23 Ocak 2012 | Yazar: Gateway | Konu: Tasarım

İskoçya Glasgow’da yeni açılan Zaha Hadid Architects tasarımı Riverside Müzesi, kimliğini kendi bağlamından alıyor; Clyde ve Glasgow kentinin tarihsel geçmişini yansıtan özgün bir mirasın temsilcisi. Kelvin’in Clyde ile buluştuğu noktada konumlanan müzenin tasarımı nehrin kıvrımlarını takip ediyor ve birinden ötekine geçişlerle, kentin nehirle kurduğu dinamik ilişkiyi sembolize ediyor.
Müze, tarihsel anlamı olan bir konumda, bulunduğu çevreye doğru genişleyen ve daha güçlü ilişkilerle bağlantı kurabilecek bir mimari formda tasarlanmış. İki ucundan kente açılan bina, tünele benzeyen formuyla kent ile Clyde arasındaki bağlantıyı somutlaştırıyor. Tünel formundaki yapı mimariyi dış bağlamından ve çevreden koparıyor ve izleyici sergiler dünyasına ulaşan bir yol rotası çiziyor. Mü¬zenin içinden geçen yürüyüş yolu, kent ve nehir arasında ‘aracılık’ işlevi üstleniyor; bu anlamda bina, sergi düzenine ve konseptine bağlı olarak sızdırmaz, dış çevreye tümüyle kapalı ya da geçirgen bir yapıya dönüşebiliyor. Bununla birlikte, hem sembolik hem işlevsel açıdan açık ve akıcı bir mimari dile sahip müzenin konumu, sadece Glasgow’un tarihiyle değil, geleceğiyle de de güçlü bir bağ kuruyor.

Zaha Hadid projesini şu sözlerle ifade ediyor: “Biz mimariden başlayarak geleceğin imkanlarını araştırırız, kentleri oluşturan kültürel temelleri inceleriz. Müze projesi, müze ile içinde sergilenenler arasında bütünsellik ilişkisi kurmaya ve böylelikle ziyaretçilerde heyecan yaratmaya odaklanıyor. Tasarım, geometrik karmaşıklık, yapısal ustalık ve malzemenin özgünlüğünü birleştiriyor. Böylelikle Glasgow’un zengin mühendislik gelenekleri yansıtırken, bir yaratıcılık merkezi olarak kentin geleceğinin belirlen¬mesinde rol oynayacaktır.” www.zaha-hadid.com
Etiketler: Riverside Müzesi, Zaha Hadid Architects | İlk yorumu siz yapın »
3 Ocak 2012 | Yazar: Gateway | Konu: Tasarım

Mobilya ve kapı donanımları alanında gerçekleştirdiği buluşlarıyla inovatif mobilya üretimine yön veren Häfele’nin takvimi de her yıl yeni bir yaratıcılık gösterisine sahne oluyor. Merakla beklenen ve beğeniyle izlenen takvimin yeni yüzleri, bu yıl yine tasarım dünyasından.
Häfele 2012 takviminde Akın Nalça, Ali Bakova, Burçak Madran, Bülend Özden, Erdem Akan, Hatice Çoban Armağan-Murat Armağan, Koray Özgen, Ömer Ünal, Özlem Tuna, Özlem Yalım Özkaraoğlu, Pınar Öncel ve Seyman Çay-Melih Gürleyik (MG Design) gibi kendi uzmanlık alanlarında başarılı işleriyle bilinen isimler konuk oluyor.
Mustafa Nurdoğdu imzalı siyah-beyaz fotoğraf karelerinde tasarımcılar, yaratıcı zihinlerini harekete geçirerek Häfele ürünlerine farklı anlamlar yüklüyorlar. Çağı etkileyen düşünürlerden, pskiyatrist Carl Gustav Jung’un da ilham verdiği gibi: “Yeni bir şeyin yaratılması usa vurma yoluyla değil, içeriden bir gereksinimden gelen oyun içgüdüsüyle gerçekleşir. Yaratıcı zihin, sevdiği nesnelerle oyun oynar.” Kapı plakaları, banyo lavabosu ve armatürü, aydınlatma sistemi, kapı kolu, ölçü aletleri, mobilya askıları, dolap içi aksesuarı, mutfak kiler sistemi gibi Häfele ürünleri, düş dünyasından kopup gelen şaşırtıcı imgelere dönüşüyor karelerde: Işıklı askı borusu Ömer Ünal’ın elinde Yıldız Savaşları’nın savaşçısı Jedi’ın keskin ışın kılıcına dönüşüyor; Maxifix bağlantı elemanları, nadide bir takı gibi mücevher tasarımcısı Özlem Tuna’nın boynunu süslüyor. Mobilya askıları adeta canlanıyor ve Erdem Akan’ın küçük ‘takım arkadaşla¬rı’ olarak ona ‘ilham veriyor’. Müze tasarımcısı Burçak Madran’ı saran ‘yılankavi’ aydınlatmalar, tanrıların gazabına uğrayan güzeller güzeli Medusa’nın yılanlı saçından kopup gelmiş gibi… Ölçü aletleri Seyman Çay- Melih Gürleyik ekibi ve Akın Nalça’nın dramatik karelerinde ‘standart, denge ve ölçü’ kavramlarını sembolize ediyor. Lavabonun güçlü ve yalın çizgilerine gönderme yapan Özlem Yalım Özkaraoğlu, tel rafın somutlaştırdığı aura’sıyla Bülend Özden, güçlerini ‘birleştiren’ Hatice Çoban Armağan ve Murat Armağan, kobraya meydan okuyan Koray Özgen ve bizi “iç sesimizi dinlemeye davet eden’ Pınar Öncel de bu oyuna kendi anlatımlarıyla katılıyor. Kapı kol¬larından boynuzlarıyla fantastik bir portre çizen Ali Bakova, takvim projesini şu sözlerle değerlendiriyor: “Biz tasarımcılar, canlı renklerin ve fütüristik çizgilerin dünyasına aitmişiz gibi algılanırız genelde. Bu sayede, siyah beyaz gibi iki rengin tonlarında gezen fantastik bir sahnede, yaratıcılığımızın yeni bir boyutunu, oyun gücümüzü yansıtma fırsatı bulabildik. Benim için farklı ve eğlenceli bir deneyim olduğunu da söyleyebilirim.”
Etiketler: 2012 takvim, Akın Nalça, Ali Bakova, Ömer Ünal, Özlem Tuna, Özlem Yalım Özkaraoğlu, Bülend Özden, Burçak Madran, Erdem Akan, hafele, Hatice Çoban, kapı donanımları, Koray Özgen, mobilya donanımları, Pınar Öncel | İlk yorumu siz yapın »
14 Kasım 2011 | Yazar: mugehizal | Konu: Tasarım

