Dingin ,Tutarlı ve Zamansız Mimarı: Doğan Tekeli

12 Temmuz 2011 | Yazar: Benan Kapucu | Konu: Söyleşi

Usta mimar Doğan Tekeli, sanayi yapılarından iş merkezi ve havalimanlarına Türk mimarlık tarihinin mihenk taşlarını oluşturan birçok projede imzası olan Tekeli Sisa Mimarlık Ortaklığının kurucularından biri. Kişiliğinin doğası gereği, kendi içinde olağanüstü tutarlılığı olan, dengeli ve bulunduğu kenti ezmeyen bir anlatım dilini benimseyen mimar, havaalanı mimarisinde de yine bu yaklaşımdan yana.

Bugün havaalanı mimarisine yön veren temel kavramlardan söz edebilir miyiz öncelikle?
Havaalanları aslında 20. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan yepyeni bir yapı türü. Ulaşım başta deniz yoluyla yapılırken 19. yüzyılın ikinci yarısında demiryolunun altın çağı başladı; özellikle Londra, Paris ve Milano’da yükselen görkemli istasyonlar çelik çağını temsil eden önemli mühendislik ve mimarlık yapıları oldu. Demiryolu sonra ağırlığını havayolu ulaşımına bıraktı.Havalimanı dediğimiz zaman pistinden, apronundan depolardan başlayarak çok geniş bir kavramı kapsıyor ama ‘havaalanı mimarisi’ deyince daha çok terminal yapıları üzerine konuşmalıyız bence. Terminal yapılarının 50’lerden bugüne kadar meslek hayatımın paralelinde geliştiğini söyleyebilirim. İlk önemli yapılar mimari buluş içeren, prestij niteliği olan yapılardı: 60’lı yıllarda Kennedy Havaalanı’ndaki Eero Saarinen’in TWA binası, eğik kolonlarıyla uçarmış gibi görünen Dallas Havaalanı gibi.., Başta özgür formlarıyla öne çıkan havaalanları mühendisliğin hünerlerini gösteren yapılara dönüşmeye başladı. TWA, 1960’larda Kennedy Havaalanı’nın en önemli yapısıyken bugün önüne yapılan cam prizmanın ek binası gibi görünüyor. Yolcu sayısındaki dramatik artış terminal binalarına da yansıyor. Pekin’de yapılan havalimanı 1.300.000 metrekare büyüklüğünde, hayal edin. Ölçeğin büyümesinin yanında, mimari bakış açısı olarak ülkelerin, kentlerin, işletmecilerin ve elbette mimarlarının prestij yapısı haline dönüştü. Çünkü buluş var; yeni form, yepyeni bir anlayış var.

Prestij ya da temsil yapısı olarak terminallerde hangi mimari anlatımlar öne çıkıyor?
Amerika’da temsil söz konusu olduğunda teknoloji ön plana çıkıyor, daha az gelişmiş ülkelerde ise bir tür mahalli mimariden esinlenmenin olduğunu görüyoruz: Rafael Moneo’nun Sevilla’da yaptığı gibi… Çok yüksek kemerler, alçak kolonlar, Endülüs etkisi… Buluş içeren bir yapı ama bu şekilde bir temsil, dünyada pek izleyici bulmadı; onun yerine yüksek teknoloji, büyük mühendislik hüneri, malzeme ve detay kullanma ve insanları etkileme konusu öne çıktı. Bunun ilk örneği de Tokyo’da yapılan Renzo Piano tasarımı Kansai Havaalanı. 2 milyon dolar maliyeti olduğu söylenen bir yapı. Cidde’deki Skidmore&Skills’in çadıra benzeterek yaptığı havaalanı da iyi bir örnek. Öte yandan tartışmalı bir durum da var. Amerikalı mimar gidiyor Çin’de havaalanı yapıyor, ithal bir teknolojiyle. Temsiliyeti de kuşkulu olmalı haliyle.

Temsiliyet nasıl olmalı size göre?
Paul Andreu’yu bilirsiniz, Charles de Gaulle dahil birçok havaalanı tasarladı. Türkiye’ye geldiğinde ona sormuştum, “Yaptığınız havaalanlarının bakımı, cam yüzeylerinin temizliği nasıl oluyor” diye. “Bunlar bakılmadığı zaman çok fena oluyor” dedi. Her mimari yapı gibi havalimanı yapılarında da denge bulmak lazım. Bence bu temsiliyet çağın ve kültürün temsili olmalı. 1990’da Antalya Havalimanı için yarışmaya katıldığımızda temsil meselesi üzerine çok düşündük. Antalya’da Eski Yunan Roma medeniyetinin izleri var, temsil eden yapılar da çeşitli formlarda. Biz ‘çağdaş, zamansız, nötr, yalın ve iddiası insana hitap eden bir yapı’ yapmak istedik.Türkiye’nin 20. yüzyıldaki iddiasını kendi teknolojisi, mimarı, malzemesi ve içiliğiyle yaptığı, dünyanın herhangi bir yerinden kopya olmayan bir yapı. Yerel unsurları olan, kenti de insanı da ezmeyen, ünlü Amerikan mimarı Frank Gehry’nin deyi-miyle ‘friendly’, yani dostça bir yapı… Sabiha Gökçen ve Antalya’da herhangi bir öğe doğrudan doğruya alınmış değildir; özgündür. Türk işçisiyle, Türk malzemesi kullanılarak yapılmıştır. Başarılıysa Türk mimarisinin başarısıdır.

Havaalanlarında nasıl bir planlama süreci izleniyor?
Havaalanı terminal binaları iki kısımdan oluşuyor: Bir yolcunun kullandığı bölüm var, bir de ‘arka ev’ dediğimiz bagaj trafiğine bakan işçiler, güvenlikçiler, havalanı yönetimi gibi diğer bir kısım… İç hatlar, dış hatlar, bunların getirdiği kontrol düzenleri, check-in bankoları, pasaport düzenleri, dinlenme ve alışveriş alanları… Tüm bu karmaşık faaliyetlerin yanında, hava ulaşımının olağanüstü gelişmesine paralel olarak terminal binalarının gelecekteki büyümelerini de öngörmek, iyi işlemesini ve kendi içinde işlev değişimini de sağlamayı düşünmeliyiz. Terminal yapısının esnek bir kurguya sahip olması gerekir, Sabiha Gökçen’de yaptığımız gibi… Havaalanı planlamasında inşaat mühendisleri, elektrik mühendisleri, akustik danışmanları, bagaj danışmanları gibi birçok uzmanlık dalının da işe dahil olması gerekiyor. Mimar ise bütün bunları koordine eden ve bütünlüğü sağlayan kişi. Şema nasıl çözümleniyor derseniz, işletmeci tarafından mimara ne kadar açık seçik anlatılırsa yapı o kadar başarılı olur. Kurallar sürekli değişiyor tabii. Bu işin doğasında var. Öte yandan ticari bir yapı. İşletmeci kâr amacı güderken, mimar iyi bir mimariyle hem ülkeye hem kendime şeref katayım der. O yüzden burada da çözümlenmesi gereken bir yumak var.

Kentle kurduğu ilişki ve sürdürülebilirlik de önemli tabii…
Tabii, planlama önce yer seçiminden başlıyor. Kentin gelecekteki gelişimi, ulaşım olanakları değerlendiriliyor. Sabiha Gökçen projesinde yapıya bağlantıları biz kurguladık. Metronun gelecek olması da planlama dahilinde. Havaalanlarının ticari niteliği elbette alışveriş alanlarını da öne çıkarıyor. Londra’daki Heathrow Havaalanı’na mesela 1965’ten beri gidip geliyorum, son gidişimde terminalden değil de alişveriş merkezinden uçağa biniyor gibi hissettim. Asıl önemli olan yolcuyu en kestirme yoldan kara tarafından alıp uçağa bindirmek ve bunu yaparken de çok alışveriş etmesini sağlamak. Bizim işimiz bu dengeyi kurmak aslında. Bütün çağdaş yapılarda olduğu gibi havaalanlarında enerji tasarruflu bina elde etmek de önemli. Yalıtımı enerji kullanımını minimuma indirecek şekilde çözmek ve doğal ışıktan olabildiğince yararlanmak zorundayız. Akılla, iyi çalışarak, bu dengeleri kurarak insan odaklı bir mimariye ulaşmak mümkün.


Etiketler: | İlk yorumu siz yapın »

Taammüden Mobilya Tasarlamak

17 Haziran 2011 | Yazar: Benan Kapucu | Konu: Söyleşi

90’lı yıllardan sonra Türkiye’de mobilyanın gelişiminden ve dönüşümünden bahsedecek olduğumuzda, ilk akla gelen isimlerden biri Tanju Özelgin. Ona göre iyi bir mobilya tasarlamanın yüz kefeli bir teraziyi dengede tutmaktan farkı yok. Ürünü tasarlarken tüm yaratıcı süreç, mobilyanın yaşamdaki senaryosu baştan yazılarak, ‘taammüden’ kurgulanıyor. Röportajımızdan iki gün sonra DesignTurkey Üstün Tasarım ödülü alan, Birim için tasarladığı TO berjerinde olduğu gibi…

Yıllardır Nurus, Birim Mobilya, Derin ve B&T gibi Türkiye’nin önemli markaları için ezberimizi bozan mobilyalar yaratan Tanju Özelgin, mobilya tasarlarken geleceğin yaşam biçimlerine dair belli bir öngörü geliştirmenin ve stratejiyi belirlerken günün kodlarının iyi analiz edilmesinin şart olduğunu düşünüyor. Derin markası için Bülend Özden, Mehmet Ermiyagil, Arif Özden ile birlikte
tasarladıkları ilk koleksiyonun bugün güncelliğini koruyor olması o dönemde doğru bir vizyon ortaya koyduklarını da kanıtlıyor.

90’ların sonunda Derin ve Nurus’ için tasarladığınız mobilyalar, arklı kıpırdanmaların da olacağını müjdeliyordu. O dönemden
biraz bahseder misiniz?

Nurus’un ürettiği ‘To’, geleceğin çalışma kültürünü temsil eden belki de ilk toplantı birimi. Ama bu ürünü tasarlamadan önce de iç mekan tasarımını yaptığım bütün ofislerde, çalışma masasının dışında mekanın başka bir noktasında yöneticiyle konuğun karşılıklı sohbet edebileceği bir alan kurguluyordum. ‘To’ serisinin küçük bir seti gibiydi yaptığım işler. Tasarım süreci daha endüstriye dönük ilerledi Nurus’ta. Derin ile daha tanımlı bir alanda işler üretiyorduk. Koleksiyona başlamamız da ilginç bir hikayedir. Ürünlerimin olduğu yılbaşı kartları hazırlardım o zaman. Bir buçuk sene sonra biryerde karşılaştık Aziz (Sarıyer) Bey’le. Çantasından ona gönderdiğim kartı çıkardı ve beraber çalışmak istediğini söyledi. 1998 sonu gibi başladık, sene boyunca akşam yemeklerinde, uzun uzun sohbetler ettik, günlerce konuştuk…Tam da eğilimlerin, yaşam biçimlerinin değiştiği, dönüştüğü bir döneme denk gelmiştir o ilk koleksiyon. Hibrid bir koleksiyondur, çünkü koleksiyona başladığımızda bütün dünyada ‘ev-ofis’ kavramı yaygınlaşmaya başlamıştı. Öyle olunca mobilyalar -biraz cinsiyet değiştirdi diyelim- yani ‘yarı ev yarı ofis’ durumuna geldi. Arif (Özden), Bülend (Özden), Mehmet (Ermiyagil) ve benim koleksiyon için yaptıklarımızın ‘cinsiyetini’ tanımlayan da o oldu. Ne ofis mobilyası gibi tam ‘oturaklı’ ne de tümüyle ‘evcimen’.

