol boyunca yolcular terminalleri ve çevrelerini görebiliyor ve yönlerini bulmaları kolaylaşıyor. Foster, insan ölçeğinden bu kadar uzak bir projede dengeyi nasıl koruduklarını şöyle anlatıyor: “Pekin, ölçek ile şeffaflık arasındaki diyaloğu başka bir boyuta taşıyor. Biçimindeki eğrilik, dışarıdaki uçakları görmenizi sağlayan ve sizi bina boyunca kendine çeken manzarayla yerden göğe doğru, tanımlı bir hareketi vurguluyor. Havaalanının avlusuna geldiğinizde, hemen uçakları ve pistleri görebiliyorsunuz. Daima elemanların ve bağlamın farkında olabiliyorsunuz. Binanın neresinde olduğunuzun önemi yok, ilişki orada.” Uzay kafes sistemi ile oluşturulan çatı, renkli kaplama ve ışıklandırma yardımıyla görsellik kazanıyor. Çatı, yapıyı baştan başa kat ederken merkeze doğru yükselerek katedrali andıran bir iç mekân yaratıyor; terminallere yaklaştığı noktalarda ise tekrar alçalarak daha özel, tanımlı alanlar yaratarak işleve vurgu yapıyor. Kaplamaları destekleyen çatı kirişleri, çatıda renklerin kırmızıdan sarıya doğru değişerek ilerlediği sisteme uyuyor. Perde duvar sisteminde kullanılan fazladan bölmelerle mümkün olduğunca şeffaflık sağlanarak, giydirme cephenin mümkün olan her noktadan görünmesi sağlanıyor.

Sabah güneşinden maksimum ısı enerjisi toplamayı amaçlayan güneydoğuya bakan çatı pencereleri, enerji tüketimini en aza indiren entegre ısıtma-havalandırma sistemi gibi pek çok pasif çevre tasarım konsepti sayesinde Başkent Pekin Uluslararası Havaalanı Terminal 3 binası dün¬yanın en sürdürülebilir yapılarından biri kabul ediliyor. Dağınık yerleşmiş birçok bina yerine, iletişim ve yapısal kolaylık nedeniyle tek bir çatı altına toplanan fonksiyonlar daha az alan kullanılıyor. Yapısal bakımdan ele alınacak olursa, tasarımı yerel malzeme kullanımı, işlevsellik, yerel işçilik kullanımı ve maliyetleri düşürme açısından istenenleri yerine getiren bir tasarıma sahip. Norman Foster, projenin kısa zamanda sıkı bir ekip çalışmasıyla tamamlandığını anlatıyor: “Pekin Havaalanı projesi çok hızlı ilerledi. Yarışmayı kazandığımız 2003 Kasım’ının ortasında bildirildi ve aynı ayın sonunda Londra’daki ekibimizden 38 kişiyi görevlendirdik. Pekin’de de 11 kişilik bir ofis kurduk.

Takip eden dört ay içinde ekibimiz 2.500’den fazla çizimi tamamlamıştı. İnşaat süresince 50.000 kişinin şantiyede aynı anda çalıştığı zamanlar oldu. Bu projenin tasarımı ve inşası Heathrow Havaalanı Terminal 5’in organize edilme ve kamuoyuna sunulma süresinden bile kısa zamanda, 4 yıldan biraz fazla bir sürede tamamlandı.” Projenin kısa zamanda tamamlanmasında nitelikten çok organizasyonun önemli olduğunu söyleyen Foster “Bu projenin en harika bölümü elimizdeki kaynakların niteliğinden çok, zihinsel iş bölümü, kaynakların orga-nizasyonu ve yönetimiydi,” diyor.


| İlk yorumu siz yapın »

Geleceğin küresel havacılık geçidi yükseliyor: Shenzen Bao’an Uluslararası Havaalanı

3 Ağustos 2011 | Yazar: Zeynep Sarptır | Konu: Mimari

1970’li yıllarda sadece küçük bir balıkçı kasabasıyken, bugün Guangdong eyaletinin güneyinde dünyanın en hızlı gelişen bölgesi olan Shenzhen, Çin’in yoğun nüfuslu kentlerine yakınlığı ile şehirlerarası geçiş noktası özelliği taşıyor. Fuksas Architects’in küresel bir havacılık geçidi olarak tasarladığı havaalanının 2035 yılına kadar üç fazda tamamlanması bekleniyor.

Dünyanın en hızlı gelişen şehirlerinden biri olan Shenzen, 1970’li yıllarda sadece küçük bir balıkçı kasabasıyken, günümüzde Hong Kong ve Pearl River Delta’sı arasındaki avantajlı coğrafik konumu sayesinde turistlerin ve iş adamlarının ilgi odağı haline geldi. Guangdong eyaletinin güneyinde yer alan şehir, Çin’in yoğun nüfuslu kentlerine olan yakınlığı ile şehirlerarası bir geçiş noktası özelliği taşıyor.

