17 Kasım 2009 | Yazar: Benan Kapucu | Konu: Söyleşi

Serdar Çakır
Hastane, otel ve havaalanı gibi birçok girdisi olan, çokkatmanlı projelerin ürün ve malzeme seçiminden şantiye yönetimine uzanan karmaşık iş sürecini kapsayan proje yönetimi, deneyim ve yoğun emek gerektiren bir uzmanlık alanı. Mimarlık eğitimi aldıktan sonra, sağlık yapılarının proje yönetiminde uzmanlaşan Acıbadem Proje Yönetim İnşaat Grup Yöneticisi Serdar Çakır, hem iş sürecini hem de bağlı olduğu proje yönetim biriminin hastane mevzuatını değiştiren yeniliklerini aktardı.
Röportaj: Benan Kapucu Portre: Mustafa Nurdoğdu
Acıbadem Proje Yönetimi bünyesinde, başta- geçen sayıda ayrıntılı biçimde ele aldığımız- Acıbadem Maslak hastanesi olmak üzere (bkz. Hafele Gateway 11) birçok hastane projesinin uygulama koordinasyonunu üstlenen Serdar Çakır, bu alanda en deneyimli isimlerden biri. Acıbadem Proje Yönetimi olarak tıp teknolojisi ve hastane mimarisi alanında tüm dünyadaki yenilikleri izlediklerini vurgulayan Çakır, inovatif proje yönetiminin inceliklerini anlatıyor:
Şimdilerde üzerinde çalıştığınız projelerden bahseder misiniz?
Acıbadem hastanelerinin tadilat ve yenileme çalışmaları ağırlık kazandı şu sıralar. Haliyle, 7-8 seneden sonra binalarımız yaşlanmaya başlıyor ya da yeniliklere ayak uydurması gerekiyor, Bir süre sonra hasta potansiyeli artınca, bunu karşılayamaz hale geliyor. İhtiyaca göre planlamaların ve tadilatların yapılması gerekebiliyor. Şu sıralar öyle işler gündemde. Ayrıca bu dönem, Acıbadem Sağlık Grubu adına ,farklı müteahhit ve yatırımcıların yapmakta olduğu, projeleri tarafımızca oluşturulmuş iki ayrı kompleksin imalat kontrollerini yürütmekteyiz. Yatırımcıların sözleşme kapsamında yükümlülüklerini yerine getirerek binaları teslim etmelerinin ardından sağlık grubu adına Proje Yönetimi’ne ait imalatlar ile medikal ekipmanları yerleştirmek suretiyle açılışa hazır hale getiriyoruz. Farklı bir model olarak devam etmekte olan Eskişehir ve Fulya Hastanelerimizin de 2010 yılı içerisinde açılışa hazır hale gelmesi hedeflenmekte.
Yenileme çalışmalarının dışında bir hayır işimiz de var. Mehmet Ali Aydınlar’ın memleketi olan Malatya Arapgir’de 17.000 metrekarelik bir okul kompleksinin inşaatı sürmekte. Şu sıralar hastane uygulamalarımızın yanında birde böyle bir işimiz var. Onu da bu yılın sonuna kadar teslim etme gayretinde olacağız. 2010 projelerimiz ise Bodrum hastanesi ve Acıbadem Üniversitesi olacak. Acıbadem Üniversitesi 6000-7000 metrekarelik bir binada bu sene eğitime başladı. Önümüzdeki sene yer ve projelerinin netleşmesinin ardından ana kampüs inşaatına başlanacak.
Hastane projelerinin çok karmaşık ve katmanlı bir yapıya sahip olduğunu biliyoruz. Medikal planlama ve iç mekan tasarımından sonra nasıl bir süreç işliyor? Aşamalarından bahseder misiniz?
Projeler bittikten sonra -olgunlaştıktan sonra diyemeyeceğim, çünkü proje sürekli uygulama boyunca yaşıyor- şantiye sürecinde. medikal planlama anlamında da değişiklik olabiliyor, iç mimari de doğası gereği onunla birlikte yaşamaya başlıyor. Alanlar çıktıkça, projenin üçüncü boyuta geçmesiyle kararlar değişebiliyor. Ama esas olarak baktığımız zaman, projenin gelişiyle beraber birkaç aşama başlar: İlk olarak en başta yapılan bütçeye uygun malzeme seçimleri yapılır.İkinci aşamada görev dağılımları olur. Bu iki programda, bizim verdiğimiz tarifler gereği ihale aşaması başlar. İhale sürecinde -yine özellikle iç mimarlarla bir şekilde kopmadan çalışamız gerekir ki- asıl dikkat yoğunlaştırılacak konu iç mimaridir. En büyük yükümlülüklerimizden biri başta öngörülen maliyetin aşmamasıdır. İç mimaride o kadar geniş bir yelpaze var ki kontrol altında tutmak son derece güçtür. Projeyi iç mimarın önüne verdiğiniz zaman o çizer, hayal gücünü sonuna kadar kullanır. Bizim onları kendi bütçemize adapte etme gibi bir sorumluluğumuz var. Bu da disiplin altına almamız gereken, proje yönetimi kavramını içerisinde iç mimarı, gerekiyorsa medikal planlamayı da yönlendiren bir çalışma haline geliyor. Bütün bunların içerisinde bilgilerin doğru aktarımı, doğru firmaların seçimi, doğru maliyet planlamalarının yapımı tamamlandıktan sonra uygulama aşamasına geçilir.
Peki, detaylarda hangi kriterlere göre hareket ediyorsunuz?
Detaylarda, hastane yapısı içinde kullanılacak malzeme var, kullanılmayacak malzeme var, öncelikle onu ayrımı önemli. Bizim uzun soluklu çalışma dönemimizde, artık firmalar bizlerle beraber bu ahlakı edinmiş durumda. Çok nadiren bizim teknik anlamda onaylamadığımız işler çıkar. Onun haricinde dediğim gibi bütçe gerçeğini asla unutmuyoruz, ona uygun controller yaparak firmayı yönlendirmeye çalışıyoruz. Süre de tabii bu işin önemli faktörlerinden biri.Seçilen bir malzemenin de örneğin kısa zamanda tedarik edilebilmesi ve uygulanabilmesi gerekiyor.
Yenilikleri, yeni ürün ve malzemeleri nasıl takip ediyorsunuz?
Bizde departmanlar sorumlulukları gereği gitmeleri gereken fuarlara giderler, konferanslara katılırlar. Medikal planlama ile ilgili birimimizin yetkilileri, gerek yeni cihazlarla ilgili tanıtımlara, gerek kendi bilgi seviyelerini artırmak ve bu alandaki gelişmeleri takip etmek maksadıyla gereken konferanslara eğitimlere düzenli olarak katılır; yeni eklenmiş denenmiş ve bulunmuş konuların aktarıldığı seminerlerde bulunurlar. Proje ve uygulama departmanında görev yapan arkadaşlarımız ise malzeme ve detay bilgisini geliştirecek eğitimlere ve fuarlara katılıyorlar. Güvenlik ve yangın gibi konularda da seminerlere, eğitimlere gönderiyoruz. Bu gibi konuları kendi içimizde çözümlemeye çalışıyoruz.
Son zamanlarda yaşadığımız birkaç örnek, hastanelerin afetlere karşı ne kadar donanımsız olduğunu ortaya koyuyor.
Evet, selden sonra yaşadığımız olaylar da öyle… Maalesef ülkemizde felaket yaşanmadan ders almıyoruz. Yönetmeliklerde açığımız çok fazla, özellikle yangına karşı. Bugüne kadar olmayacak insanlar, ‘Ben bu malzemeyi satıyorum’ diye karşımıza çıkıyor.
Bürokratik engellerle de karşılaşıyorsunuzdur mutlaka. Mevzuat elli yıl öncesinden geliyor zira öyle değil mi?
Aslına bakarsanız bir Türkiye’deki standartların önünde gittiğimizi söyleyebilirim. Bu kadar hastane projesinden sonra açıkçası, Sağlık Bakanlığı’nın Türkiye’de yapılacak sağlık kuruluşlarında hangi detayları,malzeme ve standartları aradığını,hangi koşulların sağlaması gerektiğini çok iyi biliyoruz. Daha işe başlamadan kafamızda işin detayları oluşuyor. Standartların dışına çıktığınızda denetimden geçemiyorsunuz zaten, bir iki santimlik bir farkın bile önemli olduğunu biliyoruz. Bu sayede ‘Sağlık Bakanlığı denetiminden ‘eksik raporu’ düzenlemeksizin işletme ruhsatı almıştır. Ancak yapılması arzu edilen kimi uygulamalar da yönetmeliklerde yer almaması sebebiyle gerçekleşememekte.
Sağlık projelerinde, örnek model oluşturduğunuzu söyleyebiliriz öyleyse…
Öyle sayılır, çok geniş bir yelpaze bu. Acıbadem Proje Yönetimi’nin kendi içinde uzman olan her birimin bileşkesiyle ortaya çıktığını söylemeliyim. Her bir departman kendi konusunu tek başına yürütebilecek konumda. Yoksa, bu kadar büyük bir bileşkeyi zaten yönetmek kolay değil.
Proje yönetiminde kaç departman bulunuyor?
İnşaat, elektro mekanik, proje ve medikal planlama olarak dört ana başlıkta çalışmaktayız. Muhasebe ve satınalma departmalarımızda bu dörtlünün destekçileri. Elektrik ve mekanik gruplarımızı,birbirleri ile olan girift ilişki sebebiyle birleştirerek elektromekanik olarak tek çatıda birleştirdik. Standart proje yönetimi oluşumlarına gore farklı olarak hizmet veren Medikal planlama departmanımız , hastane ihtiyaç programına gore mimari planlamanın gerçekleşmesinden,alımı yapılacak ana ekipmanların konfigürasyonlarının belirlenmesi, satın almasının gerçekleştirilmesi ve kurulumunu nun tamamlanarak devreye alınmasına kadar görev yapmakta. Onun dışında konusunda uzman kişi ve / veya firmalardan profesyonel danışmanlık hizmeti aldığımız konular bulunmakta. Görüldüğü gibi çok yönlü olarak toplanan tüm veriler, departmanların arasında planlanan uyumlu çalışması sayesinde örnek gösterilecek hastane yapılarının başarıyla tamamlanmasını sağlamakta.
Proje yönetimi olarak hastane yapılarına getirdiğiniz yeniliklerden söz eder misiniz?
İlk aklıma gelen konu, kütle olarak ön planda olması sebebiyle Maslak hastanesinin çift cephesi.Kullandığımız ikinci cephe,Hem görsel anlamda kesintisiz bir yüzey oluştururken aynı zamanda ,hem Büyükdere Caddesi’nden hem de Park Orman’dan kaynaklı gürültülere karşı çok ciddi bir fayda sağladı. Hastane, peyzajıyla sakin rengiyle bir duruluk içerisinde. Cephe konseptiyle bu anlamda çok örtüştü Bina içi uygulamalarımızda ,akustik tavan malzemesini hastane iç mekanlarına soktuk, yankıyı kesti ve daha gürültüsüz bir ortam yarattı. Özellikle yoğun trafiğe sahip poliklinik odalarında rahatsız edici uğultuyu da böylece kesmiş olduk. Günışığını yönetmeliğin izin verdiği ölçüde en fazla oranda kullanmaya çalıştık Gün ışığının hasta psikolojisinde ne derece önemli olduğu hepimizin malumu.