Böylece yeni nesil mobilyanın ilk adımları da atılmış oldu. Peki, başka hangi koşullar yönlendiriyordu sizi?
Üretim olanakları bizi yönlendiriyordu. O zaman İtalya’nın bütçesi milyon euro’luk firmalarıyla yarışacak durumumuz yoktu. Seri üretimin dışında, basit üretim teknikleriyle üretilen ama belli bir ‘zeka’ içeren işlere yöneldik. Depolama birimlerinde, kanepelerde, masalarda hep bu çizgiyi izledik. 2000’de lansmanı yapılan ilk koleksiyonda, ta 1996’da tasarladığım fiber malzemeden yaptığım dolabım da vardı. O yıllarda mobilya üretiminden ayrışmamızın nedeni, belki de bir değişimin ortasına denk gelmiş olmamız.

Gruptaki tasarımcılar olarak bunu becerebildiğimizi sanıyorum. Birim Mobilya’ya olan işbirliğimiz biraz daha farklı gelişti. Ben uygulama projeleri yaparken mekana özel mobilyalar da tasarlıyordum. Birim bunlardan birkaçını kendi koleksiyonuna katmak istedi; ben de o mobilyaların türevlerini tasarladım onlar için. Arkasından ADesign Week’te ödül alan Cube serisi geldi. B&T’ye gelince, önce koleksiyonlarına verdiğim tek bir ürünle (Boxer) başladım onlarla çalışmaya. Dört beş yıl sonra tümüyle yeni bir koleksiyon hazırlamak istediklerini söylediler. Pazarı belliydi, fabrikanın olanakları var, yatırım gücü de var… Böyle bir proje gelince, yapabileceklerimiz konusunda çok ciddi çalıştım; pazar analizleri, iletişim dilinin nasıl kurgulanacağı gibi mobilyanın tarifini 0 noktasından yapan kapsamlı bir dosya hazırladım. Ama kendilerini hazır hissetmeyince brief’i edit edip başka bir koleksiyon ortaya çıkardık.

Mobilya sektöründe rekabet koşulları daha farklı, artık küresel pazarı düşünmek zorundayız. Bu mobilyalara nasıl yansıyor?
Şimdi o dönemden farklı olarak tasarımlarımızda Derin’de yaptığımız ‘konforsuzluğun’ ötesine geçmeye çalışıyoruz çünkü rekabet koşulları değişti. Dünya standartlarında bir ürün ortaya koymak gerekiyor; kapsamlı bir brief üretmeye gelince işin tasarımcıya kalmaması gerek. Firmalar brief hazırlarken, genelde zaten var olanın tespitini yapıyor oysa pazar analizleriyle, geribildirimleri ve eğilimleri anlamak gerekiyor önce. Birim’e tasarladığım şu koltuk mesela (ödül alan TO berjeri kastederek) tek bir strüktür ve giydirilen kılıflardan oluşuyor. Her eve, her tarza uyabilir, günün modalarına göre değiştirilebilir.

Mobilyanın yaşamımızda nasıl yer alacağını hayal edip ona göre tasarlıyorsunuz, öyle mi?
Bu ürün nerelere gidecekse, o noktadan geri dönüp ürüne bütün o özellikleri tatbik etmeye uğraşıyorum. Yanlış yapılan bir şeyi tekrarlamaktansa, ta başından en doğru hikayeyi yazmak gerekiyor. Bazen biri tutuyor bir hata yapıyor ve bu hata büyüyor, büyüyor ve bütün dünyaya yayılıyor. Hatayı yapan büyükler olunca üstelik, herkes o hatayı tekrar etmeye başlıyor. Piyasa baskısı da tasarım sürecine bir yön veriyor elbette. Sonuçta, içimizden geldiği gibi yapamayız, seri üretimden büyük adetlerden bahsediyoruz. Belli maliyetler içinde yaratıcılığımızı geliştirmeye mecburuz.Yaşam tarzları da on yılda bir değişiyor. Tasarımcı da bunu izleyerek, müşteri taleplerinden geri bildirimleri alarak, ihtiyaçları önceden hisseder aslında.

Türkiye’de mobilya sektörü inanılmaz bir potansiyele sahip ama arge konusunda yeterli bir noktada olduğumuzu söyleyebilir miyiz?
Türkiye’de sadece mobilya sektöründe değil, her sektörde müthiş bir enerji kaybı var. Gerçekten çok iyi firmalar var ama onlar daçok az. Koca koca firmalarda verimsizlik, halkla ilişkilere dökülen gereksiz tonlarca para var. Türkiye’nin en önemli ihtiyaçlarından biri doğru dürüst bir çek-yat bence. O kadar niteliksiz üretimler yapılıyor ki başlı başına bir sorun. Bana fırsat verilse herkesin evine girecek bir çek-yat tasarlamak isterdim. ‘Tasarım’ derken üreticilerin de tüketicilerin de tasarım medyasının da kafası çok karışık.

Tasarım sanki ‘havalı, süslü, püslü bir şey’ gibi algılanıyor. Oysa tasarım, ürüne gitmek için taammüden yapılan bir iş, bir süreç.Geri dönüşüm, verimlilik, paketleme, fiyat kalite performansı, yenilikçilik gibi yüz kefenin yüzünün de dengede olması gerektiği bir durum. Bazen malzeme lojistiği ürünü başka bir yere getiriyor, bazen ergonomi kriterleri, bazen fiyatı…

Häfele teknolojisi tasarım sürecinin neresinde ve sizi nasıl yönlendiriyor?
Bütün ekip arkadaşlarımdan beklentim, bütün Häfele kataloğunun ezberlerinde olması. Detay çözümlerinin karşılığının hep zihnimizde olması lazım. Zaten tasarım yaparken detaylar yeterli değilse, yeniliklere bakarak ürünler üzerinde revizyon yaptığım da oluyor. Mobilyada kullanılmayan endüstriyel ürünler de kullanıyorum bazen. Seramik derz malzemesini, profil
olarak kullanmıştım mesela. Bazen yaratıcı süreç, sizi bambaşka yerlere de götürebiliyor.


Etiketler: , , , , | İlk yorumu siz yapın »

İnsana, kente ve doğaya dair

18 Mayıs 2011 | Yazar: Benan Kapucu | Konu: Söyleşi

O, mimarlığın seçkinci bir meslek olmadığını ve mimarın yaşadığı dünyanın sorunlarına gerçek yanıtlar bulması gerektiğini’ savunan mimarlarımızdan biri. Santralistanbul Çağdaş Sanatlar Müzesi’nden toplu konutlara, Türkiye’nin mimarlık üretimine kattığı her yapı, ‘insana, kente ve doğaya dair söz söylemek isteyen bir mimarın dağarcığından çıkmış gibi. Jürinin ifadesiyle ‘işverenin ticari menfaa­tine dönük işlevsel verimliliği hümanizmle birleştiren’ İpekyol Tekstil Fabrikası Emre Arolat’a bu yıl, dünyanın en prestijli mimarlık ödüllerinden Ağa Han’ı kazandırdı.

Şimdiye dek birçok uluslararası mimarlık ödülü aldınız elbette ama, Ağa Han Ödülü nasıl bir anlam taşıyor?
Sayıları gittikçe artan mimarlık ödüllerinin pek çoğu, kerameti kendinden menkul ölçütler içeriyor. Dahası bu ödüllerin neredeyse hepsi, jüri tarafından yapıların kendilerini görerek ya da en azından ciddi bir biçimde dokümantasyonu yapılarak değil, iki fiyakalı fotografa bakılarak veriliyor. Büyük hızla üretilen ve ‘piyasa’ tarafından aynı hızla tüketilen bu ödüllerin ortaya koyduğu iklimde, Ağa Han çok farklı bir noktada duruyor. Zira seçim dönemindeki hassasiyet, jürinin, raportörlerin titiz ve ziyadesiyle ayrıntılı çalışmaları bir yana, seçim ölçütlerinin niteliği de bu ayrışmayı anlamlı kılıyor. Aday olarak gösterilen dört yüzden fazla önerinin içinden seçilen beş proje, yerel topluluklardaki yaşam kalitesinin arttırılmasına dönük ihtiyacı öne çıkartması, çevresel, sosyal ve ekonomik mecralarda sürdürebilirliği desteklemesi ve bağlamlarına karşı etik bir duyarlılık göstermiş olması gibi nedenlerle ödüllendiriliyor. Jüri, bu projelerin ‘azimle birleşen ümidin, alçakgönüllükle tavlanan gururun ve çeşitlilikten ödün vermeyen birliğin’ hikayesini anlatmakta olduğunu savlıyor. Tüm bu çıktıları üst üste koyunca, Ağa Han ödülünün mesleki maceramda önemli bir adımtaşı olduğunu kabullenmem gerekiyor sanırım. İpekyol Tekstil Fabrikası Ağa Han Mimarlık Ödülü’nü alan ilk endüstri yapısı oldu. Bu seçimin Ağa Han ödülü için önemli bir adımtaşı olduğunu ödül töreni öncesinde kısa bir sohbet imkanı bulduğum Ağa Han’ın kendisinden duymuş olmak, benim için heyecan verici bir deneyimdi.

Jüri ‘doğa manzaralı ve bol gün ışığı alan fabrikanın çalışanlarına güzel ve huzurlu bir ortam sağlayacak biçimde tasarlanmış’ olması özelliğiyle binayı ödüle değer bulmuş. İpekyol ile birlikte nasıl bu noktaya ulaştınız?
İpekyol firmasının sahibi Yalçın Ayaydın, Edirne’de kurmayı planladığı yeni fabrikası için bana geldiğinde, kendisine gördüğüm fabrikaların pek çoğunu içinde üretim yapılan cezaevlerine benzettiğimi söylemiştim. Yalçın bey de bana “O zaman bana içinde çalışan herkesin mutlu olabileceği bir yapı tasarla” demişti. İpekyol Tekstil Fabrikası’nın, çalışanların refahı ile işverenin üretim hedeflerinin me-kana entegrasyonunda mimar ve işverenin başarılı işbirliğine iyi bir örnek teşkil ettiği söylenebilir. Yönetim ve üretim alanlarını aynı çatı altında buluşturması, dünya­daki endüstri yapılarının pek çoğunda rastlanan hiyerarşik düzenleme ve kötü yaşam koşullarından uzak duran mi­mari çözümlemesi, yerel malzeme kullanımı, düşük enerji performansı, üretim alanlarına doğal ışık ve hava sağlayan iç bahçeleri, çalışanların konforu için düşünülmüş sosyal alanları yapının öne çıkan niteliklerinden bazıları.

Kültür ve eğitim yapılarıyla ilgili şunu sormak isterim: Kentsel çekim merkezi olarak dünyanın farklı noktalarında yükselen ‘ikonik yapı’ üretimi hakkında ne düşünüyorsunuz?
Mimariye ve çevreye, sadece iyi tasarlanmış, güzel yapılar inşa etme edimi çerçevesinden bakmak yerine; onu insana, kente ve doğaya dair bir görüş üretme, mekanı kurmaya yönelik, sosyal yönelimleri öncelenmiş bir düşünce geliştirme yolunda kullanmayı tercih eden bir görüşü benimsediğimi söyleyebilirim. Bu bağlamda, sözünü ettiğiniz ikonik yapıların bir bölümünü sorunlu bulduğumu vurgulamalıyım. Son dönemde özellikle Frank Gehry’nin yapıtı üzerinden mimarlık gündemine giren “Bilbao Etkisi”nin de bu anlamda problemleştirilmesini anlamlı buluyorum. Kuşkusuz Bilbao gibi geçtiğimiz yüzyılın önemli bir bölümünü sanayi üretimi, bunun ortaya koyduğu fiziksel ve sosyal örüntülerin tortuları ve kentsel kimliğin çözülmesi gibi konularla uğraşarak geçiren bazı kentler adına, böyle bir etki ve bir tür promosyonel mimarlık üretiminin anlamlı ve faydalı olduğu iddia edilebilir. Ancak İstanbul gibi, her açıdan çok katmanlılaşan bir kentin böyle bir promosyona ne oranda ihtiyaç duyduğu, hayli şüphe götürür bir sorudur. Kentin kendi dinamikleri ve yapısal örüntüsü ile çatışan mimari yönelimlerinin, İstanbul gibi cazibesinden kuşku duyulmayacak bir şehirde pek de anlamlı olmadığını düşünüyorum.