İngiltere’nin önde gelen ürün tasarımcılarından olan Kenneth Grange, 50 yıllık kariyerinde günlük hayatımızı şekillendiren pek çok tanıdık ve ikonik ürünlerin yaratıcısı. Kodak kamera, İngiliz Demir yollarının hızlı treni, Intercity 125’in silueti, Kenwood mikserleri, Parker kalemleri ve Londra Taksisi’nin bilinen tasarımlarından sadece birkaçı.
James Irvine ve Jasper Morrison tarafından tasarlanan sergi; Birleşik Krallık’ta Kenneth Grange’in eserlerini, tasarımdaki yolculuğunu ve İngiltere’nin modern yüzünün gelişimindeki rolünü anlatan ilk retrospektif . 1960 ve 70’lerde Grange çok sayıda ev ürünleri tasarladı. Kenwood mikseri evde pasta yapımında bir devrim niteliğindeydi; sonrasında üretilen mikserler için de bir standart haline geldi. Wilkinson Swords için jiletler, Ronson için çakmaklar, Parker için kalemler tasarladı; her tasarımı yeni malzeme ve teknolojileri destekledi. 1968’de Grange İngiliz Demiryolları için hızlı tren Intercity 125 treninin ikonik iç mekanını ve dış kabuğunu tasarladı. Grange aynı yıl, taşınabilir ve ucuz kameralarda çığır açan Kodak instamatik kamerayı ve sonrasında Kodak cep instamatik kamerasını geliştirdi. İskandinav, Alman ve İtalyan tasarımının form ve işlevinden etkilenen Grange’in zarif ve işlevsel tasarımları modern estetik anlayışı, eşsiz stili ve eve ait değerleri birleştirerek sadece ticari başarı değil, aynı zamanda kullanması keyifli ürünler yaratıyor.

90lardan itibaren, Grange, şehir hayatının vazgeçilmez parçası olan ürünlere hayat verdi. Londra siyah taksisinin yeniden tasarlanması, 1998’deki Taksi TX1, Krallık Postanesi için yerel posta kutuları; bu örnekler ve daha niceleri özellikle Ingilizlerin kent yaşamını şekillendiriyor. Grange bugün, Anglepoise, mobilya tasarımcısı Hitch Melius ve modacı Margaret Howell gibi isimlerle çalışmalarını sürdürüyor. Hala tasarım topluluğunun merkezinde olarak aynı zamanda Royal College of Art’da ders vermeye ve genç tasarımcılara destek olmaya devam ediyor.
www.designmuseum.org
Etiketler: Kenneth Grange | 1 Yorum yapılmış »
26 Ekim 2011 | Yazar: mugehizal | Konu: Tasarım
Post modernizm ne demek ya da bu terim nasıl doğdu? Victoria and Albert Museum’da 8 Ocak 2012’ye dek sürecek olan “Post Modernism: Style and Subversion / Post Modenizm: Stil ve Yıkım” sergisi, 1970 ve 80’lere odaklanarak bu gibi sorulara eğiliyor.
Mimaride Post Modernizm akımına dair fikirler ilk olarak eski binalara yeni bir bakış açısıyla bakılması ve modernizm akımının minimalizm konseptinin çekilmesiyle ortaya çıktı. Bu fikirler, mobilya ve grafik gibi diğer tasarım alanlarını da etkilemeye başladı. Tasarım, 1980’de, hız, aşırılık ve şöhretin anahtar kelime oldukları ve zamanın mottosu haline geldiği dönemin parlayan yıldızı oldu.

V&A’da sonbaharda başlayan sergi, tüm zamanların en tartışmalı sanat ve tasarım trendlerinden olan post modernizmi ele alarak; 1970 ve 80’lerin sanat, tasarım ve mimarisi üzerine yapılan ilk derinlemesine araştırma olma özelliğini taşıyor. Sergi, saflık ve basitliğin yerini alan bol renkli, cesur desenlerin, yapay görünen yüzeylerin; tarihten alıntılamalar, parodi ve nüktelerin hüküm sürdüğü, her şeyin ötesinde tasarımda yeni bir özgürlük anlayışını savunan, modernizmin ortodoksisine meydan okuyan radikal fikirleri keşfe çıkıyor. Pek çok modernist, stili kendi ütopik vizyonlarının bir yan ürünü olarak görürken, post modernistler için stil her şeydir.
Postmodernizm: Stil ve Subversion 1970 – 1990, stilin sadece bir görünüş olmaktan çıkıp bir “tavır” meselesi haline geldiği zamanlara geri dönerek, sanat ve tasarımın her türünden 250’nin üze¬rinde eseri bir araya getiriyor. Bu eserler içinde Studio Alchymia ve Memphis gibi İtalyan kolektiflerinin yıkıcı tasarımları, Peter Saville ile Neville Brody’nin grafikleri, Philip Johnson’ın AT&T (1978) binası da dahil olmak üzere mimari modeller ve veriler, Robert Rauschenberg ve Andy Warhol’un resimleri, Jeff Koons’ un kusursuz demirden Louis XIV büstü (1986), David Byrne’ın “Stop Making Sense” belgeselinde giydiği dev takım da dahil olduğu performans kostümleri, film ve müzik videoları yer alıyor. Sergi, zamanın müziği olan Rave, New Wave, Hip Hop ve grafiti sanatı gibi post modernizmin popüler parçalarına da yer veriyor. www.vam.ac.uk
| İlk yorumu siz yapın »
14 Ekim 2011 | Yazar: mugehizal | Konu: Tasarım