Ama asıl önemli noktalardan biri de, akıllı bina teknolojisi ile yönetilen binamızda ilave ettiğimiz dijital hasta takip sistemi.Hasta ile ilgili her türlü tıbbi bilgi,elektronik kayıt sistemi aracılığı ile olabilecek en güvenli şekilde ilgili doktora, hemşireye vs. ulaştırılmakta. İlk olarak Maslak hastanesinde uyguladığımız sistemde, hasta odalarındaki bilgisayar sayesinde doktorun,hasta bilgilerini ilgili birimlerin takip edebileceği bir merkeze aktarması söz konusu. Hastanın takibi açısından bana göre, sağlık yapılarına getirdiğimiz en önemli yeniliklerden biri de bu. Bununla birlikte Maslak hastanemiz,medical ekipmanlar ile ilgili önemli yeniliklere sahip.Maslak özellikle onkoloji branşında iddialı bir yere sahip oldu.Kanser tedavilerini bir iki dakikalara indiren cihaz Türkiye’de ilkdir. Ameliyathanelerimiz biri,organ nakli ve yüksek enfeksiyon riski olan operasyonların güvenle yapılmasına olanak sağlayan `ultra-clean` teknolojiyle yapılmıştır.Ameliyathanelerimizden ,150 kişi kapasiteli konferans salonumuza yaptığımız görüntü nakli ile operasyonların canlı olarak izlenebilme imkanı bulunmaktadır.
Karmaşık bir iş süreci var proje yönetiminin ardında. Şantiyeleri de takip ettiğiniz oluyor mu?
Tabii, uygulama çalışmalarının kalite ve sure olarak takibi yapmakta olduğumuz çalışmanın en önemli parçası.O yüzden zamanımızın önemli sayılacak bir bölümü şantiyelerde geçiyor. İşin içindeyiz sürekli. O ilgiyi, kontrolü ve takibi de koparmamak gerekiyor. İnsan sürekli işin içinde olunca hataları ve gereklilikleri fark edemeyebiliyor; böyle durumlarda dışarıdan bir gözle olası eksikleri daha kolay görebiliyor,daha pratik çözümler üretebiliyorsunuz. Bana göre sanayi yapılarının dahi bir adım ötesinde ,bina inşaatları arasında en karmaşık iştir hastane. Hastane, ‘akıllı bina’ diye tarif edilen yapının gereklerini harfiyen yerine getirmeli. Her detay, her oda, her cihaz büyük bir senaryonun parçası. Biz “6000 aktivite” diye adlandırdığımız bir yönetim sergiliyoruz. Hafele’den aldığımız en basit vidanın bile bir kalem olduğunu düşünürseniz işin boyutunu anlayabilirsiniz.
Etiketler: proje yönetimi, Serdar Çakır | İlk yorumu siz yapın »
9 Ekim 2009 | Yazar: Benan Kapucu | Konu: Mimari, Söyleşi
“Hastane, tüm dişlilerin birbiriyle uyum içinde çalıştığı işleyen bir mekanizma gibi olmalı” diyor Lina Mimarlık’ın kurucu mimarı Aylin Şensoy. Başta Acıbadem hastaneleri olmak üzere, ağırlıklı olarak hastane projelerine odaklansa da mimarlık şirketi, turizm yapıları, ofis binaları, konut projeleri gibi mimarlığın her ölçeğinde işler üretiyor.
Hastane mimarisi, medikal planlamadan tıp teknolojisine, insan psikolojisinden malzeme ve renk bilgisine birçok farklı katmanı olan, yatayda ve düşeyde karmaşık ilişkiler ağının özel çözümler gerektirdiği bir uzmanlık alanı. Belli bir yapı konsepti üzerine medikal planlamadan başlayan tasarım süreci, iç mekan tasarımından ve detaylandırmaya kadar her aşamada titizlikle yürütülüyor.
Hastane projelerinde uzmanlaşan ve birçok Acıbadem hastanesini hayata geçiren Lina Mimarlık çalışmalarını Acıbadem Proje Yönetim Binası’nda ortak çalışma yöntemiyle sürdürüyor.
Firmanın kurucusu Aylin Şensoy, “Üç H üzerine proje üretmek istedim hep” diyor, “Hastane, hapishane ve havaalanı…” IDGSA Mimarlık Bölümü’nden yüksek mimar olarak mezun olan Şensoy, Vedat Dalokay ve Ertem Ertunga gibi usta mimarların yanında profesyonel yaşama atılmış. Yaklaşık 17 sene hocası olan Ertunga ile birlikte çalıştıktan sonra 2006’da ayrılıp kariyerini Lina Mimarlık olarak sürdürmeye karar vermiş. Aylin Şensoy, hastane mimarisi ve medikal planlama sürecine dair merak ettiklerimizi yanıtlıyor.
Medikal planlamaya nasıl yöneldiniz?
2000 yılının sonunda Acıbadem, hastane projesi için Ertem Ertunga’ya teklif getirmişti. Acıbadem Kadıköy ve Carousel’den sonra üçüncü hastanenin ‘premiere’ hastane olmasını istiyorlardı. Hastane projesi ile böylece tanışmış olduk. Önce araziyi önünüze getiriyorlar, proje istiyorlar tabii. İhtiyaç programı çıktı, bu dönem içinde proje sürerken Amerika’daki etkinlikleri takip etmeye; Amerika’nın mimarlar odasının düzenlediği Healthcare Facilities eğitimlerine katılmaya başladık. O sırada, Acıbadem’in anlaşmalı olduğu Harvard Medical School’dan da planlama konusunda eğitim almaya başladık.
Hasta, doktor ve personelin gereksinimleri, işletme planlaması -ki hastanelerin başarılı olması için o da çok önemli- ile personel sayısı maliyeti, nasıl azaltabilir ya da çoğaltılabileceği gibi… Hemşire bankolarının ve içerideki ekipmanların adetleri, yatak kapasitesine göre istasyon sayısının belirlenmesi ve optimizasyonu çok önemli. Optimizasyon formülünde 18 hastaya bir hemşire bankosu düşer. Hacimler farklı olabiliyor; 500 yataklı, 1000 yataklı.. V şeklinde ya da U şeklinde planlamalar girebiliyor.
Planlama süreci hangi noktadan başlıyor?
Hasta odaları katından, hasta sayısından başlıyor; o da sizin yatak sayınızı belirliyor. Önce hasta odaları yatak katını, servis çekirdeğini, ana sirkülasyon alanlarını, hastayı yormadan odasına götürecek koridor uzunluklarını ya da tur atması için gezi ve dinlenme alanlarının yaratılması gerekir. Refakatçı konusu da ayrı bir proje. Bizim memleketimizde her hastaya üç refakatçi düşüyor. O yüzden refakatçiye de önem vermeye, onlara alanlar yaratmaya başladık. Suit odalarda yatak odaları koyuyoruz refakatçi için. Özellikle, Maslak hastanemizde bu tip odalarımız çok fazla.
Sirkülasyon alanlarını hangi kriterlere göre belirliyorsunuz?
Hastanede görünenin arkasında hiç bilmediğiniz bölümler var. Poliklinik, röntgen, radyoloji bölümünün arkasında müthiş bir sanayi var, örneğin. Ayakta tedavi ile gelmiş olan hastanın, acilden gelen yataklı hasta ile çakıştırılmaması gerekir. Moral bozucu olmaması için… Sıradan bir tetkik yaptırmaya gelmişsiniz, acil servis vakasına tanık oluyorsunuz. Orada, entübe bir hastanın sedyeyle önünüzden geçmesi hiç hoş bir manzara değil. Özellikle buna çok dikkat ediyoruz. Emar merkezinde, ayakta tedavi hastası başka bir koridordan, yatakta tedavi hastası başka bir koridordan ya da acil hastası başka bir koridordan yönlendirilir.
Çakışmayan ya da ayrıştırmamız gereken; hem birbirine yakın hem de birlikte olmaması gereken programlar, medikal planlamanın en önemli noktaları. Acil hastasını da iki tipte planlıyoruz. Ufak düşme, aşı gibi vakalarla, ağır yaralıların, canlandırmaya muhtaç hastaların da girişlerini aynı yerden yapamazsınız. Ayrı bölümlerde teşhisleri konur ama kimse birbirini görmez.
Medikal planlama, matematiksel hesap gerektiriyor anlaşılan…
Yatayda ve düşeyde tamamen matematiksel hesap gerektiriyor, üstteki ve alttaki bağlantıların birbirine yakın olması gerekir. Önce şema balonlarıyla tüm bu ilişkileri kurguluyoruz. Doktorlar için de özel planlama var; doktoru bir yerden sonra görünmez adam haline getirmeniz, onun dinlenme alanlarını yaratmanız lazım. Özellikle ameliyatları saaterce sürebilen beyin cerrahisinde çok mühim bunlar. Genellikle bodrum katlarında düzenlenen ameliyathanelerde doktorların dinlenebileceği bir ışık bantı açmaya çalışıyoruz.
Jinekoloji bölümü de özel bir planlama gerektirebiliyor. Kadın doğum uzmanına muayeneye geldiklerinde görünmek istemeyen, çekinen kadınlarımız var. Buna çare bulmak için jinekoloji bölümünü iki ve üç koridorlu yaptık. İki kapısı olan, aradan muayene odasına açılan görüşme odaları yaptık. Doktor refakatçıyı muayene odasına almıyor, etik olarak burada sadece hastasıyla paylaşması gerektiğini paylaşıyor. Bu gibi şeyler insanların yaşanmışlıklarından yola çıkıyor İki bölümlü bir muayene odası dünyanın hiçbir yerinde yoktur.
Belirlenmiş bir formül var mı, yoksa her yeni hastanede bu ilişkiler ağını yeniden mi kurguluyorsunuz?
Her hastane için yeniden yapılıyor. Sıfırdan planlarken yaptığımız tasarımlarda çok daha serbestiz. Yatay ve düşey platformlarda kriterlerimizi ve kalıplarımızı uygulamak için tecrübelerimizden de yola çıkarak daha rahat oturtuyoruz. Ama mevcut bina içinde planlama yaparken çok zorlanıyoruz. Normalde belli bir kumaşınız vardır, terziye gidersiniz ve dersiniz ki “Benim bedenime göre bu elbiseyi dik.” Ama kimi zaman da işler tersine işliyor. “Bu bedeni bu elbiseye sığdır” deniyor.
Maslak projesi, bunun en iyi örneği. Bu proje aslında 2001’de bitmişti örneğin. O esnada hastanenin kurulacağı arazi üzerinde mikrocerrahi hastanesi olarak yapılmış bir bina vardı ve Anıtlar Kurulu korunmasını öngörüyordu. Biz de kriterlerimizi, oda ebatlarımızı uyarladık; takviyelerle o binayı hastane haline getirdik. Farklı bir cepheyi resmen giydirdik ve projeyi böyle oluşturduk. Anıtlar Kurulu’na sunduğumuz projeyi sit alanının öngördüğü şekilde planlamıştık ama içine konması istenen program ve cihazlar için o bina yeterli olmadı. Radyoterapi bölümünün boyutları 12 metreye 25 metre örneğin, bu da çok büyük bir alan.