Santralistanbul Çağdaş Sanatlar Müzesi tam da dilediğiniz gibi bulunduğu çevreyi dönüştüren ama ‘sıradan’ gibi görünmeyi başaran bir yapı, öyle değil mi?
Santralistanbul Çağdaş Sanatlar Müzesi projesinde yıllar önce yıkılmış ve sadece temel izlerinin görülebildiği iki büyük kazan dairesi yapısının konvansiyonel bir rekonstrüksiyon olarak ele alınması yerine, kendilerine atfedilen yeni işlevin de içerildiği bir yorumla, bir anlamda soyutlanarak tasarlanmaları yoluna gidildi. Birbirinden kopuk ancak yine de birbirine çok yakın. Santralistanbul Çağdaş Sanatlar Müzesi projesinde yıllar önce yıkılmış ve sadece temel izlerinin görülebildiği iki büyük kazan dairesi yapısının konvansiyonel bir rekonstrüksiyon olarak ele alınması yerine, kendilerine atfedilen yeni işlevin de içerildiği bir yorumla, bir anlamda soyutlanarak tasarlanmaları yoluna gidildi. Birbirinden kopuk ancak yine de birbirine çok yakın durarak çevredeki binalar yığınını tamamlayan bu iki yapı, ilk işlevlerini sürdürdükleri hallerindeki kitlesel varoluşlarına uygun, ancak yüzey kurgusu olarak neredeyse ‘tarafsız’ denebilecek bir seçimle yeniden kurgulandı. ‘Çağdaş olmak’, ‘tam da yapıldığı günün mimari özelliklerini taşımak’ veya ‘içinde bulunduğu tarihi kontekstten koparak ayrışmak’ gibi alışıldık, güncel ve popüler yönelimlerin aksine, bütün motivasyonunu o ‘yer’ ve ‘durum’ ile hemhal olabilme çabası üzerinden oluşturan bir yapı grubu oluşturmak, en çok öne çıkan tasarım ölçütü .

Raif Dinçkök Kültür Merkezi’nde nasıl bir çözümleme yoluna gittiniz peki?
Yalova bir yüzüyle doğa kenti hatta yakın coğrafyanın en gelişkin arboretumlarından biri. Aynı zamanda bir endüstri kenti Yalova. Birbirine tamamen zıt olan bu iki varoluş biçiminin bu kentte iç içe geçtiğini, birbirinden beslendiğini, hatta karşıtlığın oluşturduğu tansiyonun kentin özgül ruhunu koşulladığını söylemek yanlış olmaz. Yapının, bir ‘kültür merkezi’ olarak sözü edilen ruhun egemen olduğu kentle ve kentliyle kuracağı ilişkinin biçimi, tasarımın ana damarı olarak ortaya çıktı. Bu bağlamda tasarlanan kültür merkezinin kentin zıt katmanlarıyla dolayımlı bir ilişki içine girmesi hedeflendi. Arazinin batı yönüne çekilip en kenara yaslanarak önünde yer alacak olan kent bahçesine yer açacak şekilde konumlandırılan yapı, dış algıda zamane kültür merkezlerinin anıt oluşturmaya yönelik bildik pırıltılı ve baskın dünyasına yüz vermeyen bir anlayışa sahip. Böylelikle ‘tasarlanan’, ‘kullanan’a bir şeyler öğretmeye, onu düzen içine sokmaya kalkmıyor. Tersine, söz konusu tasarım büyük ölçüde bir ‘ucu açıklık’ içeriyor. Yapı ilk bakışta herhangi bir biçime referans ver­miyor. Neredeyse hiçbir ‘şeye’ benzemeyen bu kitlenin oluşturduğu tarafsızlık algısı, yapıya yaklaştıkça kentin endüstriyel ruhuna doğru yön değiştiriyor. Pırıltılı ve afili malzemeler yerine dış cephe kaplaması olarak tasarlanan ve dirençli yapı çeliğinden delikli plakalar, paslı yüzeyleriyle bu hissiyatı güçlendiriyor. Zaman içinde, tıpkı doğal bir palet gibi oksidasyonun yarattığı renk ve ton değişiklikleri, yapının kentle kuracağı ilişkiyi daha da etkileşimli hale getirecek.


Etiketler: | İlk yorumu siz yapın »

Mekanda Cazibe Yaratmak Üzere: Mahmut Anlar

2 Aralık 2010 | Yazar: Benan Kapucu | Konu: Söyleşi

Onun tasarladığı her mekânın bir ruhu, bir kimliği var; heyecan uyandıran sürprizlerle dolu üstelik. Her projesinde farklı bir öykünün peşinden giden mimar, ‘cazibeyi’ oluştururken senaryodaki en önemli rollerden birini ‘ışık tasarımına’ veriyor.  Doğal ve yapay ışığı tekdüzelikten uzak, günün farklı saatlerine göre değişkenlik gösteren ve insanda farklı duygular uyandıran ortamlar yaratmak için kullanıyor.

90’lı yıllarda başladığı kariyerine minimalist konut ve ofis projeleriyle başlayan, sonra portföyüne spor ve eğlence mekânlarını da ekleyen Mahmut Anlar, Buzz, Havana, Laila gibi popüler gece kulüplerinin, Vogue, Anjelique gibi bir çok bilinen restoran-barın iç mekanlarına imzasını attı; yenilerini de eklemeyi sürdürüyor. Bebek te bistro, suşi restoranı gibi farklı restoran konseptlerini buluşturan teraslı bir kompleksi yeni tamamladı; İstanbul’un ilk karma projesi kentsel eğlence merkezi ORA Bayrampaşa projesi ise sürmekte. Teşvikiyede, ilgi alanlarına ve yaşam birikimine dair ipuçlarıyla dolu ofisinde buluştuğumuzda mimara ilk sorumuz, ‘cezbetmenin sırrı’ üzerineydi:

Siz ne yapsanız insanlar oraya gidiyor. Peki, bir mekânda cazibe yaratmanın sırrı nedir?
Zor bir soru aslında, tek bir kelimeyle tanımlamakta zorlanabilirim. Şöyle anlatayım: Sinema, spor merkezi, gece kulübü, restoran gibi mekanların ortak yönü, aslında hepsinin sosyal mekanlar olması. Farklı insanların belli bir amaçla bir araya geldiği ortamlar… Hepsinde eğlence unsuru var ama farklı bir türde. Kimi sağlık, kimi kültürle, kimi sporla ilgili; kimi akşama hitap ediyor kimi de geceye… Doğal olarak cazibe unsuru, hepsi için ayrı anlamlar taşıyor. Bir kere cazibe yaratabilmeniz için önce o yaşamı çok iyi tanımanız gerekiyor. İnsanların bir araya gelip bir şeyler paylaştığı mekanlar bunlar, o yüzden insan psikolojisi de işin içine dahil oluyor. Bu yaşamın bir parçası olmak, bu tip mekanlara vakıf olmak gerekiyor cazibe yaratabilmek için.

Her mekan bir karakterden yola çıkıyor, öyle değil mi?
Hayır, öyle bir kısıtlama yok ama mutlaka bir ilham kaynağı var. Bazen ışığı, bazen konumu, içinde bulunduğu bina ve daha birçok etken giriyor devreye. Sonra yatırımcılar da önemli. Orayı bizden devralıp işletecek insanların da mekanın ruhunu, ne yapmak istediğimizi iyi anlaması gerekiyor.

Bu mekanın sürekliliği açısından önemli. Mutfak türü ne, hangi türde içki satılıyor? Bütün bunlar neticede aktarılıyor bana. Mesleğimde farklılığım aslında biraz da sadece mimari kimlikle iş yapmıyor olmamdan; olayın içeriğine de merakım olmasından kaynaklanıyor. Tüm detaylara önem verince, mekan özdeşleşen bir sembol çıkıveriyor. Materyallerle canlı kim­lik katarken de iştü bütün bu yöntemleri kullanıyorum.

Peki, bu cazibede ‘ışık tasarımı’ nasıl bir rol üstleniyor?
Tasarladığınız ışık, nasıl bir mekan yaptığınızla doğrudan ilgili aslında. Hepsi için geçerli olan tek kural, ışığın ‘değişken’ olması. Yani günün belli saatlerine göre ışığın tonu, duygusu, gölgeler ve renkler değişmeli. Bana göre bu kural ofisler için de geçerli, gece kulüpleri için de… Sonuçta, en büyük tasarımcının üretimi olan dünyada, günün her saatinde ışık değişmiyor mu? Öyleyse, insan üretimi mekanlarda bu niye öyle olmasın? Biz tasarımcılar, yaptıklarımızla o ‘en büyük yaratıcıya’ ulaşmaya çalışmıyor muyuz zaten? Söz konusu mekan basit bir tostçu bile olsa, ışığı değişken olmalı. Tekdüze olmayan bir aydınlatma, cazibe unsurunu da artırır.

Aydınlatma tasarımında kimlerle çalışıyorsunuz
Bu konuda uzmanlaşmış aydınlatma tasarımcısı çok az. W İstanbul projesinde olduğu gibi, Nergiz Arifoğlu ve Korhan Şişman ile birlikte çok güzel projeler hayata geçirdik. Her projede aydınlatma tasarımına ayrı bir bütçe ayrılmıyor maalesef. O yüzden dışarıdan çalışan bir firma yerine, kimi zaman bu işte alaylı olan biz mimarlara düşüyor iş.

W İstanbul projesinde örneğin, nasıl bir aydınlatma konsepti geliştirdiniz?
Benim tasarımcılara verdiğim aydınlatma konsept, aslında bizim mekan konseptinin de aynısıydı. W Hotel’in içinde bulunduğu mekanın tarihi kimliğinin de işimizi kolaylaştırdığını söyleyebilirim. Osmanlı hazinelerini ana tema olarak yorumladık bu projede. Osmanlı kültürü, sadece maddi hazineleriyle değil, manevi değerleriyle de zengin. Bana göre harem de Osmanlı kültürünün değerlerinden biri. Osmanlı gibi masalsı imparatorlukların egzotik tarafları var, erotizm unsuru da yüksek. O yüzden gizli bir makyaj gibi düşündüm aydınlatmayı. Yıllar önce Buzz’u ilk kez kafe konseptinde yapmıştık. İkincisinde aynı konsepti sadece tavanda devam ettirelim istedik. Bunu uygu­larken ilk mekanda yarattığımız ışık atmosferini olduğu gibi tavana yansıtmak istedik. Bir sürü gizli aydınlatma kullanmamız gerekti. Bir yenisi daha açıldığında, yine tavana taşıma esprisini sürdürmek istediler ama ben sadece danışman olarak işin içindeydim. Mekanın mimarının, oradaki aydınlatmanın aynısını yapabilmek için çok zorlandığını hatırlıyorum.

Tüm bu mekanların sizi yansıtan ortak yönleri var mı?
Tek ortak yönleri var, o da benim imzamı taşıyor olması. Yoksa, hepsinin hikayesi farklı. Mümkün olduğu kadar tekrarlardan kaçıyorum. Çok zorlama geliyor bana. Ben bu işi çok severek yaptığım için her işte farklı bir kimliğe bürünmek bana çok daha cazip geliyor. Ben şanslıyım, keyifli insanlarla çalıştım; o yönden çok kısıtlanmadım.

Alman disiplininden geldiğinizi söylüyorsunuz kimi söyleşilerinizde.
Peki, bu işinize nasıl yansıyor?
Ben ne sadece tabir edilen sanatçı kimliğine uyuyorum ne de sıkı bir iş adamı kimliğine… Sanatın gerektirdiği esneklikle, mimari eğitiminin verdiği disiplini buluşturuyorum diyelim. Bu karma sayesinde bir şeyleri becerebildiğime inanıyorum.