MoMA (Modern Sanat Müzesi) The Philip Johnson Mimari ve Tasarım Galerisi, üçüncü katta yer alan “Plywood: Material, Process, Form / Kontrplak: Malzeme, Biçim” sergisine ev sahipliği yapıyor.
1948 yılında yayımlanan Popüler Bilim dergisi, kontrplağı ilk kez “bir ahşap ve yapıştırıcı dilimi” olarak tanımlamıştı. Güçlü, hafif, dayanıklı ve organik görünümü sayesinde, 20. yüzyıl tasarımcılarına, kitlesel pazar için endüstriyel olarak üretilebilen modern formlar yaratma imkanı sağladı. Havacılıktan prefabrik mimariye ve mobilyalara kadar her alanda yer bulan kontrplak, inovasyonun örnek malzemesi oldu. 1920’lerde kontrplak, işlevsel, seri üretim ve modern hayata uyan radikal yeni formlar yaratmakla ilgilenen avangart mimar ve tasarımcıların tercih ettiği bir malzemeydi. 1930 ve 40’lara gelindiğinde, aralarında Alvar Aalto (Finlandiya), Gerald Summers (İngiltere) ve Charles ve Ray Eames’in bulunduğu (ABD) tasarımcılar pratiklik ve estetiği birleştirmek gibi ortak bir amaçla kendilerini kontrplağa adadılar. Alüminyum ve plastik gibi kontrplağın gelişimi askeri uygulamalar sayesinde patladı. Özellikle 2. Dünya Savaşı sırasında, yeni yapıştırıcı ve lamine ürünleri askeri barakaların, saldırı botlarının, planörlerin ve bombardıman uçaklarının – İngiltere’nin ünlü Havilland Mosquito (Ahşap Mucize) de dahil olmak üzere – yapımı için geliştirildiğinde savaş yıllarının mucizevi malzemesiydi.

MoMA’nın Philip Jonhson Mimari ve Tasarım Gale-risi’ndeki enstalasyon, 1930’lardan 50’lere kadar kontrplakın sunduğu avantajları göz önüne seren modern tasarımlardan örnekler barındırıyor. Belge niteliğindeki fotoğraflar kontrplağın tasarım ve üretim sürecine ışık tutuyor. Alvar Aalto, Charles ve Ray Eames, Eero Saarinen ve Arne Jacobsen imzalı ikonik mobilyalar Tapio Wirkkala plakları (1951) ve prefabrik bir evin mimari modeli olan Sori Yanagi’nin Butterfly sandalyesiyle yan yana duruyor. Enstalasyon Juliet Kinchin ve Aidan O’Connor imzasını taşıyor. www.moma.org
| İlk yorumu siz yapın »
30 Eylül 2011 | Yazar: Gateway | Konu: Tasarım

Tasarımcı Karim Rashid geçtiğimiz günlerde İstanbul’a geldi ve ZOW 2011 İstanbul Dekorasyon, Mobilya ve Tasarım Fuarı’nda tasarımlarını ve felsefesini anlatan bir sunum gerçekleştirdi. Bir saati aşkın süre boyunca pembe giysileri ve kalın çerçeveli beyaz gözlükleriyle konuşan Rashid, konuşmasının sonunda geleceğe yönelik öngörülerini de aktardı. Tasarım konusuyla ilgilenen amatör ya da profesyonel herkese yeni ufuklar açabilecek bu sunumdan notlarımızı sizlerle paylaşmak istedik.
2001’de yayınladığı kitabıyla “dünyayı değiştirmek istediğini” ilan eden (I Want to Change The World, Universe Yayınları) Karim Rashid, konuşmasına dünyanın eskisinden çok farklı bir yer haline geldiğini anlatarak başladı. Rashid’e göre dünya, artık deyim yerindeyse iyice “küçüldü” ve bu da geleneklerin ve kimliklerin kaybolmasına neden oldu. Günümüz dünyasında toplumsal kimliğin gücünü kaybetmesi ve geçmişle bağların kopması, bireyi güçlendirdi. Bu nedenle geleneksel şeylerin yerini “bireysel” olan alıyor. Rashid, dünyanın küçülmesinin küreselleşme gibi bir sonucu olduğunu, böylece tasarımın da küresel bir olgu haline geldiğini anlatıyor: “30 yıl önce tasarım, tasarımcılar içindi. Dünya değişti, toplum da… Artık herkes küresel düşünüyor.
Hepimizin benzer arzuları, benzer ihtiyaçları var. Eskiden arzuladığımız şeyler artık ihtiyaç haline geldi. Bugün cep telefonunun bir ihtiyaç olmadığını söyleyebilir misiniz? 15 yıl önce cep telefonu bir arzu nesnesiydi, bugün ihtiyaç. Artık iletişim, bilgiye ulaşmak bir ihtiyaç ve bilgi edindikçe bireyselliğin farkına varıyoruz.” Sunumun sonunda Türk tasarımı konusunda ne düşündüğü sorulduğunda Rashid tekrar bireyselliğe vurgu yaptı: “Bazı Türk tasarımcıların işlerini gördüm. Açıkçası bu tasarımcıların mağazaları dünyanın herhangi bir yerinde satış yapabilir. Yani sadece Türk pazarına değil küresel pazara da hitap ediyor. Bu noktada tasarımcının bireysel yeteneği ve vizyonunun ulusal kimliğinin önüne geçtiğine inanıyorum. Benim tasarımlarımı İngiliz tasarımı ya da Amerikan tasarımı olarak adlandırabilir misiniz mesela?”
Her gün kabaca 600 kadar nesneye dokunduğumuzu ya da etkileşim içine girdiğimizi hatırlatan tasarımcı Karim Rashid, tasarımla uğraşan birinin, bu nesnelerin daha iyi deneyim sunmasından daha yeşil olmasına, hatta daha akıllı veya daha sürdürülebilir olmasına kadar pek çok konuda kafa yorması gerektiğini vurguluyor ve “Dünyada bütün sektörler insani deneyimi daha iyi hale getirmek için uğraşıyor. Tasarım gittikçe daha çok duyulara hitap ediyor” diyor. Rashid, elektronik müzik çalışmalarından örnek vererek bilgisayarla müzik yaparken müziğin bile kendi içinde dokularının ve grafiklerinin olduğunu keşfettiğini anlatıyor. Bunun bir tür “süs” olduğunu söyleyen Rashid, kendi çalışmalarından örnekler vererek “süs”ün nesnelere boyut kazandıran, çok güçlü bir ifade biçimi olduğunu söylüyor.
Karim Rashid, konuşması süresince sürekli ekrana yansıyan çalışmaları aracılığıyla izleyicilere, tasarım yoluyla nasıl “dünyayı değiştirmeye” çalıştığını anlattı. Konuşmanın en can alıcı yerinde, İngilizce’deki styling ve designing sözcükleri arasındaki farka vurgu yaptı. İnsanlığın asırlardır bildiği, kullandığı biçim ve yöntemleri kullanarak yeni bir şey oluşturmayı styling (örneğin geleneksel yöntemle ceket tasarlamak ve dikmek); malzemenin ya da teknolojinin olanaklarıyla yeni biçimler aramaya, yeni şeyler yaratmayı designing olarak tanımlayan Rashid’e göre daha iyi bir dünyada yaşamak bizim elimizde. Neyi nasıl yaptığımız, bizim dünyayı ne yönde değiştirdiğimizi belirliyor. Tabii bu yaklaşımdan yola çıkarak, geçmişin, kimliğin ve geleneklerin bireyselliğin gerisinde kaldığına inanan Karim Rashid’in dünyayı “doğru bildiği yöne doğru” götürmeye çalıştığı sonucuna varabiliriz.
Teknolojinin hayatımızı belirgin bir biçimde değiştirdiğine değinen Karim Rashid, artık yeni bir mekan adım attığımızda sağımıza solumuza hızla göz atıp “wifi (kablosuz internet bağlantısı) var mı” diye bakındığımızı örnek veriyor. Kendisinin dokular, süsler ve daha önce hiç var olmamış biçimler kullanarak tasarımlar yaptığını anlatan Rashid, doğanın da dijital olduğunu ve bunu çok ilham verici bulduğunu söylüyor. Rashid’e göre daha önce var olanları tekrar ederek değil, yenilikçi (inovatif) şeyler yaparak geleceği biçimlendirmek mümkün.
Karim Rashid, gelecekle ilgili çok farklı bir vizyona sahip. Gelecekte nesnelere sahip olmanın gerekmeyeceğini düşünen ünlü tasarımcı “Bugün araba kiralıyoruz ya da araba almak için bankadan kredi çekiyoruz; bu sistem gelecekte başka nesneler için de geçerli olacak. Artık dünyada her ürün, kullandıktan sonra attığımız pek çok şey gibi “dönüştürülebilir” olmak zorunda. Düşünsenize, artık mimari eserler bile kalıcı değil. Mesela bu fuar bittikten sonra burada böyle bir mekan olmayacak… Belki hafıza o kadar da önemli bir şey değildir” diyerek nesnelerin ve mekanların “gerektiği zaman, gerektiği yerde” var olmaları için yapıldığına dikkat çekiyor.
Bu kadar üretken olmasının taklitçilik ya da hak ihlallerine yol açabileceği hatırlatılarak, fikri haklarını nasıl koruduğu sorulduğunda Karim Rashid bu konunun da geçmişe ait bir endişe olduğuna atıfta bulunarak “Her şey çok hızlı gelişiyor. Bir şeyi tasarlayıp prototipini yapmak, üretip satmak arasında 8-9 ay süre var. Tasarımınız satışa sunulduktan 3-4 ay sonra da piyasada taklitlerini görebiliyorsunuz. Markalar kendilerince bazı özel koruma tedbirleri alıyor. Öte taraftan tüketici de neyin orijinal neyin taklit olduğunu biliyor. Kendi adıma tasarımlarımın taklit edilmesi hiç umurumda değil. Benim çok fazla fikrim var” diye cevap verdi.
Etiketler: İstanbul, Karim Rashid, Zow 2011 | İlk yorumu siz yapın »
25 Ağustos 2011 | Yazar: Nahide Mutlu | Konu: Tasarım