Beton dökülerek 2.5 metrelik duvarlarla çevriliyor. Astarı yüzünden pahalı çıkmaya başlayınca “yıkalım” dediler. Ama gelin görün ki bina kontürü öyle onaylanınca, bambaşka prosedürlere girmemesi için yeni binayı o kontürün içine yapmak zorundasınız. Aslında bina aysberg gibidir. Bodrum katları 7500 metrekareden başlar, yukarıda 2000 metrekareye doğru küçülür.
Bu süreçte, iç mekan tasarımı ne zaman devreye giriyor?
Hastaneyi Acıbadem Proje Yönetimi’nin teknik ve mimar danışmanlarıyla beraber avan projede bitiriyoruz, bütün medikal elemanlar da ekilmiş oluyor. Cihazlar da sürekli yeni teknolojiyle birlikte değişiyor, onu da göz önüne almak zorundasınız. Bütün bu bilgiler ekilip avan projeyi çıkardıktan sonra, mekanların adının ne olduğu, kaç metrekare olduğu yazılıyor. İdari birimlerin isteklerini, tecrübeyle sabit bazı bilgileri de projeye ektikten sona kontrol ediliyor, onlarla beraber masaya oturuyoruz.Bazen proje çok ufak revizyonlarla değişiyor, bazen kat değişikliklerine kadar gidiyor. Avan projeden sonra iç mimari, mekanik ve elektrik donanımı devreye girer.
En altta mimari, üstte statik, elektrik aydınlatma planı, döşeme planı, mermer planı, duvar planı bilgisayar çizimlerinde, hepsinin bir ağ şeklinde üst üste gelmesi gerekiyor.
İşleyen bir makina gibi, öyle değil mi?
Hastanenin arkasında tam bir sanayi var, o mekanizmanın bütün dişlilerinin birbirine uyumlu bir şekilde dönmesi lazım. Mimarisinden son detayına insanı kucaklayan bir yapı olmalı.
Röportaj: Benan Kapucu Portre: Mustafa Nurdoğdu
Etiketler: Aylin Şensoy, Hastane mimarisi, iç mekan tasarımı, medikal planlama | İlk yorumu siz yapın »
11 Eylül 2009 | Yazar: Benan Kapucu | Konu: Söyleşi, Tasarım
Mağaza, kongre-sergi sarayı ve turizm yapılarından sonra, son dönemde çalışmalarını sağlık endüstrisinde yoğunlaştıran zoom tpu, teknolojinin yeni olanaklarına açık bir mimarlık anlayışına sahip. Firmanın kurucu ortakları atilla kuzu ve levent çırpıcı, iç mekan tasarımlarında biyomimik yapıları ve fraktal formları ustaca kullanıyor; firmalar için geliştirdikleri ürün konseptlerinde geleceğin teknolojisine yer açıyor.
Zoom TPU, son dönemde hastane, ilaç firmalarının ofisleri gibi sağlık sektörüne yönelik projeleriyle gündemde olan bir mimarlık şirketi. Acıbadem hastaneleriyle çözüm ortağı gibi çalışan Zoom TPU, Memorial, Florence Nightingale hastanelerinin de mekan konsepti ve uygulamalarını gerçekleştirdi. Acıbadem Bağdat Polikliniği ile 2005 yılında uluslararası bir ödül kazanan mimarlık şirketi, Atilla Kuzu ve Levent Çırpıcı ortaklığında 1994 yılından beri çalışmalarını sürdürüyor. Atilla Kuzu, mobilya tasarımlarıyla da tanınan bir tasarımcı. Japonya’da ve Türkiye’de birçok ödül kazanan Taklamakan oturma birimi, XYZ kitaplık (üstte) ve Barringer sehpa gibi… Kuzu ve Çırpıcı ile olan sohbetimiz, Zoom’un deneysel tasarım çizgisi ve sağlık sektöründeki işlerine odaklanıyor.
Zoom Mimarlık’ın temel tasarım yaklaşımından söz eder misiniz?
Atilla Kuzu - Zoom Mimarlık’ın temel yaklaşımı, çağdaş ve modern bir çizgi… Teknolojinin geldiği nokta ne ise, biz her tür projeye -hastane, ev ya da ürün tasarımı- o teknolojik gelişmeleri aktarmalıyız. Ürün tasarımında çoğunlukla, alışkanlıklardan, koşullanmalardan olsa gerek, teknolojinin geldiği noktayı tam olarak yansıtamıyoruz. Evde kullanacağınız bir koltukta, bir uçak koltuğu ya da bir araba koltuğunda olduğu gibi günün teknolojisini entegre etmeyi nedense hiç düşünemiyoruz. Ergonomik ayarları, evinizdeki koltuğa da yüklemeniz gerekir aslında. Şu aralar bir firma için özel bir koltuk tasarımı üzerine çalışıyoruz. İstiyoruz ki kullanıcı televizyon izlerken DVD’sini de koysun, oradan kumanda etsin…. Tabii, böyle bir ürün tasarlamaya kalkıştığınızda, üretici firma teknolojik desteği bu işten anlayan başka firmadan almak zorunda.Bu bağlantıları da kurmamız gerekiyor.
Geçmişle değil, bugünle ilgilisiniz öyle mi?
AK- Geçmişe öykünmek bizim işimiz değil, ama ister istemez özümüze ait izler ortaya çıkıyor. Çünkü biz bu topraklar üzerinde yaşıyoruz. Öte yandan geçmişte üretilenlerin bağlamı, koşulları ait olduğu zamanla ve dönemle bağlantılı. O yüzden, geçmişten yola çıkmak bir yanılgı bence.
İşvereni nasıl yönlendiriyorsunuz?
Levent Çırpıcı- İşvereni yönlendirmede ve tasarım sürecinde ilk olarak aktarılanları doğru anlamayı önemsiyoruz. Sonrasında, mekânın verilerini, işin süresi ve işverenin beklentileri ile buluşması için çalışmalarımızı başlatıyoruz. Ancak öyle mekânlar oluyor ki tasarım sürecinde bize ortak oluyor, öyle işverenlerimiz oluyor ki tasarımda etkili olmak ısrarında olabiliyorlar. Biz ne olursa olsun, işverene işin gereksinimlerini, olması gerekenleri güncel endişelerden uzak kurgumuzla sunarak paylaşıyoruz. Ancak dayanılmaz bütçesel unsurlar ya da işin süresi nedeniyle konsepti tamamen ya da kısmen değiştirerek sonuçlandırıyoruz.
Son dönemde sağlık yapılarına odaklandığınız görüyoruz. İşlerinizde, tematik bir yaklaşım olduğunu söyleyebilir miyiz?
AK- Evet, ama tümünde değil. Bursa’daki Acıbadem’de ahşap ağırlıklı bir dekorasyona gidilmesi nedeniyle orada belli bir tema üzerine odaklandığımızı söyleyemem. Bursa’daki polikliniğin geleneksel olması beklendiği için çok başka bir yaklaşım sergiledik. Ahşabın yoğun kullanıldığı polikliniğin iç mekanlarında biyolojik dokuları lobide ve belli noktalarda, yatayda bant olarak dekorasyona yükledik. Öte yandan, International Hospital projesi ise tamamen deneyseldi.
Acıbadem Maslak projesinde tema daha belirgindir. Maslak’ta zemin döşemesinde ve tavan kaplamasında üç boyutlu dokular ortaya çıktı. Elipsoid formları alıp tavanda kimi noktalarda kraterleştirdik. Bundan sonraki projelerimizde fraktal formlara daha ağırlık vermeyi düşünüyoruz. Fraktal yaklaşımlar, var oluş, yaradılış, insan DNA’sının çözümlenmiş olması tasarıma da girmeye başladı. Gelecekte, özellikle de mimaride ve ürün tasarımında organik formları çok göreceğimizi düşünüyorum. Bilgisayar programları kimi formları yakalamamızı kolaylaştırıyor.
Acıbadem Maslak projesinde yarışma projesini olduğu gibi uygulayabildiniz mi?
LÇ- Maslak için sunduğumuz projede, epital doku hücresinden yola çıkan bir konsept geliştirmiştik. Hatta cam giriş saçağını biz, aynı o hücre yapısına öykünür formda çizdik. Açık arayla yarışmayı aldık; çıkış noktası ve felsefesiyle güzel bir proje oldu. Sonra uygulamaya geçince biraz aza indirgenmeye başladı. Bizim düşündüğümüz, lobide kabuk halinde oturma üniteleri vardı. Yuvarlak, kendi mahremiyeti olan… Duvarda dokular oluşturduğumuz lobi, baştaki projeye biraz daha yakın. Kayar sistemler, bambu, yaprak gibi doğal dokuları iç mekanda da kullanmaya çalıştık.
Hastanenin iç mekan tasarımında, ‘iletişim’ de esas öyle değil mi?
AK- Hastane, öncelikle hastanın moralinin yüksek tutulması gereken bir yapı. Biz hastaneleri iyi bir aydınlatma, hemşire bankosu, karşılama bankosu, aydınlatması ve bildirişimiyle “moral yükseltme alanları” olarak düzenlemeye başladık. Cihazların olduğu bölümlere de aslında daha fazla itina gösterilmesi gerektiğini anladık. Kemoterapi, radyoloji bölümlerinde hastanın kendini özel hissedeceği alanlar yaratmaya çalıştık. Pediatri kliniğinde daha renkli daha karikatürize desenler kullandık; balıkları izleyebilecekleri, projeksiyonlu havuzlar yaptık.

Hasta odalarını nasıl düzenliyorsunuz?
Hasta odaları zaten başlı başına özel. Orada önemli olan hasta, dolayısıyla yattığı alanın başucunu ve etrafını bir kabuğa almayı düşündük. Medikal gazların geldiği başucu ünitelerini özel olarak tasarladık. Bu noktada, hasta yatağının da çok büyük bir önemi var. Amerika’da Harvard Medical’in düzenlediği bir seminere katılmıştık. Hasta başında doktora ayrılan bir taburenin hastanın psikolojisi açısından, doktorun onunla beraber olduğu duygusunu vermesi açısından çok etkili olduğunu öğrendik. Acıbadem Maslak’ta bunu aynen uyguladık. Doktor ayakta durup üstten bakarak değil, taburede aynı seviyede oturarak hastayla yakından igilenecek. Işığın kullanımı çok önemli. Hastanın yatağından zor kalkıyor bile olsa, pencereden gün ışığını görüp tekrar yatmasının, psikolojik rahatlama açısından önemli olduğu söyleniyor.
Kısıklı Patoloji Laboratuvarı’nın tasarım kriterlerinden söz eder misiniz?
LÇ- Kök hücre üretim amaçlı bu tesiste bir doku hücresinin büyütülmüş halini döşemelere ve görsel duvarlara yansıttık. Mekanları birleştirici niteliğinde olan ve sirkülasyonu sağlayan ana koridoru, deney tüpü çıkışlı eğrisel bir kesitle çözerek diğer mekânlara geçişi bu atmosferden sağladık.