Alman disiplininden söz etmişken Häfele markası ve ürünleriyle ilgili düşüncelerinizi de sormak isterim.
Häfele’nin mobilya üreticisinin önünü açtığını söyleyebilirim kesinlikle. Eskiden sadece gelişmiş mekanizmaları yüzünden ithal mobilyaları tercih etmek zorunda kalırdık. O teknolo­jiden yoksunken o zaman hayata geçiremediğimiz tasarımları bugün üretebiliyoruz artık. İnce farklılıkları olan binlerce ürün seçeneğine sahip olması açısından bence çok başarılı.


Etiketler: , , , , , , , | İlk yorumu siz yapın »

İnsancıl Mekanların İzini Süren İki Ortak
Yalın Tan – Jeyan Ülkü

27 Mayıs 2010 | Yazar: Benan Kapucu | Konu: Söyleşi

Küresel markaların mağaza uygulamalarından yenilikçi ofis çözümlerine, özel konutlardan otellere birçok farklı alanda iç mekan projelerine imza atan Yalın Tan ve Jeyan Ülkü, tasarım ve uygulama deneyimini aynı potada eritiyor. İki yönlü çalışma tarzının getirdiği avantajla, müşteriye tek elden hizmet veriyor ve ayağı yere sağlam basan projeler üretiyorlar.

Yaklaşık on yıldır, perakende, ofis ve konut projeleri gerçekleştiren Yalın Tan &Jeyan Ülkü İç Mimarlık, proje ve uygulamanın yanı sıra yerli ve yabancı markalara yenilikçi mekan konseptleri geliştiriyor. İki ortak Abdi İpekçi caddesindeki yeni ofislerinde bugünün çalışma kültürüne dair sorularımızı yanıtlıyor.

Yalın Tan – Jeyan Ülkü iç mimarlık ofisi olarak daha çok ne tip projelere yoğunlaşıyorsunuz?
Jeyan Ülkü-Mango, Levis ve Diesel gibi belli global markaların uygulama projelerini, proje yönetimini ve inşaat yönetimini yapıyoruz. Bu markaların global tasarımlarını buranın mekan ölçeğine uyarlıyoruz. Uygulama projeleri arasına şimdi yeni bir ofis konsepti geliştirme işi de katıldı. Yeni Bosna’da, Hong Konglu bir mümessillik firması olan Lee&Pung’un 8000 met-rekarelik ofis projesini tamamladık. Projenin konsepti yurt dışından geldi ama belirli noktalarda bizim de katkımız oldu. İki plan, bir kesit, bir de aydınlatma projesi vardı elimizde sadece. Projeyi epeyce geliştirdik; iç mimari haricinde deprem güçlendirme çalışmasını da gerçekleştirdik. Yaklaşık 17000 metrekarelik bir arazide, binadan geriye kalan 9000 metrekarelik alanda altyapı çalışması yaptık.

Sadece tasarım değil, uygulama aşamasında da işe dahil oluyorsunuz, öyle mi?
JÜ-Son zamanlarda özellikle ofis projelerinde – daha çok İngiliz firmaların ortaya attığı bir kavram bu – ‘design&build’ tarzı çalışıyoruz. Onun dışında ister istemez bazen uygulama işinin içinde de oluyoruz. Bunun iki sebebi var: İlki, müşteri işi tek bir muhatapla bitirmek istiyor. İkinci neden ise, kendi yarattığınız projede hiçbir şeyi yanlış uygulamayacağınızdan müşteriniz de emin oluyor. Bu da firma olarak en büyük avantajlarımızdan biri.

İkinizin uzmanlaştığı farklı alanlar var mı yoksa, her projeyi birlikte mi çözümlüyorsunuz?
Yalın Tan- Biz iki ortağız ama iki ayrı firma gibi çalışıyoruz. Bizde bir tasarım ekibi vardır, bir de uygulama ekibi… Proje çözümlendikten sonra iş diğer tarafa, uygulama bölümüne aktarılır. Bu sistemin bize faydası olduğu kadar müşteriye de faydası var. Çünkü tasarım yaparken ayağınız yere basmasa bile uygulama bölümünde ayağı yere basmak zorunda. Öte yandan, tasarlama aşamasında özellikle yapabileceğinizi bildiğiniz projeler üzerine gidiyorsunuz. Bizim işlerde müşterimiz üç boyutlu prezentasyonlarda ne görüyorsa, fotoğraflarda da aynısını alır. Bu sonuç elbette uygulama tecrübemizin yüksek olmasından kaynaklanıyor. Bazı müşterilerimiz uygulamayı kendileri üstlenmeyi tercih ederse, onlara proje danışmanlığı paketi de sunuyoruz.

JÜ- Tabii proje danışmanlığı bir ihale halinde sunuluyor. Mimari, elektrik, mekanik, şartnamesini içeren, müşterinin teklif alabileceği formatta bir dosya hazırlıyoruz.

YT- Kavacık’taki Novartis Genel Müdürlüğü’nün proje danışmanlığı, konseptin yaratılması, oradaki yönlendirme uygulama için de bir ihale sunduk örneğin. O ihaleye katılan farklı bir firmayla işlerini yürüttüler; biz yine servisimizi sürdürdük. Ortaya da olumlu bir netice çıktı. Tasarımı biz yapıyorsak, kontrolünü de bizim üstlenmemiz gerekir. Müşteriye de o şekilde empoze etmeye çalışıyoruz. Yeni ürünleri de böylece daha yakından takip edebiliyoruz.


Etiketler: , , | İlk yorumu siz yapın »

İyi mobilyanın izinde Alp Nuhoğlu

8 Nisan 2010 | Yazar: Benan Kapucu | Konu: Söyleşi

Röportaj: Benan Kapucu Potre: Mustafa Nurdoğdu

İyi bir tasarımcının, üretici ve işletmeci gibi de düşünmesi gerektiğine inanan tasarımcı, B&T Design’ın marka stratejisinde ve tasarım yönetiminde önemli bir rol üstleniyor. Tasarım sürecinin odağına “insan”ı koyan bir yaklaşımla, endüstriyel üretime uygun ve yenilikçi ürünler tasarlamayı önemsiyor.

Mimar Sinan Üniversitesi Endüstri Ürünleri Tasarımı Bölümü’nden mezun olduktan sonra mobilya sektöründe çalışmayı seçen Alp Nuhoğlu, yıllardır “insanı odağına alan, sürdürülebilir ve kolay algılanabilen” mobilyanın izini sürüyor. Alp Nuhoğlu ile B&T’nin yenilenen Kozyatağı mağazasında sohbet ediyoruz.

Mobilya tasarımına yönelmeniz nasıl oldu?
Mobilya ile ilgili tüm tecrübemi üniversite ikinci sınıfta okulun yanı sıra sahibi olduğum butik bir mobilya mağazasında üretimini atölyemde yaptığım tasarımların satışını yaparak kazandım. Bu yaklaşık 5-6 sene sürdü. Yaptığım iş öğrencilik döneminde hayatımı kazanmanın yanı sıra benim için olağanüstü bir deneyim oldu. Bence bir tasarımcının aynı zamanda hem üretici hem de bir işletmeci gibi düşünmesi ve müşteriyi tanıması gerekiyor.

B&T markasının yükseliş trendinde önemli bir payınız var. Tasarım stratejisini nasıl kurguladınız?
Ben B&T ile çalışmadan önce firma içerisinde alınan kararlarda markalaşma üzerinde kurgulanmış bir strateji vardı. Dolayısıyla firmaya uyum sağlamam ve tasarımı yönlendirmem için gerekli olan zihinsel alt yapı zaten hazırdı.

”İyi mobilya” ya da “iyi sandalye” nedir sizce?
“İyi mobilya” ya da herhangi bir “iyi ürün” için toplam kalite ve sağladığı toplam fayda vazgeçilmez olandır. Bence “iyi mobilya” tasarlayan, üreten, satan ve alan için gerekli maksimum fayda kriterlerinden en yüksek notu alan üründür. Talep edenin iyi mobilya seçebilme yetisinin olması, tüm bunların oluşması için gereken en önemli denge unsurlarından biri. Yani tasarımın gereksiz süslerle oluştuğu bir genel beğeni anlayışının hakim olduğu pazarda, rafine tasarımın, iyinin peşindeki tasarımcının gelişmesi ve pazarı büyütmesi oldukça zor.

B&T Mobilya’da kalite, tasarım ve fiyat dengesini nasıl gözetiyorsunuz?
Tasarım kavramı genelde ya pahalı ya da uçuk kaçık algılanır. En başında yeterli kaliteyi ve ürünün pazarına uygun fiyat aralığını oluşturabilen ürün için ‘iyi tasarım’ diyebiliriz bence. Ama endüstriyel üretimde bence asıl belirleyici olan üretiminizin yanı sıra iyi tedarikçiler, maliyet ve kalite standartlarını oluşturmuş fasoncular ve Häfele gibi çözüm ortaklarıdır.

Ürünü tasarlarken ya da yeni bir koleksiyon oluştururken hangi kriterleri esas alırsınız?
Bir ürünü tasarlarken önce işletmeci gözüyle bakmak gerektiğine inanırım. Eğer kazanç yoksa bir sonraki adım ve hedefler hep kağıt üzerinde kalır. Eş zamanlı kaygılarım ise mesleki etik değerler ve kalıcılıkla ilgili. Malzeme ve renklerle ilgili kriterler ise günlük trendler dışında tamamen endüstriyel üretime uygun ve yenilikçi olmak zorunda. Bir de doğal olarak ürünün ‘insanla ilgili olduğu’ kriterinin önceliğe alınması gerekir. Aslında Tanju Özelgin’in çok önemsediğim “Tasarımı bir cümleyle ifade edecekseniz, özneye insanı koyacaksınız” sözü bunu çok iyi açıklıyor.

Yeni mağaza konseptinizden ve son koleksiyonunuzdan söz eder misiniz?
B&T şimdiye kadar yurt içi ve yurt dışında önemli projelerin taşınabilir mobilya ihtiyaçlarını karşılayan bir koleksiyona sahipti. 2008 yılında aldığımız bir kararla projeler için üretilen ürünlerimizin yanı sıra ev mobilyasında yeni bir yapılanma, koleksiyon oluşturma ve pazarımızı büyütmeye karar verdik. Bina düzenlemesini Tanju Özelgin’in yaptığı yeni mağazamız ile birlikte kendi özgün ev anlayışımızı yansıtan bir koleksiyon hazırladık. Koleksiyon, ev içerisinde kullanılan tüm ürünlerin konforu ve rafine tasarımı arayan kentli insanın ihtiyaçları doğrultusunda yorumlanmasından oluşuyor. Bizi oldukça heyecanlandıran bu gelişmenin aldığımız pozitif tepkileri doğru yolda olduğumuzu gösteriyor.

MOSDER verileri, mobilya endüstrisinin pazar payının 7.5 milyar dolara ulaşmış olduğunu gösteriyor. İstihdam edilen tasarımcı ve arge elemanın aynı oranda artış gösterdiğini söyleyebilir miyiz?
Evet tasarımcılar özellikle mobilya sektöründe kriz dönemlerinde, durumu kurtarmak adına her şey yapıldıktan sonra ilk akla gelen pek muteber kişilerdir. Ama bunda suçu sadece sanayicide aramak yanlış olur. Sanayi ile barışık olamayan tasarımcılar, gerçekçi projeler üretemeyen üniversiteler, tasarımın devlet politikası olarak önemini kavramayan siyaset de kaçırılan fırsatların eşdeğer sorumluları bence.

Markasız, kayıtsız ‘merdiven altı’ firmalar da açmazlardan biri mi sizce?
Ben markasız, merdiven altı firmaların tüm olumsuzluğuna rağmen geleceğin potansiyel akıllı firmaları olarak görüyorum. Markalaşmış hantal firmalar işlerini bir şekilde bu firmalara kaptırıyorsa sorunu önce kendilerinde aramaları gerekiyor. Çünkü seksenlerde başlayan ve halen geçirmekte olduğumuz bu süreçte henüz olan bir şey yok. Bana göre fırsat ve tehdit hala büyük küçük her firma için eşit şartlarda bekliyor. İtalya gibi köklü herhangi bir tasarım kültürümüzün oluşabilmesi sadece firmalara bağlı değil. Bizim de yaklaşık evreleri geçirmemiz, en azından iyi tasarımı seçebilen kalabalıkların mutlaka artması gerekiyor.