Bütün bir ulusun bir sektörde kendini kanıtlayıp başarılarıyla anılması enderdir. Oysa mobilya ve tasarımdan bahsedildiğinde Danimarkalılar bu alanda öncü olmalarıyla bilinirler. 20. yüzyılda mobilyada yenilikçi tasarımlara imza atan Danimarkalı tasarımcılar, 21. yüzyılda da, mutfak eşyasından medikal gereçlere kadar uzanan bir yelpazede tasarım dünyasına yön vermeyi sürdürüyorlar.
Danimarka Avrupa’nın kuzeyinde, kış koşullarının çok çetin olduğu bir ülke. Gün ışığının az, havanın çok soğuk olduğu böyle bir coğrafyada, iç mekanlarda (evde veya ofiste) geçirilen zaman önem kazanır. Danimarkalılar elbette açık havada zaman geçirmeyi sever, fakat kışlar uzundur ve kışın zamanlarının çoğunu kapalı mekanlarda geçirmek zorundadırlar. Bunun sonucu olarak da bir Danimarkalı’nın evine ve dekorasyona harcadığı para, dünyanın pek çok ülkesindeki ortalamanın epey üzerindedir. Bu, geçtiğimiz yüzyılda da böyleydi. Bu nedenle özel tasarım mobilyalar nesilden nesile aktarılmış ve tasarım mobilyaya sahip olmak bu ülke için lüks değil, günlük hayatın bir parçası haline gelmiştir. İşte bu nedenle “tasarım, Danimarkalılar’ın DNA’sına işlemiş” denir.

Danimarka, tarihi boyunca el sanatlarına önem vermiş bir toplumdu fakat dünya, Danimarka’yı 1950 ve 60’larda ‘Danimarka tasarımı’ kavramının ortaya çıkmasıyla daha yakından tanımaya başladı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki yıllarda, kaliteli işçilik geleneğinin hakim olduğu Danimarka’da malzeme ve olanaklar sınırlıydı. Bu durum, dayanıklılığı olmazsa olmaz kalite standardı haline getirmişti. Mobilya başta olmak üzere her türlü endüstriyel tasarım, bu koşullar altında gelişmek zorunda kaldı. Tasarımcılar bu konulara çözümler üretirken, Danimarka tasarımı kavramını oluşturacak ilk eserlerini ortaya çıkardılar. Arne Jacobsen, Finn Juhl, Kaare Klint, Mogens Koch, Børge Mogensen, Verner Panton, Jørn Utzon, Hans J. Wegner gibi tasarımcılar, 1950 ve 60’lardaki Danimarka tasarımını temsil eden isimlerdi.