Sağlık endüstrisindeki gelişmeler mimariye ve tasarıma nasıl yansıyor?
LÇ- Hastanede son trend diye bir son noktanın olamayacağını söyleyebiliriz. Tıptaki gelişmeler çok hızlı ve çok çeşitli olarak sürüyor, bu çeşitliliği takip etmek neredeyse olanaksız. Ancak şunu söyleyebiliriz, hastanelerde sağlıkla ilgili tedirgin edici unsurlardan uzakta, tam bir tedavi kalitesi dışında, hastane bütününde iyileştirici bir çevre oluşturulması belirleyici bir hedef olarak görülmeli.
İnsanın medikal alanlardaki hareket ve psikolojileri eskiye nazaran çok derinlikli olarak ele alınıyor. Tamamen bu verilere göre renk, desen, form çalışmaları hazırlanarak iş sonlandırılıyor.
Hangi hastane projeleri var sırada?
AK- Acıbadem Fulya hastanesinin şantiyesi sürüyor. Bodrum hastanesi projesi bir sene ertelenmişti ama her an başlayabilir. Memorial, Florence Nightingale hastaneleriyle de çalıştık.
Ürün tasarımı konusunda yeni çalışmalarınız var mı?
AK- B&T firmasına sehpa tasarımı verdik. Bir Japon firmasına beş ürün verdim, prototipleri yapılacak ve muhtemelen üretilecek. 888 için çalışmalarımız var; mobilya tasarımına teknolojiyi entegre etmeye çalıştığımızı söylemiştim başta. 888’in tasarımları da bu projenin içinde. Beni oldukça heyecanlandıran projeler içinde olduğumu söyleyebilirim. 2010 ürün tasarımı açısından hareketli olacak gibi görünüyor.
Röportaj: Benan Kapucu - Portre: Mustafa Nurdoğdu
Etiketler: Atilla Kuzu, hastane, Levent Çırpıcı, Söyleşi, Tasarım, zoom tpu | İlk yorumu siz yapın »
7 Eylül 2009 | Yazar: Gateway | Konu: Söyleşi

“…21. yy saydamlık, hesap verme, mimari açıdan daracık pencerelerden, kapılardan değil de geniş pencerelerle doğayı içeriye aldığımız, bizim de arkasını görebildiğimiz, imkanlarla dolu bir dönem.”
“Mimarlık, içinde tasarımın yanı sıra felsefenin, yöneticiliğin, işadamlığının, hukuk ve muhasebenin, psikolojinin de barındığı geniş çaplı bir meslek.”
Saydam mimarlık birçok yerde kavram olarak farklı tanımlanmış, size neyi ifade ediyor ve bu konuda hiç çalışmalarınız oldu mu?
Saydamlık teknolojinin de ilerlemesiyle biraz daha fazla karşımıza çıkan bir kavram. Bununla birlikte kavramın sosyolojik altyapısı da var. Öyle ki, artık insanlar 21.yy’da birbirlerinden daha fazla haberdar, en uzak köşelerde neler olup bittiğiyle alakalı bilgi sahibi. Yalnız şeffaflık ve ışık açısından geçirgenlik gibi yapı özelliklerinin ötesinde biraz felsefi ve ideolojik tarafı da var. Bireylerin ve kurumların yaptıkları işlerle ilgili hesap verebilmeleri, bir yapı malzemesinin dışında bir kavramdır. Bir yaklaşım olarak saydamlığa önemle eğilmeliyiz. Bence son 50 senenin, saydamlık açısından, artık demokrasinin ilerlemesi, şeffafiyet, insanların hesap vermesi, yönetimden hesap sorabilmeleri ekseninde ilerleyen bir yapısı var. Biraz bu altyapıyla baktığımız zaman, mimari de zaten o sosyolojik yapının bir parçası haline geliyor.
Son tezahürde berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla daha da anlamlı hale geldi diye düşünüyorum. Zaten dikkat ederseniz, örneğin Almanya Parlamento binası eskiden son derece kompakt, son derece yüksek ve kalın duvarlarla çevrili, birtakım seçkinlerin arkasında bizim adımıza karar verdiği yerler iken, şimdi yeni yapılan parlamento binaları yoldan geçen yürüyen insanlarla parlamenterlerin göz teması içinde olduğu yapılar haline geldi. Dolayısıyla 21. yy hakikaten şeffaflık, saydamlık, hesap verme, işin bir de mimari tarafından baktığınız zaman daracık pencerelerden, kapılardan değil de geniş pencerelerle dışarısını, doğayı da içeriye aldığımız, bizim de arkada ne olduğunu merak etmediğimiz, görebildiğimiz, böylesi imkânlarla dolu bir yüzyıl haline geldi.
Geçmişte teknik ve malzeme eksiklikleri de saydam tasarımların önüne geçiyor muydu?
Önceki dönemlerde, mimari anlamda bakarsak, yalıtım koşulları, klimatizasyon, iklimlendirmeyle alakalı sorunlu dönemlerdi. Biz tatil mekânlarında küçük pencereler kullanırdık ki, içerisi lüzumundan fazla ısınmasın. Öyle olunca da, bu sefer manzaraya karşı kapalı, dar pencerelerle manzarayla ilişki kurmaya çalışan bir mimari anlayış söz konusuydu. Şimdi geniş pencereler yaptığımız zaman doğayla daha fazla bütünleşiyoruz. İçerde de bir klima cihazıyla ihtiyacımız olan konforu yaratabilir hale gelince saydamlık hak ettiği değere ulaşmış oldu.
Mimari olarak baktığınızda bu konuda en çok etkilendiğiniz projeden bahsedebilir misiniz?
Biraz önce örneğini vermiş olduğum parlamento binasında, Norman Foster’ın yaptığı eski binanın üstüne takılmış olan cam kubbe ve yine Louvre’un bahçesindeki Pei’in yaptığı cam piramit. Örneğin, son derece katı ve içedönük binalar olarak anılan, bu kimsenin ulaşamadığı duvarların arkasındaki değerlere ulaşılabilirlik, bütün açılardan ciddi anlamda gün ışığını değerlendirerek, içerisindeki yapıya sonradan Pei’in takmış olduğu o piramit aracılığıyla sağlanabilmiştir. İnsanların artık rahatlıkla gözlemci ve müdahil olabilmesi, sanat, teknoloji ve insanlar için pozitif ortamlar yaratılabilmesi adına mimarlar görevlerini ciddi biçimde yapıyorlar.
Bu dönemsel bir trend midir, daha sonra bu trendin devamı gelir mi sizce? Bundan sonrasını nasıl görüyorsunuz?
Öncelikle, “dönemsel” adlandırılması geçici bir zaman dilimini çağrıştırıyor, ve trend ise daha çok modayı çağrıştırıyor. Bana sorarsanız mimaride moda diye bir gerçeklik yok, mimaride daha çok teknolojinin gelişmesi ve insan yaşam biçiminin değişmesi söz konusu. Teknoloji devrimiyle beraber demir ve çelik gibi yapı malzemelerini daha fazla, daha kolay kullanabilir hale geldik. Böyle olunca da pencere ebatları genişledi. Halkın köylerden şehirlere yerleşmeleri ile birlikte toplu konut ve yüksek konutlar yapılmaya başlandı. Binalar lüzumsuz süslemeler, anlamsız maliyet faktörü olan kolon başlıkları, kat silmeleri gibi biraz geçmişe öykünen süslemeci detaylardan arındı ve bu şekilde modern mimari yüzyılın başında ortaya çıktı.
Mimaride ışığın artan değerlendirilmesi, hem sosyolojik hem de teknolojik anlamda yaşadığımız çağın mimarideki yansımasıdır. Önümüzdeki dönemde beton teknolojisinde başka bir boyuta geçiyoruz, betonarme perdeler ışığı geçirgen hale gelmeye başlıyor. Projeler ve tasarımlar artık teknolojideki bu ilerlemeleri kendi bünyesinde barındırır hale geliyor. Açıkçası, beton teknolojisinde cam gibi saydam unsurları doğramalarla alakalı olarak projelerde yoğunlukla kullanır hale geleceğiz. Daha geniş açıklıklara geçmeye başlayacağız.
İmza attığınız projelerde vazgeçemediğiniz standartlar, olmazsa olmaz unsurlar ve sizi tanımlayabilecek ayrıntılar var mı?
Bizim için projelerinizde olmazsa olmaz birtakım hijyenik detaylar var. Klasik ve modern çizgilere sahip bütün işlerde, içerisinde hem yalınlığı hem de doğru çözümleri düşünmek sağlıklı bir projenin temel kıstasıdır. Lüzumundan fazla süs ve detaydan, birbirini zor karşılayan, kullanımı ileriki yıllarda problem olabilecek ayrıntılardan mümkün olduğunca projeyi arındırmaya çalışıyorum. İnsanların mekanları zaman kolaylıkla tamir edebilmeleri ve güncelleştirebilmeleri önemli bir unsur. Mimarlık mesleki altyapı anlamında çok farklı disiplin ve meslek gruplarıyla ilişkide olup, onlardan destek alarak sonuca ulaşıyor.
Kendinizi diğer tasarımcı ve mimarlardan hangi alanlarda farklı görüyorsunuz?
Kendimi tasarımcı değil mimar olarak görüyorum. Daha önce söylediğim gibi, mimarlık içinde tasarımın yanı sıra felsefenin, yöneticiliğin, işadamlığının, hukuk ve muhasebenin, psikolojinin de barındığı geniş çaplı bir meslek. Çünkü tasarımcı kalemiyle baş başadır. Hâlbuki mimarlıkta tüm süreç çözülmesi gereken problemlerle dolu, birden fazla insanla sürekli tartışılan, uzun etaplardan, uzlaşılardan ve sentezlerden oluşur. Projenin kâğıt üzerinde şık bir resim olması beni tatmin etmez.
Onun ayağa kalkmış hali, kullanıcılar tarafından yaşanması, hayatın içine katılması sürecin tamamlanmasıdır. Bu süreci yaşarken yatırımcının doğruya ikna edilmesi, tecrübenizden yararlanması, güven ortamının oluşturulması neticeyi belirler ki ben bu noktada diğer meslektaşlarımın aksine son derece ısrarcı, ama her zaman samimi bir uygulama süreci izlerim. Önemli bir fark da gerçekten kişiye özel bir çalışmayı kendi üslubumla yoğurarak farklı neticelere ulaşmayı da projeye katkım olarak görürüm. Benim o anlamda kendi müşterilerime müdahil bir çalışma tarzım var. Çünkü bizim işimiz sadece bir ürünü ya da bir mekânı tasarlamak değil, aslında hayatı beraberce tasarlamak. İşte böylesi bir felsefe ile başladığınız zaman çalışma süreciniz işinizi müşterinizle karşılıklı sorgulayarak gelişiyor.