Her alanda yükselen “bireysellik” akımı, küreselleşme ya da gelişen teknoloji ev mobilyasına nasıl yansıyor?
Bu tür akımlar bize diğer sektörlerde de olduğu gibi yurtdışından geliyor. Bizde moda gibi algılanan bu tür akımların gözden kaçırdığımız alt yapıları ve teknolojik hazırlıklarından söz etmiyoruz. Örneğin kişiye özel mobilya kavramı geliştirilen yeni üretim yöntemleri ve yenilikçi malzemeler kullanılarak sağlanıyor. Trendler ve eğilimler tamamen geleceğin sürdürülebilir üretim koşulları ya da çevreci malzemeler üzerinde şekilleniyor. Mobilya ya da diğer sektörlerdeki eğilimlerin tamamı artık ayırım gözetmeksizin “İnsan için en iyisi” adına yapılanların toplamından oluşuyor.


Etiketler: , , | İlk yorumu siz yapın »

Proje yönetiminde yılların deneyimi: Serdar Çakır

17 Kasım 2009 | Yazar: Benan Kapucu | Konu: Söyleşi

Serdar Çakır

Serdar Çakır

Hastane, otel ve havaalanı gibi birçok girdisi olan, çokkatmanlı projelerin ürün ve malzeme seçiminden şantiye yönetimine uzanan karmaşık iş sürecini kapsayan proje yönetimi, deneyim ve yoğun emek gerektiren bir uzmanlık alanı. Mimarlık eğitimi aldıktan sonra, sağlık yapılarının proje yönetiminde uzmanlaşan Acıbadem Proje Yönetim İnşaat Grup Yöneticisi Serdar Çakır, hem iş sürecini hem de bağlı olduğu proje yönetim biriminin hastane mevzuatını değiştiren yeniliklerini aktardı.

Röportaj: Benan Kapucu Portre: Mustafa Nurdoğdu

Acıbadem Proje Yönetimi bünyesinde, başta- geçen sayıda ayrıntılı biçimde ele aldığımız- Acıbadem Maslak hastanesi olmak üzere (bkz. Hafele Gateway 11) birçok hastane projesinin uygulama koordinasyonunu üstlenen Serdar Çakır, bu alanda en deneyimli isimlerden biri. Acıbadem Proje Yönetimi olarak tıp teknolojisi ve hastane mimarisi alanında tüm dünyadaki yenilikleri izlediklerini vurgulayan Çakır, inovatif proje yönetiminin inceliklerini anlatıyor:

Şimdilerde üzerinde çalıştığınız projelerden bahseder misiniz?

Acıbadem hastanelerinin tadilat ve yenileme çalışmaları ağırlık kazandı şu sıralar. Haliyle, 7-8 seneden sonra binalarımız yaşlanmaya başlıyor ya da yeniliklere ayak uydurması gerekiyor, Bir süre sonra hasta potansiyeli artınca, bunu karşılayamaz hale geliyor. İhtiyaca göre planlamaların ve tadilatların yapılması gerekebiliyor. Şu sıralar öyle işler gündemde. Ayrıca bu dönem, Acıbadem Sağlık Grubu adına ,farklı müteahhit ve yatırımcıların yapmakta olduğu, projeleri tarafımızca oluşturulmuş iki ayrı kompleksin imalat kontrollerini yürütmekteyiz. Yatırımcıların sözleşme kapsamında yükümlülüklerini yerine getirerek binaları teslim etmelerinin ardından sağlık grubu adına Proje Yönetimi’ne ait imalatlar ile medikal ekipmanları yerleştirmek suretiyle açılışa hazır hale getiriyoruz. Farklı bir model olarak devam etmekte olan Eskişehir ve Fulya Hastanelerimizin de 2010 yılı içerisinde açılışa hazır hale gelmesi hedeflenmekte.

Yenileme çalışmalarının dışında bir hayır işimiz de var. Mehmet Ali Aydınlar’ın memleketi olan Malatya Arapgir’de 17.000 metrekarelik bir okul kompleksinin inşaatı sürmekte. Şu sıralar hastane uygulamalarımızın yanında birde böyle bir işimiz var. Onu da bu yılın sonuna kadar teslim etme gayretinde olacağız. 2010 projelerimiz ise Bodrum hastanesi ve Acıbadem Üniversitesi olacak. Acıbadem Üniversitesi 6000-7000 metrekarelik bir binada bu sene eğitime başladı. Önümüzdeki sene yer ve projelerinin netleşmesinin ardından ana kampüs inşaatına başlanacak.

Hastane projelerinin çok karmaşık ve katmanlı bir yapıya sahip olduğunu biliyoruz. Medikal planlama ve iç mekan tasarımından sonra nasıl bir süreç işliyor? Aşamalarından bahseder misiniz?

Projeler bittikten sonra -olgunlaştıktan sonra diyemeyeceğim, çünkü proje sürekli uygulama boyunca yaşıyor- şantiye sürecinde. medikal planlama anlamında da değişiklik olabiliyor, iç mimari de doğası gereği onunla birlikte yaşamaya başlıyor. Alanlar çıktıkça, projenin üçüncü boyuta geçmesiyle kararlar değişebiliyor. Ama esas olarak baktığımız zaman, projenin gelişiyle beraber birkaç aşama başlar: İlk olarak en başta yapılan bütçeye uygun malzeme seçimleri yapılır.İkinci aşamada görev dağılımları olur. Bu iki programda, bizim verdiğimiz tarifler gereği ihale aşaması başlar. İhale sürecinde -yine özellikle iç mimarlarla bir şekilde kopmadan çalışamız gerekir ki- asıl dikkat yoğunlaştırılacak konu iç mimaridir. En büyük yükümlülüklerimizden biri başta öngörülen maliyetin aşmamasıdır. İç mimaride o kadar geniş bir yelpaze var ki kontrol altında tutmak son derece güçtür. Projeyi iç mimarın önüne verdiğiniz zaman o çizer, hayal gücünü sonuna kadar kullanır. Bizim onları kendi bütçemize adapte etme gibi bir sorumluluğumuz var. Bu da disiplin altına almamız gereken, proje yönetimi kavramını içerisinde iç mimarı, gerekiyorsa medikal planlamayı da yönlendiren bir çalışma haline geliyor. Bütün bunların içerisinde bilgilerin doğru aktarımı, doğru firmaların seçimi, doğru maliyet planlamalarının yapımı tamamlandıktan sonra uygulama aşamasına geçilir.

Peki, detaylarda hangi kriterlere göre hareket ediyorsunuz?

Detaylarda, hastane yapısı içinde kullanılacak malzeme var, kullanılmayacak malzeme var, öncelikle onu ayrımı önemli. Bizim uzun soluklu çalışma dönemimizde, artık firmalar bizlerle beraber bu ahlakı edinmiş durumda. Çok nadiren bizim teknik anlamda onaylamadığımız işler çıkar. Onun haricinde dediğim gibi bütçe gerçeğini asla unutmuyoruz, ona uygun controller yaparak firmayı yönlendirmeye çalışıyoruz. Süre de tabii bu işin önemli faktörlerinden biri.Seçilen bir malzemenin de örneğin kısa zamanda tedarik edilebilmesi ve uygulanabilmesi gerekiyor.

Yenilikleri, yeni ürün ve malzemeleri nasıl takip ediyorsunuz?

Bizde departmanlar sorumlulukları gereği gitmeleri gereken fuarlara giderler, konferanslara katılırlar. Medikal planlama ile ilgili birimimizin yetkilileri, gerek yeni cihazlarla ilgili tanıtımlara, gerek kendi bilgi seviyelerini artırmak ve bu alandaki gelişmeleri takip etmek maksadıyla gereken konferanslara eğitimlere düzenli olarak katılır; yeni eklenmiş denenmiş ve bulunmuş konuların aktarıldığı seminerlerde bulunurlar. Proje ve uygulama departmanında görev yapan arkadaşlarımız ise malzeme ve detay bilgisini geliştirecek eğitimlere ve fuarlara katılıyorlar. Güvenlik ve yangın gibi konularda da seminerlere, eğitimlere gönderiyoruz. Bu gibi konuları kendi içimizde çözümlemeye çalışıyoruz.

Son zamanlarda yaşadığımız birkaç örnek, hastanelerin afetlere karşı ne kadar donanımsız olduğunu ortaya koyuyor.

Evet, selden sonra yaşadığımız olaylar da öyle… Maalesef ülkemizde felaket yaşanmadan ders almıyoruz. Yönetmeliklerde açığımız çok fazla, özellikle yangına karşı. Bugüne kadar olmayacak insanlar, ‘Ben bu malzemeyi satıyorum’ diye karşımıza çıkıyor.

Bürokratik engellerle de karşılaşıyorsunuzdur mutlaka. Mevzuat elli yıl öncesinden geliyor zira öyle değil mi?

Aslına bakarsanız bir Türkiye’deki standartların önünde gittiğimizi söyleyebilirim. Bu kadar hastane projesinden sonra açıkçası, Sağlık Bakanlığı’nın Türkiye’de yapılacak sağlık kuruluşlarında hangi detayları,malzeme ve standartları aradığını,hangi koşulların sağlaması gerektiğini çok iyi biliyoruz. Daha işe başlamadan kafamızda işin detayları oluşuyor. Standartların dışına çıktığınızda denetimden geçemiyorsunuz zaten, bir iki santimlik bir farkın bile önemli olduğunu biliyoruz. Bu sayede ‘Sağlık Bakanlığı denetiminden ‘eksik raporu’ düzenlemeksizin işletme ruhsatı almıştır. Ancak yapılması arzu edilen kimi uygulamalar da yönetmeliklerde yer almaması sebebiyle gerçekleşememekte.

Sağlık projelerinde, örnek model oluşturduğunuzu söyleyebiliriz öyleyse…

Öyle sayılır, çok geniş bir yelpaze bu. Acıbadem Proje Yönetimi’nin kendi içinde uzman olan her birimin bileşkesiyle ortaya çıktığını söylemeliyim. Her bir departman kendi konusunu tek başına yürütebilecek konumda. Yoksa, bu kadar büyük bir bileşkeyi zaten yönetmek kolay değil.

Proje yönetiminde kaç departman bulunuyor?

İnşaat, elektro mekanik, proje ve medikal planlama olarak dört ana başlıkta çalışmaktayız. Muhasebe ve satınalma departmalarımızda bu dörtlünün destekçileri. Elektrik ve mekanik gruplarımızı,birbirleri ile olan girift ilişki sebebiyle birleştirerek elektromekanik olarak tek çatıda birleştirdik. Standart proje yönetimi oluşumlarına gore farklı olarak hizmet veren Medikal planlama departmanımız , hastane ihtiyaç programına gore mimari planlamanın gerçekleşmesinden,alımı yapılacak ana ekipmanların konfigürasyonlarının belirlenmesi, satın almasının gerçekleştirilmesi ve kurulumunu nun tamamlanarak devreye alınmasına kadar görev yapmakta. Onun dışında konusunda uzman kişi ve / veya firmalardan profesyonel danışmanlık hizmeti aldığımız konular bulunmakta. Görüldüğü gibi çok yönlü olarak toplanan tüm veriler, departmanların arasında planlanan uyumlu çalışması sayesinde örnek gösterilecek hastane yapılarının başarıyla tamamlanmasını sağlamakta.

Proje yönetimi olarak hastane yapılarına getirdiğiniz yeniliklerden söz eder misiniz?