Eleştirmenler Danimarka tasarımının bu kadar öne çıkmasına yol açan dönemin koşullarına dikkat çekiyor: Danimarka’da endüstrileşmeye geçiş biraz geç kalmıştı. Kaliteli el işçiliği geleneği öylesine güçlüydü ki, mobilya alanında endüstriyel üretime aşama aşama geçildi; mimarlar ve mobilya üreticileri bu sürecin içinde yer aldı. Elbette bunun çok olumlu sonuçları oldu. İkinci Dünya Savaşı sonrasında tüm dünyada yeni şeylere büyük talep vardı. Avrupa’nın pek çok büyük şehri yerle bir olmuştu ve her şey yeniden yapılıyordu. Danimarka’nın hafif ve Kuzey Avrupa doğasını yansıtan ahşap mobilyaları, hem modernistti hem de diğer ülkelerin modern mobilyalarından farklıydı. Bu nedenle ilgi çekti, beğeni topladı. 1930’larda toplumu inceleyen mimar ve eleştirmen Poul Henningsen, özgürlüğe, bireye, demokratik ve insancıl bir yaşama saygı duyan mekanlar yaratılması gerektiğini savunmuştu. Bu düşünce Danimarka’da özellikle tasarımcılar arasında kabul gördü ve Danimarka tasarımının karakteristik özelliklerinden biri haline geldi. Danimarka tasarımında bireyselliğe yer veriliyor olması, o dönemdeki diğer tasarımlar arasından sıyrılıp öne geçmesini sağladı.
20. yüzyılın başında Danimarka Kraliyet Güzel Sanatlar Akademisi’nde mobilya bölümü açılması, ülkede mobilya tasarımının gelişimine çok büyük katkıda bulundu. İnsan ve eşya proporsiyonları üzerinde kapsamlı incelemelerde bulunan ve işlevselliği savunan mimar Kaare Klint, bu okulda hocaydı ve bu okuldan yetişen pek çok tasarımcının Fonksiyonalizm akımının benimsemesini sağlamıştı. Dünyada endüstriyel tasarıma yön veren Bauhaus ekolü, sanat ve teknolojiyi basitlik ve işlevsellikle birleştirmeyi tasarımın temel kuralı sayıyordu. 1940’larda Amerika’da ortaya çıkan bir yaklaşım ise endüstriyel tasarımın “muhteşem” olması ve tüketiciyi almaya teşvik etmesi gerektiğini savunuyordu. Savaş sonrası Danimarkalı tasarımcılar Fonksiyonalizm ve Bauhaus’tan çok etkilendiler fakat biçimleri oldukça organikti ve Bauhaus ekolündeki tasarımlara pek benzemiyordu. Bu durum Danimarka tasarımını modern ama farklı kıldı.
Danimarka tasarımının klasik dönemi olarak adlandırılan 1950 ve 60 arasında Danimarkalı tasarımcılar çoğunlukla ahşap ve el işçiliği geleneğinin izlerini taşıyan mobilyalar tasarlarken, ABD’de tamamen endüstriyel olarak üretilen mobilyalar satılmaya başlanmıştı. Bunlardan en bilineni Charles Eames’in bükülmüş kontraplak ve çelik borulardan oluşan üretilen sandalyesiydi. Eames, Danimarkalı mimar Arne Jacobsen’e yeni malzemeler ve biçimler üzerinde çalışmak için ilham verdi ve 1952’de ünlü Ant Chair ortaya çıktı. Ant Chair, Danimarka’nın tamamen endüstriyel yöntemlerle üretilmiş ilk mobilyasıydı. Mimar olarak pek çok projeye imza atan Arne Jacob sen, daha sonra ardında tasarladığı mobilyalarla iç mekanlarını zenginleştirdiği pek çok özgün bina bırakacaktı.
Danimarka tasarımı, dünya genelinde tasarım kavramına yeni boyutlar ekledi. Danimarka tasarımı Fonksiyonalizm’i uluslararası alanda kabul edilen geometrik, sert çigilerin aksine çok daha organik bir yaklaşımla ele alıyordu ve temel kaygısı kullanıcıyı ve işlevselliği doğru anlamaktı. Bu yaklaşımın sonucunda Danimarka tasarımının karakteristik özellikleri oluştu: Kullanıcı dostu, malzemeye saygılı, olabildiğince basit, güzel ve olduğundan farklı görünmeye çalışmayan.
Düzenlenen pek çok İskandinav mobilya fuarı sayesinde Danimarka tasarımı dünya genelinde basında çokça yer aldı ve adını duyurdu. Savaş sonrası nesilden sonra gelen Poul Kjærholm, Verner Panton ve Nanna Ditzel, takip eden yıllarda tasarım dünyasını derinden etkiledi. Özellikle Verner Panton’un geniş hayalgücünün ürünü olan tasarımları bugün bile ilham verici olarak adlandırılıyor.
1970 ve 80 arasında Danimarka, tasarımı tasa-rım dünyasındaki yerini korumak için çaba sarfetti. Dünya değişiyor, herşey endüstrileşiyordu.Uluslararası camiada ise acımasız bir rekabet yaşanıyordu. 1980’lerde Postmodernizm’in gelişi ve buna paralel olarak Milano’da Memphis hareketinin oluşması, dönemin tasarım anlayışına damgasını vurmuştu. Ardından gelen High Tech ve diğer akımlar da Danimarka tasarımını etkiledi fakat bu acımasız rekabet içinde Da¬nimarkalı tasarımcılar daima işlevi ön planda tuttu. Bu dönemde trendlere uygun tasarım yapan bazı tasarımcılar oldu, üreticiler de de¬neysel çalışmalara daha açık hale geldi. Genel olarak konuşmak gerekirse, 1970 ve 80’lerde Danimarka mobilya tasarımının biraz sessiz bir dönem geçirdiğini söylemek mümkündür. Mobilya dışındaki endüstri ürünleri tasarımı ise büyük bir hızla yol alıyordu.
İskandinavya genelinde kurulan ilk tasarım stüdyosu Kopenhag’daki Bernadotte & Bjørn’dü ve gelecekte çok ünlü olacak pek çok tasarımcıyı çalıştırmıştı. Ev gereçleri, ofis ma¬kineleri, mobilya ve diğer endüstriyel eşyalar için tasarımlar yapan Bernadotte & Bjørn’ün ikonik tasarımı Margrethe kase, bu sayıda yer alan tasarımcı Jacob Jacobsen’in hem Danimar¬ka geleneği hem fonksiyonalizm hem de özgün minimalizm yorumunu yansıtır. Bernadotte & Bjørn, 20. yüzyılın ikinci yarısında endüstriyel tasarım alanında çok başarılı örneklerin üretildiği bir tasarım stüdyosu olarak Danimarka tasarım tarihinde özel bir yere sahiptir. Danimarka tasarımı denince ilk akla gelen ve markasını tasarım ile farklılaştıran ses sistemleri üreticisi Bang&Olufsen de, 1970 ve 80’li yıllarda pek çok ikonik ürünü satışa sundu.
Danimarka tasarımındaki organik fonksiyonalizm, Grethe Meyer, Ole Palsby, Ursula Munch-Petersen, Ole Jensen ve daha başka pek çok tasarımcının yemek takımı, çatal-bıçak ve mutfak gereçleri tasarımlarında kendini gösterir. 1990’larda farklı şeyleri deneyen ve geleneksel Danimarka tasarımına yeni bir yüz kazandıran genç tasarımcılar yetişti. Yeni ve ikonik tasarımlar üreten Danimarkalı tasarım stüdyoları arasında Hay, Muuto, Normann Copenhagen ve Gubi gibi isimler var. Yeni nesil tasarımlarda inovasyon, mizah ve Danimarkalı çizgisini koruma özellikleri göze çarpıyor. Gubi Chair veya Loop Table (Hay) modern tasarım klasikleri arasına girdi bile. Fredericia, Erik Jørgensen ve Fritz Hansen gibi mobilya firmaları Danimarka tasarımı klasikleri arasına günümüz tasarımcılarının çalışmalarını da eklediler.
Danimarkalı tasarımcılar arasında şu anda iki trend yaygın: Biri heykelsi ve ilginç formlar yaratmada tasarım ve ilginç bir fikri temel alan “wild” (vahşi), diğeri ise geleneksel Danimarka tasarımı ilkelerini benimsemek ve saygı duymakla birlikte malzeme kullanımı, işçilik ve teknoloji konusunda sınırları zorlayan “disciplined” (disiplinli). Wild ekolünde tasarım yapan tasarımcılar arasında Louise Campbell, Mathias Bengtsson, Christian Flindt, Sebastian Holmbäck ve Gopingpong var. Disiplinliler arasında sayılabilecek isimler ise Søren Ulrik Petersen, Cecilie Manz, Kasper Salto, Hans Sandgren Jakobsen, Christina Strand ve Niels Hvass.
Günümüzde Danimarka tasarımı, eleştirel, bireyselleşmiş tüketiciler ve çevresel sürdürülebilirlik konusundaki farkındalık nedeniyle değişim geçiriyor. Bu, Danimarka tasarımını yeni çerçeveler oluşturmaya ve kendini yenilemeye; üreticileri ise yeni çözümler bulmaya yöneltiyor. Tasarım artık biçim tasarlama işi olarak değil, endüstriyel üretimde strateji ve gelişmenin bir parçası olarak algılanıyor. Bu durum, endüstri ürünleri tasarımından, hizmet tasarımına, grafik tasarımdan elektronik medya tasarımına kadar her alanda böyle. Çevreye duyarlı malzemeler kullanmak ve üretim tekniklerinin dünyayı en az kirletecek olması, artık Danimarkalı tasarımcıların en önemli tasarım kriterleri arasında yer alıyor.
21. yüzyılda Danimarka tasarımına her zamankinden daha büyük bir ilgi var. Bu ilginin, tüm dünyada endüstrinin gelişmesinde tasarımın stratejik bir faktör olarak kabul edilmesinin yanı sıra, Danimarka hükumetinin ulusal tasarım alandaki çalışmalarının da payı var. 1990’ların sonunda dünyada ilk kez bir devlet, tasarım konusunda resmi bir politika oluşturdu. DesignDenmark adı verilen bu girişim ülkenin ticaret ve endüstri politikasının bir parçası olarak ele alınıyor.
| 2 Yorum yapılmış »
17 Ağustos 2011 | Yazar: Nahide Mutlu | Konu: Tasarım