İşinizde ayrıntıların zorluğu, tolerans olmaması, herhalde biraz daha heyecanlı yapıyor projeyi…
Evet, biraz öyle… Bir projenin bu tür zorlukları, tasarım ölçütleri insanı belli bir noktaya yönlendiriyor ve çözümü kolaylaştırıyor. Herhangi bir şekilde zorluk, sıkıntı, problem olmadığı zaman zaten ne üreteceğinizi şaşırır hale geliyorsunuz, bir kimlik bulmakta güçlük çekiyorsunuz. Biz, biraz da şeytanın avukatlığını da yaparak işin ruhunu ortaya koymaya çalışarak, beyin fırtınası yaratıyoruz müşterilerimizle. Bir ofis düzenlerken, bir hastane, bir klinik ve küçücük bir evin odasını yaparken de böyle bir mantıkla gidiyoruz. Bütün; işinizin ve ürünlerinizin hikâye, ihtiyaç, kompozisyon ve güncel yapı teknikleriyle yoğrulmasıdır.
Mimarideki tarzınız ile yaşam tarzınız arasında bir bağlantı görüyor musunuz?
Evet. Mimarlık benim hayatımın her noktasında ve beni mutlu eden her şey az önce bahsettiğim hijyen üzerine kurulu; sağlıklı bir ruh hali ve düşünce yapısı, sağlıklı sonuçlar… İnsanlar hakikaten hayatını planlamalı, projesini planladığı gibi. O planlamayı yaparken proje verilerini doğru tahlil etmeli, biz proje üretirken de böyle yapıyoruz.
Şimdi hayatınızı bu verilere göre tanzim etmeye ve ona göre bir strateji oluşturmaya başlarsanız hazırlıkta başarılı oluyorsanız, başarı için ön koşulları tamamlıyorsunuz anlamına gelir. Bu açıdan, geleceğe dönük bir izdüşümü benimsemek hem iş hem de yaşam standardımız için önemli bir noktadır. Dolayısıyla ben hem meslek hem de özel hayatımda mümkün olduğu kadar az sürprizli, mümkün olduğu kadar doğru programlanmış ve proje verilerinin ciddi bir şekilde değerlendirildiği bir süreçte yaşamaya çalışıyorum, açıkçası işlerimizde müşterilerime de böyle bir süreç vaat ediyorum.

Etiketler: Dara Kızıltoprak, mekan, Mimari, proje, Tasarım | İlk yorumu siz yapın »
4 Eylül 2009 | Yazar: Gateway | Konu: Mimari, Söyleşi
Nişantaşı Turizm firmasının kurucularındanile bir söyleşi gerçekleştirdik. Sofa Otel’in kuruluş hikâyesini ve genel konsepti hakkında konuştuk.
Sofa Otel de kullanılan Häfele donanımları aşağıdaki gibidir.
• Yaprak Menteşe
• Gizli menteşe
• Barelli tip kapı kolu
• WC tipi kapı kolu
• İtme Çekme Kol
• Barelli tip kapı kilidi
• WC tipi kapı kilidi
• Kilit karşılığı
• Çarpma kapı kilidi
• Çift taraflı barel
• Çift kanat kapı sürgüsü
• Yer soketi
• Kayar kollu kapı kapatıcı
• Gizli kapı kapatıcı
• Zemine gömme kapı kapatıcı
• Manyetik kapı tutucu
• Kapı fitili
• Kapı altı giyotini
• Yere monte kapı stoperi.
Amaç, herkesin kendi alanlarındaki uzmanlığını bir araya getirerek bir sinerji yaratmaktı.
Ali Sözmen, Ali Güreli ve siz farklı alanlarda çalışan işadamlarısınız. Bu proje için özel olarak bir araya geldiniz sanırım. The Sofa Hotel projesinin içinde yer alma fikri nasıl oluştu ve bu proje nasıl doğdu?
Bizler hepimiz ODTÜ kökenli olup aynı zamanda Ali Güreli ile sınıf arkadaşıyız. Ali Sözmen, Ali Güreli ve Mete Nisari’nin kurmuş olduğu BDC İş Geliştirme şirketine davet edilerek ortak olduğumda, Turizm konularında faaliyet göstermek üzere yeni bir şirket daha kurma kararı alınarak BDC Turizm AS adında yeni bir oluşumda bir araya gelindi ve Nişantaşı Otelciliğin temelleri işte böyle atıldı. Amaç herkesin kendi alanlarındaki uzmanlığını bir araya getirerek bir sinerji yaratmaktı, nitekim öyle oldu.
The Sofa Hotel’i ve projenin genel konseptini biraz açıklar mısınız? Sofa Hotel’i diğer butik otellerden ayıran özellikler nelerdir? Otelde kişiye özel sunulan hizmetler neler?
İstanbul gibi bir metropolitin incisi ve tek olan eski Nişantaşı’nın evlerini temel alarak bir konsept yaratmaya çalıştık. Bu konuda otel mimarisinde duayen olmuş Mimar Sinan Kafadar’ı içimize davet ettik ve hep beraber yaratılan bir eşgüdüm neticesinde “The Sofa”yı yarattık. Ortakların her birisi konular hakkında deneyim sahibi olduğu için herhalde Sinan Bey’in yaptığı en zor projelerden biri olmuştur.
Odalarımızın Nişantaşı evlerinin yüksek tavanları, geniş espasları, beyaz dilendirici renkleri ile tasarımlanmasını öngören Sinan Kafadar’a tamamen destek verdik ve çok isabetli karar vermiş olduğumuzu misafirlerimizin verileri ile doğruladık. Bir de en önemlisi İstanbul’un en güzel ve leziz mutfağı TuuS ile en güzel ve kapsamlı sağlıklı Yaşam Merkezi Taylife’ı müşterilerimizin hizmetine sunduk. Ayrıca Taylife’ın sahibi olan Taylan Kümeli’nin de otelimizde olması tüm İstanbullulara yatılı ve ya tısız detox (arınma) programı imkânını da açmış oldu.
Türkiye’de ilk HIP (Highly Individual Place) otel olma özelliğini taşıyan Sofa’ya otel konuklarının yaklaşımı nasıl oldu?
HIP kavramı herkesin bildiği bir kavram olmadığı için önceleri çok merak uyandırdı. Daha sonraları misafirlerimizin yaşadıkları tecrübe ile HIP kavramı örtüşünce devamlılık adını verdiğimiz müşteri tekrarı bu yaklaşımın son derece pozitif olduğunu ortaya koydu.
The Sofa Hotel’in içinde bulunan “Taylife SPA” yönetiminde bulunan ve alanında belli bir üne sahip, beslenme ve diyet uzmanı Taylan Kümeli ile nasıl bir araya geldiniz?
Son derece başarılı bir diyet uygulamasından sonra tam otelimizin belirli fonksiyonlarını “outsource” etme kararı sırasında bu fonksiyonlar için en uygun olan adaylar arasında SPA için Taylan Kümeli’yi davet ettik ve o da bizi kırmadı. Taylife’ı kurarak bünyemize katıldı. Daha sonra da ortaklığımız oluştu.
Hayata geçirmeyi planladığınız diğer projelerinizden bahseder misiniz?
The Sofa Hotel’lerini çoğaltmak, Taylife’ı da geliştirerek franchise edilebilecek bir konuma getirmek.
Etiketler: Erden Bilginer, Mimari, Söyleşi, The Sofa Otel | İlk yorumu siz yapın »
3 Eylül 2009 | Yazar: Gateway | Konu: Söyleşi
Gaudi’nin özellikle Barselona’da emanet ettiği rüya yapıları, bize modern zamanların insanlık açısından kentte ve sosyal yaşamda yarattığı kayboluşları uyaran ve buna karşı çırpınan bir elçinin uzattığı bir ferman gibidir. Fermanın sahibi: Doğa ve Hayallerimiz…
Antoni Gaudi genç yaşına rağmen, kilise otoriteleri ve şehrin burjuva kökenli ileri gelenleri gibi, ileride her zaman müşterileri olacak çevrelerden önemli teklif ve destekler almaya başlıyor. Bu işlerin arasında en önemlileri tabi ki Park Güell ve Sagrada Familia katedralidir. Ölümünün hemen ardından (1926), sanatçı kişiliği ve çalışmaları kültürel ve dinsel olarak dışlanmaya maruz bırakılırken, “avant-gardist” ve yeni uluslararası sanatsal eğilimler Gaudi figürünü tekrar kazanmak için elinden geleni yapmıştır. Bu şekilde 20. yüzyıl ortalarında Gaudi artık sanatta, modernizmin ve 20. yüzyıl mimarisinin bir kez daha doğuşunu temsil etmektedir.
Gaudi, Fransız mimar Eugene Viollet-le-Duc ve “süsleme, mimarinin kaynağıdır” diyen İngiliz düşünür John Ruskin’in teorilerinden etkilenmiştir. Zamanla 19.yüzyıl baskın tarihî stillerinin ötesine geçerek, sınıflandırılması çok güç kendi estetiğini ve hayli cüretkâr dışavurumlarını yaratmıştır. Yüzyılın mimari kurallara hiç uymayan, en değişken, en dolambaçlı, sonuç olarak sıra dışı eserinde hiçbir duvar dik inmiyor, hiçbir kolon düz çıkmıyor, kesinlikle tek renk kullanılmıyor, bütün iç ve dış mekânlar birbirine geçiyor…
Yüzyılın mimari kurallara hiç uymayan, en değişken, en dolambaçlı, sonuç olarak sıra dışı eserinde hiçbir duvar dik inmiyor, hiçbir kolon düz çıkmıyor, kesinlikle tek renk kullanılmıyor, bütün iç ve dış mekânlar birbirine geçiyor…
Antoni Gaudi’nin esin kaynağı doğal formlar, Casa Mila müzesinde sergilenmektedir.
La Sagrada Familia, her şeyden önce bitmemiş ve sıra dışı bir proje. Yapımı halen sürmekte olan bu abidenin, nereden bakarsanız bakın, aklınıza ilk düşüreceği fikir; doğadaki ayrıntıların insanlığın rüyaları ile nasıl kusursuz bir biçimde üst üste çakıştığı olacaktır.
Kentin künyesine kazınan hayalgücü…
Sagrada Familia (Kutsal Aile)
Barselona’nın en çok ziyaret edilen noktası Sagrada Familia Katedrali, şüphe götürmez bir şekilde şehre ruh katmaktadır. Kendi şehrini tanımlayan ve ona kendi mührünü kazıyan bir hayal gücü eseri, hala sürmekte olan bir rüyanın taştan ve alın terinden örülmüş simgesidir…
Mimar, 1883 yılında daha önce başlanmış bu neoklasik eserin devamında sorumluluğu almak üzere anlaşır, fakat temel hatlarını en baştan tamamen değiştirir. A. Gaudi, ilk iş, bu yapıyı zihninde canlandırırken fikirlerini şöyle netleştirdi; Sagrada Familia iki yönüyle öne çıkacaktı; birincisi anıtsal bir niteliği olması bir diğeri ise tasarımında bütün ayrıntılarının hayat dolu imgelerle zenginleştirilmesiydi. Mimar, 1926 yılına; yaşamının son anına kadar her bir detayında hayal gücünü, rüyalarını ve doğadan esinlendiği her ipucunu değerlendirerek bu anıtın başında olacaktı. Akıl almaz öznel dışavurumları kendi dilinden, taşın diline tercüme ediyordu, bunun yanında biçimleri ve geometrik kuralları zorlayarak, hatta bazen onları tekrar düzenleyerek bütün anıtın karmaşık ve abartılı yapısına tecrübelerini özenle uyguluyordu.