İlk aklıma gelen konu, kütle olarak ön planda olması sebebiyle Maslak hastanesinin çift cephesi.Kullandığımız ikinci cephe,Hem görsel anlamda kesintisiz bir yüzey oluştururken aynı zamanda ,hem Büyükdere Caddesi’nden hem de Park Orman’dan kaynaklı gürültülere karşı çok ciddi bir fayda sağladı. Hastane, peyzajıyla sakin rengiyle bir duruluk içerisinde. Cephe konseptiyle bu anlamda çok örtüştü Bina içi uygulamalarımızda ,akustik tavan malzemesini hastane iç mekanlarına soktuk, yankıyı kesti ve daha gürültüsüz bir ortam yarattı. Özellikle yoğun trafiğe sahip poliklinik odalarında rahatsız edici uğultuyu da böylece kesmiş olduk. Günışığını yönetmeliğin izin verdiği ölçüde en fazla oranda kullanmaya çalıştık Gün ışığının hasta psikolojisinde ne derece önemli olduğu hepimizin malumu.

Ama asıl önemli noktalardan biri de, akıllı bina teknolojisi ile yönetilen binamızda ilave ettiğimiz dijital hasta takip sistemi.Hasta ile ilgili her türlü tıbbi bilgi,elektronik kayıt sistemi aracılığı ile olabilecek en güvenli şekilde ilgili doktora, hemşireye vs. ulaştırılmakta. İlk olarak Maslak hastanesinde uyguladığımız sistemde, hasta odalarındaki bilgisayar sayesinde doktorun,hasta bilgilerini ilgili birimlerin takip edebileceği bir merkeze aktarması söz konusu. Hastanın takibi açısından bana göre, sağlık yapılarına getirdiğimiz ­ en önemli yeniliklerden biri de bu. Bununla birlikte Maslak hastanemiz,medical ekipmanlar ile ilgili önemli yeniliklere sahip.Maslak özellikle onkoloji branşında iddialı bir yere sahip oldu.Kanser tedavilerini bir iki dakikalara indiren cihaz Türkiye’de ilkdir. Ameliyathanelerimiz biri,organ nakli ve yüksek enfeksiyon riski olan operasyonların güvenle yapılmasına olanak sağlayan `ultra-clean` teknolojiyle yapılmıştır.Ameliyathanelerimizden ,150 kişi kapasiteli konferans salonumuza yaptığımız görüntü nakli ile operasyonların canlı olarak izlenebilme imkanı bulunmaktadır.

Karmaşık bir iş süreci var proje yönetiminin ardında. Şantiyeleri de takip ettiğiniz oluyor mu?

Tabii, uygulama çalışmalarının kalite ve sure olarak takibi yapmakta olduğumuz çalışmanın en önemli parçası.O yüzden zamanımızın önemli sayılacak bir bölümü şantiyelerde geçiyor. İşin içindeyiz sürekli. O ilgiyi, kontrolü ve takibi de koparmamak gerekiyor. İnsan sürekli işin içinde olunca hataları ve gereklilikleri fark edemeyebiliyor; böyle durumlarda dışarıdan bir gözle olası eksikleri daha kolay görebiliyor,daha pratik çözümler üretebiliyorsunuz. Bana göre sanayi yapılarının dahi bir adım ötesinde ,bina inşaatları arasında en karmaşık iştir hastane. Hastane, ‘akıllı bina’ diye tarif edilen yapının gereklerini harfiyen yerine getirmeli. Her detay, her oda, her cihaz büyük bir senaryonun parçası. Biz “6000 aktivite” diye adlandırdığımız bir yönetim sergiliyoruz. Hafele’den aldığımız en basit vidanın bile bir kalem olduğunu düşünürseniz işin boyutunu anlayabilirsiniz.


Etiketler: , | İlk yorumu siz yapın »

Aylin Şensoy: Medikal planlamada uzman bir mimar

9 Ekim 2009 | Yazar: Benan Kapucu | Konu: Mimari, Söyleşi

hafele10

“Hastane, tüm dişlilerin birbiriyle uyum içinde çalıştığı işleyen bir mekanizma gibi olmalı” diyor Lina Mimarlık’ın kurucu mimarı Aylin Şensoy. Başta Acıbadem hastaneleri olmak üzere, ağırlıklı olarak hastane projelerine odaklansa da mimarlık şirketi, turizm yapıları, ofis binaları, konut projeleri gibi mimarlığın her ölçeğinde işler üretiyor.

Hastane mimarisi, medikal planlamadan tıp teknolojisine, insan psikolojisinden malzeme ve renk bilgisine birçok farklı katmanı olan, yatayda ve düşeyde karmaşık ilişkiler ağının özel çözümler gerektirdiği bir uzmanlık alanı. Belli bir yapı konsepti üzerine medikal planlamadan başlayan tasarım süreci, iç mekan tasarımından ve detaylandırmaya kadar her aşamada titizlikle yürütülüyor.

Hastane projelerinde uzmanlaşan ve birçok Acıbadem hastanesini hayata geçiren Lina Mimarlık çalışmalarını Acıbadem Proje Yönetim Binası’nda ortak çalışma yöntemiyle sürdürüyor.

Firmanın kurucusu Aylin Şensoy, “Üç H üzerine proje üretmek istedim hep” diyor, “Hastane, hapishane ve havaalanı…” IDGSA Mimarlık Bölümü’nden yüksek mimar olarak mezun olan Şensoy, Vedat Dalokay ve Ertem Ertunga gibi usta mimarların yanında profesyonel yaşama atılmış. Yaklaşık 17 sene hocası olan Ertunga ile birlikte çalıştıktan sonra 2006’da ayrılıp kariyerini Lina Mimarlık olarak sürdürmeye karar vermiş. Aylin Şensoy, hastane mimarisi ve medikal planlama sürecine dair merak ettiklerimizi yanıtlıyor.

Medikal planlamaya nasıl yöneldiniz?
2000 yılının sonunda Acıbadem, hastane projesi için Ertem Ertunga’ya teklif getirmişti. Acıbadem Kadıköy ve Carousel’den sonra üçüncü hastanenin ‘premiere’ hastane olmasını istiyorlardı. Hastane projesi ile böylece tanışmış olduk. Önce araziyi önünüze getiriyorlar, proje istiyorlar tabii. İhtiyaç programı çıktı, bu dönem içinde proje sürerken Amerika’daki etkinlikleri takip etmeye; Amerika’nın mimarlar odasının düzenlediği Healthcare Facilities eğitimlerine katılmaya başladık. O sırada, Acıbadem’in anlaşmalı olduğu Harvard Medical School’dan da planlama konusunda eğitim almaya başladık.

Hasta, doktor ve personelin gereksinimleri, işletme planlaması -ki hastanelerin başarılı olması için o da çok önemli- ile personel sayısı maliyeti, nasıl azaltabilir ya da çoğaltılabileceği gibi… Hemşire bankolarının ve içerideki ekipmanların adetleri, yatak kapasitesine göre istasyon sayısının belirlenmesi ve optimizasyonu çok önemli. Optimizasyon formülünde 18 hastaya bir hemşire bankosu düşer. Hacimler farklı olabiliyor; 500 yataklı, 1000 yataklı.. V şeklinde ya da U şeklinde planlamalar girebiliyor.

Planlama süreci hangi noktadan başlıyor?
Hasta odaları katından, hasta sayısından başlıyor; o da sizin yatak sayınızı belirliyor. Önce hasta odaları yatak katını, servis çekirdeğini, ana sirkülasyon alanlarını, hastayı yormadan odasına götürecek koridor uzunluklarını ya da tur atması için gezi ve dinlenme alanlarının yaratılması gerekir. Refakatçı konusu da ayrı bir proje. Bizim memleketimizde her hastaya üç refakatçi düşüyor. O yüzden refakatçiye de önem vermeye, onlara alanlar yaratmaya başladık. Suit odalarda yatak odaları koyuyoruz refakatçi için. Özellikle, Maslak hastanemizde bu tip odalarımız çok fazla.

hafele12

Sirkülasyon alanlarını hangi kriterlere göre belirliyorsunuz?
Hastanede görünenin arkasında hiç bilmediğiniz bölümler var. Poliklinik, röntgen, radyoloji bölümünün arkasında müthiş bir sanayi var, örneğin. Ayakta tedavi ile gelmiş olan hastanın, acilden gelen yataklı hasta ile çakıştırılmaması gerekir. Moral bozucu olmaması için… Sıradan bir tetkik yaptırmaya gelmişsiniz, acil servis vakasına tanık oluyorsunuz. Orada, entübe bir hastanın sedyeyle önünüzden geçmesi hiç hoş bir manzara değil. Özellikle buna çok dikkat ediyoruz. Emar merkezinde, ayakta tedavi hastası başka bir koridordan, yatakta tedavi hastası başka bir koridordan ya da acil hastası başka bir koridordan yönlendirilir.

Çakışmayan ya da ayrıştırmamız gereken; hem birbirine yakın hem de birlikte olmaması gereken programlar, medikal planlamanın en önemli noktaları. Acil hastasını da iki tipte planlıyoruz. Ufak düşme, aşı gibi vakalarla, ağır yaralıların, canlandırmaya muhtaç hastaların da girişlerini aynı yerden yapamazsınız. Ayrı bölümlerde teşhisleri konur ama kimse birbirini görmez.

Medikal planlama, matematiksel hesap gerektiriyor anlaşılan…
Yatayda ve düşeyde tamamen matematiksel hesap gerektiriyor, üstteki ve alttaki bağlantıların birbirine yakın olması gerekir. Önce şema balonlarıyla tüm bu ilişkileri kurguluyoruz. Doktorlar için de özel planlama var; doktoru bir yerden sonra görünmez adam haline getirmeniz, onun dinlenme alanlarını yaratmanız lazım. Özellikle ameliyatları saaterce sürebilen beyin cerrahisinde çok mühim bunlar. Genellikle bodrum katlarında düzenlenen ameliyathanelerde doktorların dinlenebileceği bir ışık bantı açmaya çalışıyoruz.

Jinekoloji bölümü de özel bir planlama gerektirebiliyor. Kadın doğum uzmanına muayeneye geldiklerinde görünmek istemeyen, çekinen kadınlarımız var. Buna çare bulmak için jinekoloji bölümünü iki ve üç koridorlu yaptık. İki kapısı olan, aradan muayene odasına açılan görüşme odaları yaptık. Doktor refakatçıyı muayene odasına almıyor, etik olarak burada sadece hastasıyla paylaşması gerektiğini paylaşıyor. Bu gibi şeyler insanların yaşanmışlıklarından yola çıkıyor İki bölümlü bir muayene odası dünyanın hiçbir yerinde yoktur.

hafele-21

Belirlenmiş bir formül var mı, yoksa her yeni hastanede bu ilişkiler ağını yeniden mi kurguluyorsunuz?
Her hastane için yeniden yapılıyor. Sıfırdan planlarken yaptığımız tasarımlarda çok daha serbestiz. Yatay ve düşey platformlarda kriterlerimizi ve kalıplarımızı uygulamak için tecrübelerimizden de yola çıkarak daha rahat oturtuyoruz. Ama mevcut bina içinde planlama yaparken çok zorlanıyoruz. Normalde belli bir kumaşınız vardır, terziye gidersiniz ve dersiniz ki “Benim bedenime göre bu elbiseyi dik.” Ama kimi zaman da işler tersine işliyor. “Bu bedeni bu elbiseye sığdır” deniyor.

Maslak projesi, bunun en iyi örneği. Bu proje aslında 2001’de bitmişti örneğin. O esnada hastanenin kurulacağı arazi üzerinde mikrocerrahi hastanesi olarak yapılmış bir bina vardı ve Anıtlar Kurulu korunmasını öngörüyordu. Biz de kriterlerimizi, oda ebatlarımızı uyarladık; takviyelerle o binayı hastane haline getirdik. Farklı bir cepheyi resmen giydirdik ve projeyi böyle oluşturduk. Anıtlar Kurulu’na sunduğumuz projeyi sit alanının öngördüğü şekilde planlamıştık ama içine konması istenen program ve cihazlar için o bina yeterli olmadı. Radyoterapi bölümünün boyutları 12 metreye 25 metre örneğin, bu da çok büyük bir alan.