Shenzhen’in hızla gelişen ekonomisi ve artan hava trafiği Shenzhen Bao’an Uluslararası Havaalanı 3. Terminal Binası projesini ortaya çıkardı. İtalyan Mimarlar Massimiliano ve Doriana Fuksas tarafından tasarlanan 400 bin metrekarelik 3. Terminal Binası, uluslararası standartlarda ulaşım hizmeti vermek üzere yapılandırıldı. 2035 yılına kadar devam edecek olan terminal inşasının 3 fazda tamamlanması planlanıyor. 2011-2015 yılları arasında devam edecek birinci fazda, 61 yolcu giriş kapısının bağlı olduğu terminal ünitesi, otopark alanları, alışveriş merkezi, dış düzenlemeler ve otomatik yolcu taşıma sisteminin inşası tamamlanacak. Şehir içi aktarma sistemlerinin aktif hale geleceği ikinci fazın ise 2025 yılında tamamlanması bekleniyor. Terminal binasının üçüncü fazı talep bazlı bir gelişme sürecine tabi olacak. Ana bekleme salonunun genişletilmesi esnasında yolcuların ihtiyaçları doğrultusunda terminali şehir hatlarına bağlayan bölümler de genişletilerek, yeni yolcu koridorları yapıya eklenecek. Proje tamamlandığında, Shenzhen Bao’an Uluslararası Havaalanı Çin’in dördüncü büyük havaalanı olmasının dışında, dünyaya açılan küresel bir havacılık geçidi ünvanını da taşıyacak.

Shenzhen Bao’an Uluslararası Havaalanı, havacılık endüstrisinin değişken doğası ile başa çıkabilecek şekilde, maksimum esneklikle tasarlanmış. Kısa adıyla T3’ün modern hava ulaşımının karmaşık yapısını, üç boyutlu gerçeklik ve yüksek hizmet standartlarını birlikte kullanarak çözmesi bekleniyor. Çelik ve cam malzeme kullanımıyla hafiflik kazandırılacak mekanda, inşa edilecek ana bekleme salonu uzantısının ön cephe ve çatı konstrüksiyonu bina geneli ile uyum içerisinde olacak.

Havaalanlarında, yolcu terminali ve çıkış kapılarına giden koridorlar yolcuların havaalanı hakkındaki ilk izlenimlerini edindikleri mekanlardır. Yolculara mümkün olan en yüksek konforun sağlanması için, 3. Terminal binasında, bina içi yürüme mesafeleri, yolcu oryantasyonu ve algılama kolaylığı işlevleri tasarım konseptinin yapı taşlarını oluşturmuş. Dış mekanla bütünleşmek adına tek bir birleştirici çatı kanopisi kullanılmış ve gün ışığının çatı yüzeyinde filtrelenmesi sağlanmış. Çatının bu yapısı enerji tasarrufu ile birlikte mekanda zarif bir atmosfer yaratma amacına hizmet ediyor. Yapı tasarımının ana fikri, ulaşım kolaylığı üzerine kurulmuş. Zemin katta bulunan bagaj teslim alanlarına, giriş ve çıkış salonlarına, restoranlara, kafelere, ofis ve toplantı salonlarına erişim oldukça kolaylaştırılmış. Ana bekleme salonunda tavan yükseklikleri arttırılarak mekanda mimari açıdan farklı seviyeler yaratmak dışında yolcular için doğal ışık sağlanmış.

Boru şeklindeki tasarımı ve yürüyen bantları ile terminal bagaj alanı, havaalanındaki bir diğer durma noktası. İki kat yüksekliğindeki tavan yolculara aydınlık bir ortam sunuyor. Terminal tuvaletleri dört farklı renk kombinasyonu ile oldukça keyifli mekanlar olarak tasarlanmış. Havaalanı genelinde beyaz olan yer döşemeleri bu alanlarda siyaha dönüştürülerek, diğer renklerin parlamasını sağlayan bir fon oluştu-rulmuş. VIP bekleme salonlarında yer alan tuvaletlerde ise Çin mermeri türü oldukça lüks materyaller tercih edilmiş. Hem standart hem de VIP tuvaletlerde aydınlatma duvar içerisine gizlenmiş.

Detaylar ön planda tutularak tasarlanan 3. Terminal binasının 2035 yılında tamamlanmasının ardından, Shenzhen Bao’an Uluslararası Havalimanı, Hong Kong ve Guangzhou Baiyun Uluslararası Havaalanları ile birlikte Çin’in güney bölgesine hizmet veren üç büyük ha-valanından biri haline gelerek, kentin imajına büyük katkı sağlaması bekleniyor.

MASSIMILIANO FUKSAS
Litvanya kökenli Massimilano Fuksas 1944 yılında Roma’da doğdu. 1969 yılında La Sapienza Üniversitesi Mimarlık Bölümü’nden mezun oldu. Mezun olmadan önce 1967 yılında ilk mimarlık ofisini kuran Fuksas, 1985 yılından beri eşi Doriana O. Mandrelli ile birlikte çalışıyor. 1989, 1993 ve 2002 yılında sırayla yaşadıkları Paris, Viyana ve Frankfurt’ta ofis açtılar. Massimilano Fuksas, 1998 -2000 yılları arasında ‘Daha Az Estetik, Daha Çok Etik” konulu VII. Venedik Mimarlık Bienali’nin direktörlüğünü üstlendi. 1999’da Fransa Mimarlık Büyük Ödülü, 2000’de İtalya San Luca Ulusal Akademisi ile Fransız Sanat ve Edebiyat Birliği Başkanlığı ödüllerini aldı.

DORIANA O. MANDRELLI FUKSAS
Doriana Fuksas La Sapienza Üniversitesi Çağdaş Mimarlık Tarihi Bölümü’nden 1979 yılında mezun oldu. VII. Venedik Mimarlık Bienali’nde (Ekim 200) Jean Prouvé, Jean Maneval, Barış Pavyonu, Alenia Spazio ve Expo alanlarının sorumluluğunu üstlendi. 1985 yılından beri Massimiliano Fuksas ile birlikte, Studio Fuksas’ın tasarım bölümünü yönetiyor.

SON PROJELER
Zenith Music Hall (Strasburg, 2008), Armani Ginza Tower(Tokyo, 2007), Milano Fuarı (2005) ve Roma’daki yeni kongre binası en yeni projeler arasında.


| İlk yorumu siz yapın »