Katedralin bütün çehresinde, Hıristiyan geleneğinin sembolik kaynaklarını temsil etmesi açısından, mimari olarak abartılı süsleri ve ayrıntıları uyum içinde göz önüne çıkartmıştı. La Sagrada Familia, her şeyden önce bitmemiş ve sıra dışı bir proje. Yapımı halen sürmekte olan bu abidenin, nereden bakarsanız bakın, aklınıza ilk düşüreceği fikir; doğadaki ayrıntıların insanlığın rüyaları ile nasıl kusursuz bir biçimde üst üste çakıştığı olacaktır.
Kayıp bir cennetten manzaralar Park Güell (1900-1914)
Güell Park, Eusebi Güell adlı bir iş adamını tarafından, kendi hayallerini gerçekleştirmek için bu büyük devrimci sanatçımız Gaudi’ye verilmiş bir mimari projeydi. Barselona’nın kuzeyindeki geniş bir dağ yamacındaki parkın ve içerisindeki büyük alanda yer alan konakların esin kaynağı aslında İngiliz tarzında daha önce İngiltere’de örnekleri hayat bulmuş şehre ait park tasarımlarıydı.
Gaudi’nin katkısı, projesini böylesi bir esin kaynağından alıntınan, çok daha geniş ölçekli düşündüğü bir park olmasının yanında aynı zamanda zengin ve düşsel bir ortam yaratmak, içerisinde de ikamete mahsus konutlar tasarlamasıydı. İlk bakışta oldukça vahşi, rastlantısal ve engebeli görünen parkın aslında içeriğindeki her ayrıntı bir plan dâhilinde gerçekleştirildi; ana giriş noktaları, yollar ve patikalar, pazar alanı, meydan kısmı, su kanalları, çitler ve merdivenler…
Her ne kadar, Birinci Dünya Savaşı insanlık tarihinde bir dönüm noktası olarak kültürel algılarımızı ve toplumsal değer yargılarımızı olumsuz anlamda dönüştürmüş olsa da, kent, mimarının hayal gücünü korumaya almış ve onun kent yaşamına katkılarını tecrübe etmek için alanlar açmıştır. Gaudi’nin projesi doğanın korunması, pastoral imgeleri tekrar yorumlayıp çağdaş mimari tekniklerini deneyimleme anlamları açısından popüler kültüre de göz kırparak insan ve doğa ilişkisi konusunda ortak yaşam fikirlerini yansıtmakta oldukça başarılı olmuştur.
Etiketler: Antoni Gaudi | İlk yorumu siz yapın »
2 Eylül 2009 | Yazar: Gateway | Konu: Mimari, Söyleşi
Salon Veysel, Home Store, Çınar Halı, Ayyıldız, Diamond Line, Gülaylar Altın ve 771 gibi birçok göz kamaştırıcı mağaza tasarımının yanı sıra villa, restoran ve ofis tasarımları da bulunan Abdullah Burnaz, Açıkhava konserleri ile fuar düzenlemelerinde de oldukça ün yapmış bir isim. KA Mimarlık’ın kurucularından olan Abdullah Burnaz, tarzıyla Avrupa’da birçok mimarlık dergisi tarafından gelecek vaat eden mimar olarak gösteriliyor.
1998 yılında Abdullah Burnaz tarafından kurulan KA mimarlık, konuttan ofise, restorandan mağazaya uzanan farklı projeleriyle, İstanbul’un en önemli mekânlarında başarılı işlere imza atmaya devam ediyor. Abdullah Burnaz’a göre iyi bir mimar olmak için ilk şart doğal yetenek fakat yeteneğin de mutlaka kalifiye bir eğitimle şekillendirilmesi gerektiğine inanıyor.
Mimari’de saydamlığı daha çok ne tip yapılara ve mekânlara yakıştırıyorsunuz? Bu konuyla ilgili etkilendiğiniz bir projeden bahseder misiniz?
Mekânın bulunduğu ortamın mimari dokusunun vurgulanması gerekiyorsa ve yapının amacı bir şeyleri teşhir etmekse say damlık kullanılabilir. Ayrıca saydamlığın mimariye yansıtılmasında mekânın içinin yansıtılmak istenmesi de önemli bir diğer etken olabilir. Saydamlık, bütün bu unsurlar bir arada kurgulanırsa bir önem kazanır ve mimaride kullanılması anlamlı olur.
Bugüne kadar Türkiye’de önde gelen birçok markanın mağazalarına mimari olarak şekil verdiniz. Tasarımlarınızı yönlendiren temel bir felsefeniz var mı? Projeleriniz ve dekorasyonlarınızdaki en belirgin unsurlar nelerdir?
Vazgeçemediğim ve mekanın da elverişli olduğu ortamlarda kullandığım birçok unsur var. Mesela tavan veya duvarlarda kütlesel hareketler, nişler ve yırtıklar kullanmayı çok seviyorum. Tasarladığım mekanlarda ışık oyunları ve gizli ışıklar kullanmak ise vazgeçemediğim en önemli detaylar arasında.
Tasarım aşamasında sizi neler yönlendiriyor? Mesela mekânın bitmiş hali gözünüzde canlanır mı hemen. Yoksa Projelerinizi yavaş yavaş mı şekillendirirsiniz?
Tasarım aşamasındayken mekanın bitmişine yakın hali gözümde canlanır ve sonucunda da ortaya ne çıkacağını tahmin edebilirim. Projeyi şekillendirirken de hem kullanıcının beğenisine hem de mekanın koşullarına göre değişiklikler yapabiliyorum. Çünkü müşterinin isteklerini karşılayamayacak bir mekanda da çalışıyor olabilirsiniz. Böyle bir durumda da beklentileri karşılamak adına her talebi karşılamaya kalkarsanız ortaya iyi bir şey çıkarmak çok güç olur.
Bir projede kendi istek ve öngörülerinizle müşterilerinizinkini nasıl harmanlarsınız?
Bu ne yaptığınızı iyi bilip bilmediğinizle ilgili bir durum ama tabii ki bir projede öncelik kullanıcının istek ve ihtiyaçlarıdır. Bunları tabii ki çok önemserim fakat kendi çizgimden ve tasarım anlayışımdan da ödün vermemeye çalışıyorum. Proje aşamasında ve hayata geçirirken yaptığım işten zevk almalıyım ve sonrasında da ortaya çıkan sonuçtan hem ben memnun olayım hem de müşteri memnun kalsın. Zaten benimle çalışan kişiler ya da çalışmak isteyenler genelde bana gelmeden önce yaptığım çalışmaları görmüş oluyorlar ve sonra beni seçtikleri için bu konuda çok sorun yaşamıyorum genelde.
Markaların ön yüzü mağazalardan oluşuyor. Marka kimliklerini mağazalara nasıl yansıtıyorsunuz, neleri baz alıyorsunuz?
Birçok mağaza tasarımım var ve her birinde de farklı hedeflerle yola çıktım. Çünkü mağazanın hangi grubu hedeflediği, kullanım amacı ve mağazanın yeri çok önemlidir. Mağazada olması gerekenler, müşteri ihtiyaçları ve beklentileri de bu süreçte önemli olabiliyor. Bunları göz ardı etmemeye çalışırım fakat yine de asıl baz aldığım kendi tasarım anlayışımdır.
Bugüne kadar gerçekleştirdiğiniz projeler arasında sizi bir tasarımcı olarak en çok etkileyen ve değiştiren hangisi veya hangileri?
Daha çok serbest olduğum, kendi tasarım gücümü ve vazgeçemediğim bazı unsurları, mekanda el verdiği ölçüde özgürce kullanıp, ifade edebildiğim projelerimin hepsi benim içim öncelikli sırada yer alıyor.
Malzeme tercihleriniz neler? Belli bir renk paletiniz var mı? Tasarımlarınızda özellikle yer verdiğiniz renkler var mı?
Uygulanacak mimari tarz, malzeme yada gereken diğer herşey gibi renklerde de mekanın genel konseptine uygun olup olmadığına dikkat edilmesi gerekir. Fakat benim için siyah genellikle vazgeçemediğim bir renk ve yoğun olarak kullanmaya çalışıyorum.
Dekorasyonda trendler ve modanın yeri ne olmalı sizce? Modası geçmeyecek dekorasyon yapılabilir mi?
Moda ve trendler tabi ki de tasarımın şekillenmesini, biçimini, kullanılacak malzemeyi ve renkleri etkiler. Mimaride trendler dönemsel olarak değişir. Fakat her sene değişmesini bekleyemezsiniz. Bir dönem modern ve klasik çizgiler ön planda olabilir başka bir dönem de renkler daha fazla ön plana çıkabilir. Fakat siz kendi tercihlerinizle dönemsel trendlere uymayıp kendi modanızı da yaratabilirsiniz.
Takip ettiğiniz dergiler ve bir diğer sanat dalı?
Değişiklikleri ve gelişmeleri, dünyada olup bitenleri kaçırmamak adına yurtiçi ve yurtdışı kaynaklı tasarımla, mimariyle ve dekorasyonla ilgili tüm yayınları elimden geldiğince takip etmeye çalışıyorum. Çok yoğun çalıştığım için artık eve bile fazlasıyla iş taşımaya başladım ama çok nadirde olsa bulabildiğim boş zamanlarımda resim yapmak beni çok mutlu ediyor.
Etiketler: abdullah burnaz, Mimari | İlk yorumu siz yapın »
2 Eylül 2009 | Yazar: Gateway | Konu: Söyleşi

Orkan Güzelci, kavramsal bir konuyu ele alan Temas projesinde, mekanı “fiziksel” olmanın ötesinde, “zihinsel” temasın da gerçekleştiği buluşma noktaları olarak tasarlamış.
Temas mekanının öngörüldüğü semt olan Bostancı, denize paralel olan minibüs,tren ve sahil yollarlarının Kadıköy - Kartal hattı arasında birbirine en çok yaklaştığı yerde konumlanıyor. Ayrıca vapur ve deniz otobüsü, Bostancı dolmuş durağıyla bir terminal gibi çalışan bu bölge, tüm akışları denize dik olarak alıyor.
Temas, tren yolu nedeniyle geçiş yapılan alt geçidin tüm insan potansiyelinden beslenebilecek şekilde konumlandırılmış ve bu akışı oluşturan birbirine yabancı insanları buluşturmayı amaçlıyor. Yemek üzerinden bir temas gerçekleştirme fikriyle beraber, planlı, örgütlenmiş ve sıralı (hazırlama, pişirme, toplanma, yemek yeme) bir eylem olan yemek kültürünü mekanla bütünleştirmek amacıyla tek bir eleman kendi içinde kademe kademe kendi içinde örgütlenerek (katlanarak) doluluk ve boşluklarla Temas mekanını strüktürünü oluşturuyor.
Tüm servis birimleri ise mekana eklemlenen kırmızı kapalı bir kutu içinde çözümleniyor. Katlanmalar sonucu oluşan mekanda öncelikli amaç kentlinin yemeklerini birlikte hazırlamaları, pişirmeleri, yemeleri sürecinde zihinsel ve fiziksel bir birliktelik yakalama şansına sahip olmalarıdır.