Beton dökülerek 2.5 metrelik duvarlarla çevriliyor. Astarı yüzünden pahalı çıkmaya başlayınca “yıkalım” dediler. Ama gelin görün ki bina kontürü öyle onaylanınca, bambaşka prosedürlere girmemesi için yeni binayı o kontürün içine yapmak zorundasınız. Aslında bina aysberg gibidir. Bodrum katları 7500 metrekareden başlar, yukarıda 2000 metrekareye doğru küçülür.

Bu süreçte, iç mekan tasarımı ne zaman devreye giriyor?
Hastaneyi Acıbadem Proje Yönetimi’nin teknik ve mimar danışmanlarıyla beraber avan projede bitiriyoruz, bütün medikal elemanlar da ekilmiş oluyor. Cihazlar da sürekli yeni teknolojiyle birlikte değişiyor, onu da göz önüne almak zorundasınız. Bütün bu bilgiler ekilip avan projeyi çıkardıktan sonra, mekanların adının ne olduğu, kaç metrekare olduğu yazılıyor. İdari birimlerin isteklerini, tecrübeyle sabit bazı bilgileri de projeye ektikten sona kontrol ediliyor, onlarla beraber masaya oturuyoruz.Bazen proje çok ufak revizyonlarla değişiyor, bazen kat değişikliklerine kadar gidiyor. Avan projeden sonra iç mimari, mekanik ve elektrik donanımı devreye girer.

 En altta mimari, üstte statik, elektrik aydınlatma planı, döşeme planı, mermer planı, duvar planı bilgisayar çizimlerinde, hepsinin bir ağ şeklinde üst üste gelmesi gerekiyor.

İşleyen bir makina gibi, öyle değil mi?
Hastanenin arkasında tam bir sanayi var, o mekanizmanın bütün dişlilerinin birbirine uyumlu bir şekilde dönmesi lazım. Mimarisinden son detayına insanı kucaklayan bir yapı olmalı.

hafele-31

Röportaj: Benan Kapucu Portre: Mustafa Nurdoğdu


Etiketler: , , , | İlk yorumu siz yapın »

Deneyselliği ve teknolojiyi yücelten bir tasarım çizgisi: Zoom Tpu

11 Eylül 2009 | Yazar: Benan Kapucu | Konu: Söyleşi, Tasarım

hafele31

Mağaza, kongre-sergi sarayı ve turizm yapılarından sonra, son dönemde çalışmalarını sağlık endüstrisinde yoğunlaştıran zoom tpu, teknolojinin yeni olanaklarına açık bir mimarlık anlayışına sahip. Firmanın kurucu ortakları atilla kuzu ve levent çırpıcı, iç mekan tasarımlarında biyomimik yapıları ve fraktal formları ustaca kullanıyor; firmalar için geliştirdikleri ürün konseptlerinde geleceğin teknolojisine yer açıyor.

Zoom TPU, son dönemde hastane, ilaç firmalarının ofisleri gibi sağlık sektörüne yönelik projeleriyle gündemde olan bir mimarlık şirketi. Acıbadem hastaneleriyle çözüm ortağı gibi çalışan Zoom TPU, Memorial, Florence Nightingale hastanelerinin de mekan konsepti ve uygulamalarını gerçekleştirdi. Acıbadem Bağdat Polikliniği ile 2005 yılında uluslararası bir ödül kazanan mimarlık şirketi, Atilla Kuzu ve Levent Çırpıcı ortaklığında 1994 yılından beri çalışmalarını sürdürüyor. Atilla Kuzu, mobilya tasarımlarıyla da tanınan bir tasarımcı. Japonya’da ve Türkiye’de birçok ödül kazanan Taklamakan oturma birimi, XYZ kitaplık (üstte) ve Barringer sehpa gibi… Kuzu ve Çırpıcı ile olan sohbetimiz, Zoom’un deneysel tasarım çizgisi ve sağlık sektöründeki işlerine odaklanıyor.

Zoom Mimarlık’ın temel tasarım yaklaşımından söz eder misiniz?
Atilla Kuzu – Zoom Mimarlık’ın temel yaklaşımı, çağdaş ve modern bir çizgi… Teknolojinin geldiği nokta ne ise, biz her tür projeye -hastane, ev ya da ürün tasarımı- o teknolojik gelişmeleri aktarmalıyız. Ürün tasarımında çoğunlukla, alışkanlıklardan, koşullanmalardan olsa gerek, teknolojinin geldiği noktayı tam olarak yansıtamıyoruz. Evde kullanacağınız bir koltukta, bir uçak koltuğu ya da bir araba koltuğunda olduğu gibi günün teknolojisini entegre etmeyi nedense hiç düşünemiyoruz. Ergonomik ayarları, evinizdeki koltuğa da yüklemeniz gerekir aslında. Şu aralar bir firma için özel bir koltuk tasarımı üzerine çalışıyoruz. İstiyoruz ki kullanıcı televizyon izlerken DVD’sini de koysun, oradan kumanda etsin…. Tabii, böyle bir ürün tasarlamaya kalkıştığınızda, üretici firma teknolojik desteği bu işten anlayan başka firmadan almak zorunda.Bu bağlantıları da kurmamız gerekiyor.

hafele15

Geçmişle değil, bugünle ilgilisiniz öyle mi?
AK- Geçmişe öykünmek bizim işimiz değil, ama ister istemez özümüze ait izler ortaya çıkıyor. Çünkü biz bu topraklar üzerinde yaşıyoruz. Öte yandan geçmişte üretilenlerin bağlamı, koşulları ait olduğu zamanla ve dönemle bağlantılı. O yüzden, geçmişten yola çıkmak bir yanılgı bence.

İşvereni nasıl yönlendiriyorsunuz?
Levent Çırpıcı- İşvereni yönlendirmede ve tasarım sürecinde ilk olarak aktarılanları doğru anlamayı önemsiyoruz. Sonrasında, mekânın verilerini, işin süresi ve işverenin beklentileri ile buluşması için çalışmalarımızı başlatıyoruz. Ancak öyle mekânlar oluyor ki tasarım sürecinde bize ortak oluyor, öyle işverenlerimiz oluyor ki tasarımda etkili olmak ısrarında olabiliyorlar. Biz ne olursa olsun, işverene işin gereksinimlerini, olması gerekenleri güncel endişelerden uzak kurgumuzla sunarak paylaşıyoruz. Ancak dayanılmaz bütçesel unsurlar ya da işin süresi nedeniyle konsepti tamamen ya da kısmen değiştirerek sonuçlandırıyoruz.

Son dönemde sağlık yapılarına odaklandığınız görüyoruz. İşlerinizde, tematik bir yaklaşım olduğunu söyleyebilir miyiz?
AK- Evet, ama tümünde değil. Bursa’daki Acıbadem’de ahşap ağırlıklı bir dekorasyona gidilmesi nedeniyle orada belli bir tema üzerine odaklandığımızı söyleyemem. Bursa’daki polikliniğin geleneksel olması beklendiği için çok başka bir yaklaşım sergiledik. Ahşabın yoğun kullanıldığı polikliniğin iç mekanlarında biyolojik dokuları lobide ve belli noktalarda, yatayda bant olarak dekorasyona yükledik. Öte yandan, International Hospital projesi ise tamamen deneyseldi.

Acıbadem Maslak projesinde tema daha belirgindir. Maslak’ta zemin döşemesinde ve tavan kaplamasında üç boyutlu dokular ortaya çıktı. Elipsoid formları alıp tavanda kimi noktalarda kraterleştirdik. Bundan sonraki projelerimizde fraktal formlara daha ağırlık vermeyi düşünüyoruz. Fraktal yaklaşımlar, var oluş, yaradılış, insan DNA’sının çözümlenmiş olması tasarıma da girmeye başladı. Gelecekte, özellikle de mimaride ve ürün tasarımında organik formları çok göreceğimizi düşünüyorum. Bilgisayar programları kimi formları yakalamamızı kolaylaştırıyor.

hafele14

Acıbadem Maslak projesinde yarışma projesini olduğu gibi uygulayabildiniz mi?
LÇ- Maslak için sunduğumuz projede, epital doku hücresinden yola çıkan bir konsept geliştirmiştik. Hatta cam giriş saçağını biz, aynı o hücre yapısına öykünür formda çizdik. Açık arayla yarışmayı aldık; çıkış noktası ve felsefesiyle güzel bir proje oldu. Sonra uygulamaya geçince biraz aza indirgenmeye başladı. Bizim düşündüğümüz, lobide kabuk halinde oturma üniteleri vardı. Yuvarlak, kendi mahremiyeti olan… Duvarda dokular oluşturduğumuz lobi, baştaki projeye biraz daha yakın. Kayar sistemler, bambu, yaprak gibi doğal dokuları iç mekanda da kullanmaya çalıştık.

hafele22

Hastanenin iç mekan tasarımında, ‘iletişim’ de esas öyle değil mi?
AK-
Hastane, öncelikle hastanın moralinin yüksek tutulması gereken bir yapı. Biz hastaneleri iyi bir aydınlatma, hemşire bankosu, karşılama bankosu, aydınlatması ve bildirişimiyle “moral yükseltme alanları” olarak düzenlemeye başladık. Cihazların olduğu bölümlere de aslında daha fazla itina gösterilmesi gerektiğini anladık. Kemoterapi, radyoloji bölümlerinde hastanın kendini özel hissedeceği alanlar yaratmaya çalıştık. Pediatri kliniğinde daha renkli daha karikatürize desenler kullandık; balıkları izleyebilecekleri, projeksiyonlu havuzlar yaptık.

hafele24

Hasta odalarını nasıl düzenliyorsunuz?
Hasta odaları zaten başlı başına özel. Orada önemli olan hasta, dolayısıyla yattığı alanın başucunu ve etrafını bir kabuğa almayı düşündük. Medikal gazların geldiği başucu ünitelerini özel olarak tasarladık. Bu noktada, hasta yatağının da çok büyük bir önemi var. Amerika’da Harvard Medical’in düzenlediği bir seminere katılmıştık. Hasta başında doktora ayrılan bir taburenin hastanın psikolojisi açısından, doktorun onunla beraber olduğu duygusunu vermesi açısından çok etkili olduğunu öğrendik. Acıbadem Maslak’ta bunu aynen uyguladık. Doktor ayakta durup üstten bakarak değil, taburede aynı seviyede oturarak hastayla yakından igilenecek. Işığın kullanımı çok önemli. Hastanın yatağından zor kalkıyor bile olsa, pencereden gün ışığını görüp tekrar yatmasının, psikolojik rahatlama açısından önemli olduğu söyleniyor.

Kısıklı Patoloji Laboratuvarı’nın tasarım kriterlerinden söz eder misiniz?
LÇ- Kök hücre üretim amaçlı bu tesiste bir doku hücresinin büyütülmüş halini döşemelere ve görsel duvarlara yansıttık. Mekanları birleştirici niteliğinde olan ve sirkülasyonu sağlayan ana koridoru, deney tüpü çıkışlı eğrisel bir kesitle çözerek diğer mekânlara geçişi bu atmosferden sağladık.

Sağlık endüstrisindeki gelişmeler mimariye ve tasarıma nasıl yansıyor?
LÇ- Hastanede son trend diye bir son noktanın olamayacağını söyleyebiliriz. Tıptaki gelişmeler çok hızlı ve çok çeşitli olarak sürüyor, bu çeşitliliği takip etmek neredeyse olanaksız. Ancak şunu söyleyebiliriz, hastanelerde sağlıkla ilgili tedirgin edici unsurlardan uzakta, tam bir tedavi kalitesi dışında, hastane bütününde iyileştirici bir çevre oluşturulması belirleyici bir hedef olarak görülmeli.
İnsanın medikal alanlardaki hareket ve psikolojileri eskiye nazaran çok derinlikli olarak ele alınıyor. Tamamen bu verilere göre renk, desen, form çalışmaları hazırlanarak iş sonlandırılıyor.

Hangi hastane projeleri var sırada?
AK- Acıbadem Fulya hastanesinin şantiyesi sürüyor. Bodrum hastanesi projesi bir sene ertelenmişti ama her an başlayabilir. Memorial, Florence Nightingale hastaneleriyle de çalıştık.