Jacob Jensen, Danimarka tasarımı denince ilk akla gelen isimlerden biri. Kuşkusuz bunda, ses sistemleri üreticisi Bang & Olufsen için yaptığı dünya çapında beğenilen ve firmaya rakipleri arasında ayrıcalıklı bir konum kazandıran, adının kalite ve iyi tasarım ile birlikte anılmasını sağlayan tasarımlarının rolü çok büyük. Günlük hayatın içindeki eşyaların özgün, basit ve dingin bir güzelliğin yansıması olabileceğini kanıtlayan bu tasarımlar, modern klasikler arasında sayılıyor.
Danimarka, endüstri ürünleri tasarımı alanında haklı bir üne sahiptir. Endüstriyel üretimin bir sanat mı yoksa zanaat mı olduğu tartışmasına verilecek cevap, ülkenin tasarım tarihine bakılarak bulunabilir. Dünyada Danimarka tasarımı diye bir kavramın olması, bu ülkenin 20. yüzyılda endüstri ürünleri tasarımı alanında çok başarılı olan ve sektöre yön veren tasarımcılar yetiştirmiş olması sayesindendir. Danimarka tasarımından bahsedilince akla ilk gelenlerden biri olan Jacob Jensen’in adı, minimalizm ve modernizmle birlikte anılsa da, özgün tasarım ve yalın güzellik anlayışı nedeniyle ayrı bir kategori olarak incelenmeye değer.
Bugün 85 yaşını geride bırakmış olan ve uluslararası alanda en çok ödül alan tasarımcılardan biri olan Jacob Jensen’in tasarımları, aralarında New York’taki MoMA (Modern Sanatlar Müzesi) ve Kopenhag’daki Danimarka Sanat ve Tasarım Müzesi’nin de olduğu pek çok müzede sergileniyor. O, yaşayan ve tarihe tanıklık eden değil, tarihi bizzat yazan biri. Danimarka Sanat ve Tasarım Müzesi’nin küratörü Christian Holmsted Olesen, Jensen’in Jensen’in tasarımlarının “20. yüzyıl tasarımının sofistike özetleri” olarak görülebileceğini söylüyor.
Jensen’in tasarımlarının temelinde yaşadığı kültürün ve dönemin özellikleri yatıyor. Öte yandan Jensen, 20. yüzyıl tasarımına yön veren iki önemli yaklaşımı da tasarımlarında başarılı bir biçimde birleştiriyor: Avrupa’nın minimalist “less is more” (az çoktur) ve modernist “form follows function” (biçim işlevi izler) mottolarıyla idealist Bauhaus geleneği, Amerikalı tasarımcı Raymond Loewy’nin tüketici odaklı MAYA (Most Advanced Yet Accep¬table) prensibiyle(*) aynı tasarımda buluşuyor. Jensen’in tasarımlarını çağdaşı diğer tasarımcılardan ayıran en önemli fark ise, onun minimalist formlarının kullanıcıya sıradışı bir deneyim yaşatan albenili ürünler sunmasıdır. Böylece Bauhaus felsefesine “form follows feelings” (biçim duyguları izler) yaklaşımıyla heyecan ve merakı da ekleyen Jensen, “Tasarım, ürün ile tüketici arasında bir bağ oluşturmalıdır” diyor, “Mühendislikte olduğu gibi bir insan-makine ilişkisi değil, ürün aracılığıyla kurulan insan insana bir iletişimi kastediyorum.”
Onun tasarımlarında kendine özgü bir biçim dili göze çarpar. Öyle ki, dünyanın herhangi bir yerinde bir Jacob Jensen tasarımını kendine özgü biçimi sayesinde bakar bakmaz tanımak mümkün. Minimalizmin sınırlarını zorlayan ama aynı zamanda kullanıcısına duygusal bağ kurma olanağı veren Jacob Jensen’in ürünleri gelecek nesiller tarafından modernist olduğu kadar, zaman üstü olarak da anılacak.
Jacob Jensen, mobilya döşemecisi Alfred Jen¬sen ve eşi Olga’nın oğulları olarak 29 Nisan 1926’da Kopenhag’da dünyaya geldi. Çocukluğu ve ilk gençliği Vesterbro’da geçti. Yedinci sınıfta okulu bıraktı ve mobilya döşemeciliğini öğrenmeye başladı. Babası 1947’de Kopenhag Gartnegade’de kendi mobilya atölyesini kurduğunda genç Jacob Jensen de ona katıldı, sandalye ve kanepe tasarlamaya başladı. Tesadüfen keşfedilen Jacob Jensen, o dönemde Danimarka’nın en önemli sanat ve tasarım okulu olan Danmarks Designskole’a (okul, uzun tarihi boyunca çeşitli isimler altında faaliyet gösterdi, bugünkü adı Türkçe’de Sanat ve Zanaat Okulu anlamına geliyor) gitmesi için cesaretlendirildi ve 1948 – 1952 yılları arasında bu okulda eğitim gördü.