Orkan Güzelci Kimdir?
1988 İstanbul doğumlu Orkan Güzelci ilköğretimini İstek Uluğbey Kolejinde tamamladıktan sonra Maltepe Anadolu Lisesi’nde öğrenimine devam etti. 2006 senesinde girdiği İstanbul Kültür Üniversitesi’nde lisans eğitimi sürmektedir. Orkan Güzelci ileri seviyede İngilizce ve orta seviyede Almanca bilmektedir. 2008 yaz döneminde şantiye stajını Maya İnşaat ve Dap Yapı’da, ofis stajını ise Sanem Mim.Mühendislik’te cephe tasarımı ve 3 boyutlu modelleme çalışmalarıyla sürdürdü. Orkan Güzelci Autocad, Photoshop, Sketch Up programlarını iyi derecede kullanmaktadır.
Etiketler: orkan güzelci, Tasarım | İlk yorumu siz yapın »
14 Ağustos 2009 | Yazar: Gateway | Konu: Söyleşi
Mimarinin temel unsurlarından vazgeçmemek gerekiyor. Ekonomisi, çalışması, ayakta durması, sağlıklı olması gibi unsurlar temel nitelikleri işimizin. Bizim amacımız işverenimizin dünya görüşü ve beklentilerini değerlendirip bunları göz önünde bulundurarak işimizin niteliğini bir adım daha ileri taşımaktır.
Birçok ülkede, çeşitli boyutlarda, mimarlık projeleri gerçekleştiren Erginoğlu & Çalışlar Mimarlık, Wallpaper’da çıkan haberde “Dünyanın en heyecan verici 101 mimarı” arasına giren tek Türk mimarlık firması olma özelliğinde. Kurucuları Kerem Erginoğlu ve Hasan Çalışlar’ın ofislerine konuk olup, sizin için onlara çalışmaları, Türkiye’deki mimarlık yaklaşımları, son dönem mimari projelerdeki aydınlatma teknikleri ve genç mimarlara tavsiyeleri hakkında sorular yönelttik.
Mimaride aydınlatma tekniklerinin son dönemde ülkemizde daha kullanılır olması hakkında ne düşünüyorsunuz? Bu yeni tekniklerin mimariye katkıları nelerdir?
K. Erginoğlu: Aydınlatma teknikleri söz konusu olunca aydınlatma tasarımı ve aydınlatma teknolojisi kavramlarını bir arada düşünmek daha doğrudur. Aydınlatma, mimarinin dördüncü boyutudur. Binalarda muazzam etkiler yaratır. Gerek iç mekân, gerekse mimarinin kendi plastiğinde, aydınlatma ile çok tanımlayıcı bazı hatlar belirleyici hale gelebiliyor. Ancak iyi yapılmadığı zaman da kötü sonuçlar doğurabiliyor. Aydınlatmayı da malzeme gibi düşünmek lazım, yerinde ve doğru kullanmak gerekiyor. Bu yüzden aydınlatma tasarımcılığı diye bir meslek var dünyada.
Biz Türkiye’de işverenlere aydınlatma tasarımını yıllar sonra kabul ettirmeye ve gereğini anlatmaya başladık. Birçok projenin içeriğinde; plastik değer taşıyan mekânsal özelliklerin vurgulanması gereken yerlerde aydınlatma tasarımı kaçınılmaz. Bir taraftan da eğer ofis, okul yapıyorsanız, kamusal alana yönelik çalışmalar yapıyorsanız, çalışan insanların günlük konforu açısından da değeri sonsuz.
Aydınlatma teknolojisi bu anlamda yalnızca şıklık açısından değerlendirilmiyor. Aydınlatma teknolojilerinde bildiğiniz gibi insanın günün saatlerine göre vücudundaki hormonların salgılanma seviyesi ve vücut bio-ritmine göre ışık seviyesinin artması veya azalmasını bile göze almak gerekiyor.
Perakende sektöründe malların doğru gösterilmesini sağlayan, şehirlerin kimliklerini ortaya çıkaran yine aydınlatmadır. Bu konu mimarinin bir parçası olmakla beraber artık o kadar uzmanlık gerektiren bir konu olmaya başladı ki, mimarın tek başına bu kadar karmaşık bir süreçte bir işin altından kalkması da zorlaşmaya başladı. Bu yüzden çok önemsiyorum aydınlatma tasarımcılığını. Bu işin yaygınlaşacağını düşünüyor ve arzu ediyorum.
Wallpaper’da çıkan haberde “Dünyanın en heyecan verici 101 mimarı” arasına giren tek Türk firmaydınız. Basına yansıyan bu başarıların mesleki anlamda size kazandırdıkları nelerdir?
H. Çalışlar: Aslında böyle durumlar hiç sanıldığı gibi etkiler yaratmıyor, burası müşterilerle dolmuyor. Bu gibi haberler sektörde tanınırlığınızı arttırıyor ve çalıştığınız firmalar, müşteri grupları, işverenlere karşı sizin pozisyonunuzu kuvvetlendiriyor. Sonuçta mimari bir iktidar meselesi. Biz mimarlar işvereni ikna etmek, bir takım kararları değiştirmek, durumu mimarının lehine döndürmek için çok çaba sarf ederiz.
Kerem Bey; “Tarihi Dokuda Yeni Bina Tasarımı” adlı yüksek lisans teziniz var. Bu ilginç başlık altında, ülkemizde gerçekleştirilebilmiş kayda değer projeler mevcut mu? Siz kendi tezinizi hayata geçirme fırsatı bulabildiniz mi?
K. Erginoğlu: Aslında benim bunu hayata geçirme fırsatım olmak üzere, şu anda Tarlabaşı’nı yenileme projesi yapılıyor. Onun kapsamında burada 6 mimari grup çalışıyor, biz de adalardan bir tanesini yapıyoruz. Aslında tam da tezimin içeriğiyle ilişkili bir proje konusu, fakat Türkiye’deki yenileme kurulları son derece tutucu ve gerçeklerle bir türlü yüzleşemiyorlar. Dünyanın her tarafında nereye giderseniz gidin batı ve doğu olarak ayırmıyorum bunu, çok daha cesaretli ve çok daha doğru kararlar verilerek yaklaşılıyor. Eğer projemiz onaylanır ve sonra gerçekleştirilebilirse, çalışmamız ileride iyi bir örnek teşkil edecektir diye düşünüyorum. Ancak bahsettiğim gibi yenileme kurulları çok cesaretsiz. Türkiye’de böylesi bir çalışma için verebileceğim başarılı bir örnek ise Teşvikiye Caddesi’ndeki Mehmet Konurak’ın 123 numaralı binasıdır.
İstanbul gibi pek çok sorunu olan ve uluslararası pazarın gözlerini dikmiş olduğu bir şehirde mesleğini uygulayacak genç Türk mimarlara neler önerirsiniz?
H. Çalışlar: Her şeyden önce genç mimar adaylarının silkelenmelerini öneriyoruz. Öncelikle mimar adaylarını ben çok heyecansız buluyorum mimariye karşı. Bu başlı başına bir sorun. Formasyon aslında okulda değil, okuldan sonra alınan bir şey. Fakat bu formasyonu oluşturmak için tek gerekli şey çalışma disiplini ve heyecandır. Okul hayatı ise kendinizi buna hazırlamak için en rahat olduğunuz dönem. Bu heyecan eksikliği belki de bir kuşak sorunu olabilir. Öyle ki, bu kayıtsızlık yalnızca mimariye karşı değil, hayata karşı bir tavır halini almış durumda. Okulda alınan altyapı tabii çok önemli ama meslek formasyonu almaları için çok gezmeleri, çok okumaları, dünyayla ilgilenmeleri ve mimariyle ilgili sanal dünyadaki yayınları da takip etmeleri gerekiyor.
Ben Avrupa’dan, Amerika’dan sanal ve yayınsal kaynaklardan yararlanmaya çalışıyorum. Bizim gibi ülkelerde bir mimarın aynı zamanda iyi bir inşaatçı da olması gerekiyor. Ülkemizdeki inşaat sektörü tasarımcının arkasını sağlam tutan, binlerce teknik eleman barındıran bir sektör değil. Onun için daha çok konvansiyonel dediğimiz klasik metotlarla yapılan projelerde detay mükemmelliği tamamen mimarın bilgi ve becerisine kalıyor.
Bu anlattıklarınıza istinaden yapı malzeme firmalarından beklentilerinizi ve verdikleri hizmeti değerlendirir misiniz?
Aslında biz yapı malzeme firmalarından ciddi projelerde hakikaten çizim ve danışmanlık desteği bekliyoruz. Öyle ki bir binada standart uygulanmış olan şeylerden uzak farklı bir şey yapamama sıkıntısı zaman zaman gündeme geliyor, nereye nasıl bir görüntü kullanacağımız konusunda destek istiyoruz. Sanırım firmaların araştırma ve geliştirmeleri yok, sadece hazır detayları birbirine aplike ederek lego sistemiyle çalışan bir sistem var. Häfele bu konuda gerçekten çok yardımcı oluyor, sizi bu konunun dışında tutuyoruz. Şimdi bakıyorum da eskiden projelerde elektrik mühendisi, inşaat mühendisi yani statikçi ve mekanikçi vardı, şimdi ise altyapı için bir uzman, trafik ve yangın konuları için başka uzmanlar var. Zamanla bu tür uzmanlık alanları artacak, bir dönem sonra belki yalıtım konusunda da uzmanlar olacak. Siz ana fikri ortaya koyduktan sonra, neyi nasıl çözmeliyiz, piyasadaki hangi ürünlerle bunu yapmamız doğrusudur diye birileri size danışmanlık yapacak. Önümüzdeki bu 10 yılda bu uzmanlık alanları çok gelişecek diye düşünüyorum.
Projelerinizde kullanacağınız malzemelerin seçiminde hangi etkenler rol oynuyor?
Kullandığımız malzemeler her projeye göre değişiyor. Bazı mimarlar malzemeyle kendilerini kısıtlarlar, ama biz her şeyi kullanıyoruz. Bu noktada, bütçe çok önemli bir konudur. Birincisi ne kadar bütçemiz var ve ikincisi bu yapıyı kim hayata geçirecek diye düşünüyoruz. İnşaat firmasının kabiliyetleri burada bizim için çok önemli. O yüzden önce soruyoruz, nerede yapılacak ve kim yapacak, özellikle yapım mantığı üzerine kurguluyoruz yapılarımızı.
İmza attığınız projelerde vazgeçemediğiniz standartlar ve tasarım unsurları nelerdir?
Mimarinin temel unsurlarından vazgeçmemek gerekiyor. Ekonomisi, çalışması, ayakta durması, sağlıklı olması gibi unsurlar temel nitelikleri işimizin. Bizim bir felsefemiz var; aslında işverenimizin belli bir dünya görüşü ve beklentileri var, bizim asıl amacımız onların taleplerini değerlendirip işimizin niteliğini hep biraz daha yukarı taşımak.