Ürün tasarımı konusunda yeni çalışmalarınız var mı?
AK- B&T firmasına sehpa tasarımı verdik. Bir Japon firmasına beş ürün verdim, prototipleri yapılacak ve muhtemelen üretilecek. 888 için çalışmalarımız var; mobilya tasarımına teknolojiyi entegre etmeye çalıştığımızı söylemiştim başta. 888’in tasarımları da bu projenin içinde. Beni oldukça heyecanlandıran projeler içinde olduğumu söyleyebilirim. 2010 ürün tasarımı açısından hareketli olacak gibi görünüyor.

hafele13

Röportaj: Benan Kapucu – Portre: Mustafa Nurdoğdu


Etiketler: , , , , , | İlk yorumu siz yapın »

Dara Kırmızıtoprak: Bizim işimiz sadece bir mekânı değil, aslında hayatı beraberce tasarlamak

7 Eylül 2009 | Yazar: Gateway | Konu: Söyleşi

dara-kiziltoprak1

“…21. yy saydamlık, hesap verme, mimari açıdan daracık pencerelerden, kapılardan değil de geniş pencerelerle doğayı içeriye aldığımız, bizim de arkasını görebildiğimiz, imkanlarla dolu bir dönem.”

“Mimarlık, içinde tasarımın yanı sıra felsefenin, yöneticiliğin, işadamlığının, hukuk ve muhasebenin, psikolojinin de barındığı geniş çaplı bir meslek.”

Saydam mimarlık birçok yerde kavram olarak farklı tanımlanmış, size neyi ifade ediyor ve bu konuda hiç çalışmalarınız oldu mu?
Saydamlık teknolojinin de ilerlemesiyle biraz daha fazla karşımıza çıkan bir kavram. Bununla birlikte kavramın sosyolojik altyapısı da var. Öyle ki, artık insanlar 21.yy’da birbirlerinden daha fazla haberdar, en uzak köşelerde neler olup bittiğiyle alakalı bilgi sahibi. Yalnız şeffaflık ve ışık açısından geçirgenlik gibi yapı özelliklerinin ötesinde biraz felsefi ve ideolojik tarafı da var. Bireylerin ve kurumların yaptıkları işlerle ilgili hesap verebilmeleri, bir yapı malzemesinin dışında bir kavramdır. Bir yaklaşım olarak saydamlığa önemle eğilmeliyiz. Bence son 50 senenin, saydamlık açısından, artık demokrasinin ilerlemesi, şeffafiyet, insanların hesap vermesi, yönetimden hesap sorabilmeleri ekseninde ilerleyen bir yapısı var. Biraz bu altyapıyla baktığımız zaman, mimari de zaten o sosyolojik yapının bir parçası haline geliyor.

Son tezahürde berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla daha da anlamlı hale geldi diye düşünüyorum. Zaten dikkat ederseniz, örneğin Almanya Parlamento binası eskiden son derece kompakt, son derece yüksek ve kalın duvarlarla çevrili, birtakım seçkinlerin arkasında bizim adımıza karar verdiği yerler iken, şimdi yeni yapılan parlamento binaları yoldan geçen yürüyen insanlarla parlamenterlerin göz teması içinde olduğu yapılar haline geldi. Dolayısıyla 21. yy hakikaten şeffaflık, saydamlık, hesap verme, işin bir de mimari tarafından baktığınız zaman daracık pencerelerden, kapılardan değil de geniş pencerelerle dışarısını, doğayı da içeriye aldığımız, bizim de arkada ne olduğunu merak etmediğimiz, görebildiğimiz, böylesi imkânlarla dolu bir yüzyıl haline geldi.

Geçmişte teknik ve malzeme eksiklikleri de saydam tasarımların önüne geçiyor muydu?
Önceki dönemlerde, mimari anlamda bakarsak, yalıtım koşulları, klimatizasyon, iklimlendirmeyle alakalı sorunlu dönemlerdi. Biz tatil mekânlarında küçük pencereler kullanırdık ki, içerisi lüzumundan fazla ısınmasın. Öyle olunca da, bu sefer manzaraya karşı kapalı, dar pencerelerle manzarayla ilişki kurmaya çalışan bir mimari anlayış söz konusuydu. Şimdi geniş pencereler yaptığımız zaman doğayla daha fazla bütünleşiyoruz. İçerde de bir klima cihazıyla ihtiyacımız olan konforu yaratabilir hale gelince saydamlık hak ettiği değere ulaşmış oldu.

Mimari olarak baktığınızda bu konuda en çok etkilendiğiniz projeden bahsedebilir misiniz?
Biraz önce örneğini vermiş olduğum parlamento binasında, Norman Foster’ın yaptığı eski binanın üstüne takılmış olan cam kubbe ve yine Louvre’un bahçesindeki Pei’in yaptığı cam piramit. Örneğin, son derece katı ve içedönük binalar olarak anılan, bu kimsenin ulaşamadığı duvarların arkasındaki değerlere ulaşılabilirlik, bütün açılardan ciddi anlamda gün ışığını değerlendirerek, içerisindeki yapıya sonradan Pei’in takmış olduğu o piramit aracılığıyla sağlanabilmiştir. İnsanların artık rahatlıkla gözlemci ve müdahil olabilmesi, sanat, teknoloji ve insanlar için pozitif ortamlar yaratılabilmesi adına mimarlar görevlerini ciddi biçimde yapıyorlar.

Bu dönemsel bir trend midir, daha sonra bu trendin devamı gelir mi sizce? Bundan sonrasını nasıl görüyorsunuz?
Öncelikle, “dönemsel” adlandırılması geçici bir zaman dilimini çağrıştırıyor, ve trend ise daha çok modayı çağrıştırıyor. Bana sorarsanız mimaride moda diye bir gerçeklik yok, mimaride daha çok teknolojinin gelişmesi ve insan yaşam biçiminin değişmesi söz konusu. Teknoloji devrimiyle beraber demir ve çelik gibi yapı malzemelerini daha fazla, daha kolay kullanabilir hale geldik. Böyle olunca da pencere ebatları genişledi. Halkın köylerden şehirlere yerleşmeleri ile birlikte toplu konut ve yüksek konutlar yapılmaya başlandı. Binalar lüzumsuz süslemeler, anlamsız maliyet faktörü olan kolon başlıkları, kat silmeleri gibi biraz geçmişe öykünen süslemeci detaylardan arındı ve bu şekilde modern mimari yüzyılın başında ortaya çıktı.

Mimaride ışığın artan değerlendirilmesi, hem sosyolojik hem de teknolojik anlamda yaşadığımız çağın mimarideki yansımasıdır. Önümüzdeki dönemde beton teknolojisinde başka bir boyuta geçiyoruz, betonarme perdeler ışığı geçirgen hale gelmeye başlıyor. Projeler ve tasarımlar artık teknolojideki bu ilerlemeleri kendi bünyesinde barındırır hale geliyor. Açıkçası, beton teknolojisinde cam gibi saydam unsurları doğramalarla alakalı olarak projelerde yoğunlukla kullanır hale geleceğiz. Daha geniş açıklıklara geçmeye başlayacağız.

İmza attığınız projelerde vazgeçemediğiniz standartlar, olmazsa olmaz unsurlar ve sizi tanımlayabilecek ayrıntılar var mı?
Bizim için projelerinizde olmazsa olmaz birtakım hijyenik detaylar var. Klasik ve modern çizgilere sahip bütün işlerde, içerisinde hem yalınlığı hem de doğru çözümleri düşünmek sağlıklı bir projenin temel kıstasıdır. Lüzumundan fazla süs ve detaydan, birbirini zor karşılayan, kullanımı ileriki yıllarda problem olabilecek ayrıntılardan mümkün olduğunca projeyi arındırmaya çalışıyorum. İnsanların mekanları zaman kolaylıkla tamir edebilmeleri ve güncelleştirebilmeleri önemli bir unsur. Mimarlık mesleki altyapı anlamında çok farklı disiplin ve meslek gruplarıyla ilişkide olup, onlardan destek alarak sonuca ulaşıyor.

Kendinizi diğer tasarımcı ve mimarlardan hangi alanlarda farklı görüyorsunuz?
Kendimi tasarımcı değil mimar olarak görüyorum. Daha önce söylediğim gibi, mimarlık içinde tasarımın yanı sıra felsefenin, yöneticiliğin, işadamlığının, hukuk ve muhasebenin, psikolojinin de barındığı geniş çaplı bir meslek. Çünkü tasarımcı kalemiyle baş başadır. Hâlbuki mimarlıkta tüm süreç çözülmesi gereken problemlerle dolu, birden fazla insanla sürekli tartışılan, uzun etaplardan, uzlaşılardan ve sentezlerden oluşur. Projenin kâğıt üzerinde şık bir resim olması beni tatmin etmez.

Onun ayağa kalkmış hali, kullanıcılar tarafından yaşanması, hayatın içine katılması sürecin tamamlanmasıdır. Bu süreci yaşarken yatırımcının doğruya ikna edilmesi, tecrübenizden yararlanması, güven ortamının oluşturulması neticeyi belirler ki ben bu noktada diğer meslektaşlarımın aksine son derece ısrarcı, ama her zaman samimi bir uygulama süreci izlerim. Önemli bir fark da gerçekten kişiye özel bir çalışmayı kendi üslubumla yoğurarak farklı neticelere ulaşmayı da projeye katkım olarak görürüm. Benim o anlamda kendi müşterilerime müdahil bir çalışma tarzım var. Çünkü bizim işimiz sadece bir ürünü ya da bir mekânı tasarlamak değil, aslında hayatı beraberce tasarlamak. İşte böylesi bir felsefe ile başladığınız zaman çalışma süreciniz işinizi müşterinizle karşılıklı sorgulayarak gelişiyor.

İşinizde ayrıntıların zorluğu, tolerans olmaması, herhalde biraz daha heyecanlı yapıyor projeyi…
Evet, biraz öyle… Bir projenin bu tür zorlukları, tasarım ölçütleri insanı belli bir noktaya yönlendiriyor ve çözümü kolaylaştırıyor. Herhangi bir şekilde zorluk, sıkıntı, problem olmadığı zaman zaten ne üreteceğinizi şaşırır hale geliyorsunuz, bir kimlik bulmakta güçlük çekiyorsunuz. Biz, biraz da şeytanın avukatlığını da yaparak işin ruhunu ortaya koymaya çalışarak, beyin fırtınası yaratıyoruz müşterilerimizle. Bir ofis düzenlerken, bir hastane, bir klinik ve küçücük bir evin odasını yaparken de böyle bir mantıkla gidiyoruz. Bütün; işinizin ve ürünlerinizin hikâye, ihtiyaç, kompozisyon ve güncel yapı teknikleriyle yoğrulmasıdır.

Mimarideki tarzınız ile yaşam tarzınız arasında bir bağlantı görüyor musunuz?
Evet. Mimarlık benim hayatımın her noktasında ve beni mutlu eden her şey az önce bahsettiğim hijyen üzerine kurulu; sağlıklı bir ruh hali ve düşünce yapısı, sağlıklı sonuçlar… İnsanlar hakikaten hayatını planlamalı, projesini planladığı gibi. O planlamayı yaparken proje verilerini doğru tahlil etmeli, biz proje üretirken de böyle yapıyoruz.

Şimdi hayatınızı bu verilere göre tanzim etmeye ve ona göre bir strateji oluşturmaya başlarsanız hazırlıkta başarılı oluyorsanız, başarı için ön koşulları tamamlıyorsunuz anlamına gelir. Bu açıdan, geleceğe dönük bir izdüşümü benimsemek hem iş hem de yaşam standardımız için önemli bir noktadır. Dolayısıyla ben hem meslek hem de özel hayatımda mümkün olduğu kadar az sürprizli, mümkün olduğu kadar doğru programlanmış ve proje verilerinin ciddi bir şekilde değerlendirildiği bir süreçte yaşamaya çalışıyorum, açıkçası işlerimizde müşterilerime de böyle bir süreç vaat ediyorum.

hafele6


Etiketler: , , , , | İlk yorumu siz yapın »