Jensen’in kariyeri, aldığı eğitim ve hocalarının etkileriyle mobilyadan endüstri ürünleri tasarı¬mına yöneldi. O dönemde eğitim gören ve ara¬larında gelecekte Danimarka’nın en önde gelen tasarımcılarından biri sayılacak Poul Kjærholm’ün de bulunduğu 11 mobilya ustası arasındaki tek döşemeciydi. 20. yüzyılın ilk yarısında Sanat ve Zanaat Okulu, Danimarka tasarım ekolünün oluşmasına ve dünyaca ünlü çok sayıda tasarımcının yetişmesine olanak sağlayan bir eğitim veriyordu. Kaare Klint’in temel tasarım prensipleri Hans J. Wegner and Jørn Utzon gibi hocalar tarafından öğretiliyordu. Jensen, Utzon’un “endüstriyel tasarım” başlığı altında verdiği dersten çok etkilenmişti ve bu ilgisi gelecek yıllarda da sürecekti.
Genç Jensen, 1952’de Danmarks Designskole’dan mezun olduğunda, tüm İskandinavya’da endüstriyel tasarımcı istihdam edebilecek tek bir kuruluş vardı: Kopenhag’daki Bernadotte & Bjørn. 1952’den 1958’e kadar Bernadotte & Bjørn’de çalışan Jacob Jensen, burada endüstriyel üretimin farklı yönlerini ve problemlerini öğrenme fırsatı buldu. 1955’te Bernadotte & Bjørn için tasarladığı Margrethe karıştırma kabı, firmanın hala üretilen ve bir tasarım klasiği haline gelmiş ürünleri arasındadır.
Jacob Jensen’in kendi tasarım stüdyosunu kurmadan önce, 1956’da gittiği ABD’deki çalışmaları tasarım anlayışına yön vermişti. Bernadotte & Bjørn aracılığıyla New York’ta tasarımcı Raymond Loewy ile ve Şikago’daki Latham, Tyler & Jensen (LTJ) stüdyosunda çalışmalar yaptı. 1960’ta ortağı olduğu LTJ’in Avrupa’daki bağlantısı olmayı 1975 yılına kadar sürdürdü. Richard Latham’ın pazar odaklı Amerikan tasarım geleneği ile Bauhaus ilkelerini birleştiren tasarım stratejilerinden etkilendi. Loewy’nin MAYA prensibini benimsediğini de sonraki yıllarda pek çok kez dile getirdi.
1958’de Kopenhag’daki Strandgade’de kendi tasarım bü¬rosunu kuran Jensen, işleri büyüdüğünde stüdyosunu ve 8 kişilik ekibini şehir dışındaki Frederiksberg’e taşıdı. Kalabalık bir stüdyoda çalışmak tasarımdan çok yönetim işlerine zaman ayırmayı gerektiriyordu ve bu da Jacob Jensen’in çalışma tarzına pek uygun değildi. Çalışan sayısı 2’ye düşürüldü ve stüdyo şehrin daha da uzağındaki Jyllinge köyüne taşındı. Bu dönemde General Electric için geleceğin hi-fi sistemlerinde kullanılacak prensipleri içeren kapsamlı bir tasarım konsepti hazırladı. GE bu konsepti kullanmamayı seçti fakat Jensen gelecekte B&O’in biçim dili ve stra¬tejisinin temeli olacak bu konseptten vazgeçmedi.
Jacob Jensen, 1966’da tasarım stüdyosunu bugün hala hizmet vermekte olduğu yere taşıdı: Danimarka’nın kuzeyinde Limfjord’daki Hejlskov’a yerleşti. Stüdyonun bulunduğu bina Jensen’in hocalarından Jacob Hermann’ın tasarladığı modern bir yapıydı ve fiyordun kıyısında denize bakan, yerleşimden uzak bir arazi üzerindeydi. Jensen, Amerikalı eşi Patricia ve çocukları Thomas, Katja ve Timothy ile Hejlskov’a yerleşti. Aslında bu taşınma, Jensen’in yeni müşterisi Bang&Olufsen ile yakından ilgiliydi, çünkü B&O Hejlskov’a 50 km uzaklıktaki Struer’deydi. Jensen ve B&O’in 1964’te başlayan işbirliği 1991’e kadar sürdü. Bu süre zarfında Jensen, B&O için 200’den fazla ürün tasarladı ve bu ürünler, markaya özgün bir biçim dili ve uluslararası arenada ayırt edici bir konum kazandırdı.
Jacob Jensen, bugüne kadar farklı müşteriler için 500’ün üzerinde endüstri ürünü tasarladı. GH Danavox için kulaklık, General Electric için hi-fi sistem, Labofa için ofis sandalyesi, Alcatel-Kirk için telefon, JoJo için kablo makarası, NEG Micon için rüzgar türbini ve Gaggenau için mutfak aletlerinin yanında Jacob Jensen markasıyla kol saatleri, telefon ve daha pek çok ev eşyası tasarladı. Jacob Jensen tasarım stüdyosunun bugüne kadar çeşitli ülkelerde kazandığı 70’in üzerinde ödülü var. 1978 ile 1981 arasında çıraklığını yapan oğlu Timothy, 1990’dan bu yana stüdyonun ve Jacob Jensen markasının yöneticisi ve tasarımcısı. Jacob Jensen, halen belirli projelerde aktif olarak tasarım yapıyor ve Timothy’nin akıl hocalığını yürütüyor.
1981’den bu yana yelkencilikle uğraşan Jacob Jensen, kış aylarını yelkene daha uygun olduğu için Akdeniz’de Mayorka Adası’ndaki evinde geçiriyor. Bugün Jacob Jensen tasarım stüdyosu hala Hejlskov’daki arazide yer alıyor fakat yıllar içinde yapılan eklemelerle Jacob Jensen markasının yönetim binası ve Jacob Jensen Tasarım Müzesi’ni de içeren bir kompleks haline geldi. Jacob Jensen tasarım stüdyosu günümüzde Danimarka Sosyal Demokratları için logo tasarımından rüzgar türbinlerine, mutfak tasarımından LG için elektronik eğlence araşları tasarımına kadar pek çok farklı alanda çalışıyor.
Etiketler: Jacob Jensen, ses sistemleri | İlk yorumu siz yapın »
5 Temmuz 2011 | Yazar: mugehizal | Konu: Tasarım

Opera Binası’nın 1.800 koltuklu salonu en yeni akus¬tik teknolojiye sahip, 400 koltuklu çok amaçlı salon ise performans sanatları, opera ve konserler için tasar¬landı. Bu coğrafyadaki kıvrımlar, binanın içine doğal ışığın girmesini sağlamanın yanında, belirgin iç ve dış vadileri yararak giriş ve çıkışı, lobileri ve kafeleri be¬lirleyerek Opera Binasının sınırlarını ve bölümlerini tanımlıyor. Apayrı bölümler ve farklı katlar arasındaki pürüzsüz geçişler coğrafyanın analojisini sürdürmeyi amaçlıyor.

Guangzhou Opera Binası kentsel gelişim açısından yeni müzeler, kütüphane ve arşiv gibi kültürel tesis¬lerin gelişmesi için kentin bu noktasında katalizör görevi gördü. Guangzhou’nun tarihini şekillendiren kültürel geleneklerle geleceğini belirleyecek olan tut¬ku ve iyimserliği bir araya getiren Guangzhou Opera Binası, Zaha Hadid Architects’in şehre ait bağlamsal ilişkileri keşfederek gerçekleştirdiği son projesi. Pearl Nehri’ne nazır, Güney Çin’in en büyük performans sanatları merkezi olan opera binası, Hadid’in firması tarafından “Yeni Milenyum için kalıcı bir anıt” ola¬rak tanımlanırken, akıcı dış cephesi Guangzhou’nun Sydney’e hediye ettiğine benzer eski Çin bahçelerin-den esin alarak antik tasarım ilkelerine de göz kırpıyor. www.zaha-hadid.com
Etiketler: Guangzhou Opera Binası, opera binası, Zaha Hadid Architects | İlk yorumu siz yapın »
1 Temmuz 2011 | Yazar: Gateway | Konu: Tasarım
Özel ve bekar hayatına yakışan işlevsel bir mutfak mı olmalı? Yoksa, konforlu bir evin ruhunu mu yansıtmalı? Mutfaklar artık yaşam alanlarının önemli bir parçası; arkadaş toplantılarına ya da ailenin bir araya geldiği sofralara ev sahipliği yapan bir mekan. Bir mutfağın aydınlatma konsepti, temelde çalışma için yeterince ‘iyi’, yemek yerken ise yeterince ‘güzel’ bir aydınlatma fikrine odaklanmalı.
AYDINLATMA EFEKTLERİ
Mutfakta yoğun olarak kullanılan aktivite/çalışma alanları mutfağın en aydınlık kısımlarını oluşturuyor. Bölgesel aydınlatmalar yüzeyleri en verimli şekilde vurgularken, köşede kalan alanların görsel kalitesini arttırıyor. Çekmece içi aydınlatmalar ve dolap içi aydınlatmaları kullanıcıya özel bir konfor sunuyor. Buna benzer kullanım alanlarında düşük kontrastlı aydınlatmaların kullanılması daha doğrudur. Mutfağı aydınlatırken dikkat edilmesi gereken önemli bir konu da mutfakta kullanılan malzemeler: Değerli ahşap yüzeyler, koyu ve mat yüzeyler ışığı emeren, açık renkli ve parlak cilalı yüzeyler ışığı yansıtırlar.
İŞLEVSEL AYDINLATMA
- Çalışma alanlarının aydınlatılmasında ideal: Gölgeleme yapmadan tezgah üzerine dikey olarak düşen yansımasız aydınlatmalar.
- Dikey yüzeylerden yönlendirilen aydınlatmalar raf ünitelerini en uzak köşesine kadar aydınlatırlar.
- Dolap-çekmece içi düşük kontrastlı aydınlatmalar bir şeyi ararken eşyaların yerini bulmayı kolaylaştırıyor.
KONFORLU AYDINLATMA
- Işıklı çekmeceler loş gece ışığında bile en iyi aydınlatma garantisini veriyor.
- Cam kapakların arkasına takılan spotlar, eşyaların siluetlerini ortaya çıkararak saydamlık veriyor ve mutfak dolaplarının daha güzel görünmesini sağlıyor.
DUYGUSAL AYDINLATMA
- Baza aydınlatmaları geceleri yolunuzu bulmanız için son derece estetik bir çözüm sunuyor.
TASARIM İPUÇLARI
- Işıklı raflar mutfak aksesuarlarına, porselen çanakları n estetik görünümünü belirginleştiriyor.
- Açık renkli ve aydınlık tezgah yüzeyleri ışığı yansıtıyor ve düşük kontrastı sayesinde daha rahat bir çalışma ortamı sağlıyor.
- Koyu renkli yüzeyler ise ışığı emerek kontrastı artırıyor.
Etiketler: aydınlatma, mutfak, mutfakta aydınlatma | İlk yorumu siz yapın »