Etiketler: hafele, Hasan Çalışlar, Kerem Erginoğlu, röportaj | İlk yorumu siz yapın »
12 Haziran 2009 | Yazar: Gateway | Konu: Söyleşi
“HER YATIN ÖZGÜN BİR KARAKTERİ OLMASI İÇİN ÇALIŞIYORUZ. BİR TASARIM OFİSİNİ FARKLILAŞTIRAN DA BUDUR.”
Selçuk Koçak, Türkiye’de henüz gelişim sürecinde olan yat sektöründe tasarım yapan ender isimlerden biri. ODTÜ’de makine mühendisliği okurken endüstriyel tasarım bölümüne geçen tasarımcı, bir tasarım yarışması için Tuzla’da bir tersanede epoksi malzemeyle otomobil gövdesi yaparken teknelerin dünyasına girmiş. Tekne çizimleriyle Tuzla çevresinde geçen iki yıldan sonra, kendi tasarımlarını yapmaya başlayan tasarımcı, bugün Scaro Design bünyesinde çalışmalarını sürdürüyor. Selçuk Koçak’a göre yat, “satın alınabilecek en büyük oyuncak ve lüksün son noktası.”
Türkiye tekne tasarım ve üretiminde son 10 yılda büyük gelişim kaydetti. Bunun devamı gelir mi sizce? Çin’in yüzde 50 pazar payına sahip olduğu bir pazarda Türk üreticiler başarılarını kanıtlayabilecekler mi?
Türkiye’nin tekne sektöründe başarılı olmasının birçok nedeni var. 25-30 metre üstü teknelerde imalatın yüzde 60’a yakın bölümü insan gücüne dayanıyor. Türkiye’de işgücü Avrupa’ya kıyasla daha ucuz olduğu için rekabet şansımız artıyor. Avrupa’da ağır sektör olarak kabul edilen yat imalatında kimse çalışmak istemediği için bu sektör, Avrupa’dan Türkiye gibi ülkelere kayıyor. Bizim bu alanda başarılı olmamızın bir diğer nedeni de Avrupa’ya yakın olan coğrafi konumumuz. Teknelerini kendi oyuncakları gibi gören müşteriler, genellikle bu “oyuncağın” yapım sürecini takip etmek, üretimine tanıklık etmek istiyorlar. Süreci yakından izlemek için 16 saatlik uçuşla Çin’e gidip gelmek fiziksel şartları zorlayan bir iş. Oysa Türkiye, 2-3 saat mesafede… Avrupa’dan müşterimiz geliyor, teknenin yapım aşamasını takip ediyor, bizimle birlikte çalışıyor ve çok fazla vakit kaybetmeden geri gidebiliyor. Bu sektörün Türkiye’de gelişme kaydetmesindeki bir diğer neden de imalat kalitesi. Biz bu işi en iyi kalitede yapıyoruz ve işlerimizin kalitesi günden güne, başta Avrupa olmak üzere, dünyaya yayılıyor. Bu gelişmelerin giderek ivme kazanacağını öngörüyorum.
Sizce Türk tekne tasarımcıları kendilerini yurtdışında nasıl konumlandırıyorlar? Scaro Design’a en çok hangi ülkelerden talep geliyor?
Türkiye’de tekne tasarımı terimi henüz yeni oluştu ve az önce bahsettiğim gibi yavaş yavaş yurt dışında tanınırlığımız artıyor. Biz yaklaşık 12 yıldır yurtdışında Türkiye’yi temsil ediyoruz ve Avrupa listesinde kendimizi ilk 20’nin içinde görüyorum. Yurtdışında kendinizi iyi konumlandırmak için çok zamana ihtiyaç duyuyorsunuz. Bizim müşterilerimizin yüzde 70’i yurtdışından İtalya, İspanya gibi ülkelerden geliyorlar. Tabii bunlar genelde tersaneler. Fuar ya da başka bir tanıtım şekliyle gelen bireysel müşterilerin üretimlerini Türkiye’ye çekmeye çalışıyoruz. Bu hem bizim hem de müşterilerimiz için daha avantajlı oluyor ve kaliteli iş çıkardığımız oranda da yurtdışında Türk tekne tasarımının yeri sağlamlaşmış oluyor.
Bizde tekne tasarımı kültürü oluştu mu?
Türkiye’de henüz tekne tasarım kültüründen bahsetmek pek mümkün değil. Yelken kültürü iyi özümsenmiş durumda ama motor yatın henüz Türkiye’de tarihi de yok, tasarım kültürü de… Çok kısa bir süre önce tek motor ve iki odanın bir tekne için yeterli olduğu düşünülüyordu ama bu bakış açısı günümüzde yavaş yavaş değişiyor.
Müşterilerin beklentilerini kendi tasarım dilinizle nasıl harmanlıyorsunuz? Ne gibi talep veya isteklerle karşılaşıyorsunuz?
Bazı Türk müşterilerimiz teknelerinin tasarımının evleri gibi olmasını bekliyorlar ya da başka teknelerde gördükleri bir özelliğin kendi teknelerinde de olması için diretiyorlar. Bizim için her proje farklı ve orijinal olmalıdır. Her yatın özgün bir karakteri olması için çalışıyoruz. Bir tasarım ofisini farklılaştıran da budur. İnsanlar tasarımla farklılaşmak istiyorlar. Müşterinin istekleri tasarımı şekillendirirken yeni ortaya çıkan proje içerisinde bu istekleri karşılamaya çalışıyoruz. İyi tasarımcı, bileği ya da hayal gücü iyi olan değil, “iyi satabilen”, müşteriyi doğru bildiği konusunda ikna edip yönlendirebilen tasarımcıdır. Proje sürecinde, bir süre sonra öyle bir yere geliyorsunuz ki, müşteri size tamamen güven duymaya başlıyor.
Bir tekne tasarımının ana hatlarını hangi kriterler belirliyor?
Bir teknenin ana hatlarını bu tekneye ayrılan bütçeden, kat edeceği mesafe, boyutu, kullanım amacı ve müşterinin beklentileri gibi etkenler belirliyor.
Bir tekne tasarımında dikkat gerektiren, olmazsa olmaz detaylar nelerdir?
Her şeyden önce teknelerin hareket eden alanlar olduğunu düşünerek detayları şekillendirmek gerekiyor. Nasıl bir otomobil tasarımının örneğin yumuşak hatlı olmak gibi kendine has özellikleri varsa teknelerin de gün geçtikçe, yaşanmışlıklar arttıkça ortaya çıkan bazı özellikleri var. Yatak kenarlarının köşeli olmaması, yerlerin kaymama özelliği, koridor geçişlerinin yumuşak bir malzeme ile kaplanması ve bazı duvarların çarpmalara karşı önlem olarak yumuşak malzemelerle kaplanması dikkat edilmesi gereken bu detaylardan bazıları.
İYİ TASARIMCI BİLEĞİ YA DA HAYAL GÜCÜ İYİ OLAN DEĞİL “İYİ SATABİLEN”, MÜŞTERİYİ DOĞRU BİLDİĞİ KONUSUNDA İKNA EDİP
YÖNLENDİREBİLEN TASARIMCIDIR. PROJE SÜRECİNDE BİR SÜRE SONRA ÖYLE BİR YERE GELİYORSUNUZ Kİ, MÜŞTERİ SİZE TAMAMEN GÜVEN DUYMAYA BAŞLIYOR.
Peri 29 serisi, Eylül 2008’de düzenlenen Cannes Boat & Yacht Show’da “Best Interior” ödülünü aldı. Bu teknenin tasarımcısı olarak tekneyi özel yapan tasarım unsurlarından bahseder misiniz?
Peri serisinin, bu tekneleri diğerlerinden farklılaştıran kendine özgü bir çizgisi var. Peri Yachts’ın Yönetim Kurulu Başkanı Kemal Çambol çok açık fikirli, tasarıma önem veren ve tasarımcıya güvenen bir kişi. Kendisiyle ve ekibin bütünüyle uzun uzun brief toplantıları ve fikir paylaşımı toplantıları yaptık. Tasarımın her noktasında çok titiz çalışıldı.
Peri 29’un özelliği iç tasarımının kişilere konforlu ve sıcak bir atmosfer sunması. Bu duygunun vurgulanması için renkler ve eşyalar tümde bir uyumu yansıtmak için özel olarak seçildi. Gölge vuran yerlerde açık tonlar seçilirken, ışık gelen yerlere daha farklı renkler seçildi.
Bu alanları en verimli ve işlevsel şekilde kullanabilmek için tasarımda dikkat ettiğiniz özellikler var mı?
Kapının boyu, eni, yüksekliğini her tekneye göre yeniden düşünmeniz gerekiyor. Standardı yok bu işin. Normal mimaride bunların standartları vardır. Minimal kurallar geçerlidir genelde. Büyük tekne yaptığımız için alanlar sanıldığı kadar küçük değil, dolaplar genelde normal bir dolaptan pek küçük değil.
Tekne tasarımında en çok hangi malzemeler tercih ediliyor?
Denizlere özel paslanmaz ve su geçirmez malzemeleri tercih ediyoruz.
Bir açıklamanızda tekne tasarımında “lüksü minimal bir şekilde yansıtmaktan” bahsediyorsunuz. Biraz açar mısınız bu yorumu?
Lüks derken, abartıyı ve gösterişi kastetmiyorum. En yalın çizgiyle, en çok şeyi anlatabiliyorsanız, iyi tasarımcısınız demektir.
Yat tasarımlarını şekillendiren bütçenin yanında boyut, sürat isteği ve müşterilerin beklentileri. Selçuk Koçak söyleşimizde, “Yat satın alabileceğiniz en büyük oyuncak ve lüksün son noktası” derken aslında müşteri beklentilerinin sınırsızlığını da özetliyor bu sözlerle. Güneşlenmek, jet ski yapmak veya partiler vermek amacıyla tasarlanan teknelerin bu ihtiyaçlara cevap verebilecek detaylara sahip olması gerekiyor. Bununla birlikte uluslar arası düzeyde kabul görmüş bazı standartlar da var elbette. İç mekanda kullanılan mobilyaların köşeli hatlara sahip olmaması, yerlerin kaymasını önleyen malzemelerin kullanılması, değişikliğe gereksinim duymayan yatak, gardırop gibi eşyaların sabitlenmesi ve tekne içindeki dar alanlarda duvarların yumuşak bir malzemeyle kaplanması gibi.
Tasarım ve projelendirme süreci ise bir hayli detaylı ve uzun. 30 metre bir teknenin tasarımı ve üretimi ortalama 1-2 yıl sürebiliyor. Müşterinin verdiği brief üzerine tasarım eskizleri ortaya çıkıyor ve bu süreci takiben teknik ve üretim ekibi tasarıma işlev katarak projeyi ortaya çıkarıyor. Örneğin 70 metrelikbir teknenin sadece tasarımı 1 senede tamamlanabiliyor.
Her geçen gün artan ilgi ile izlenen yatlar, pahalı oyuncaklar arasında ilk sırada yer alıyor. Türkiye’de her geçen gün artan ilgi, ülkemizde çok yeni olmasına rağmen, bu konuda çalışan tasarımcılarımızın aldığı ödüller genç tasarımcıları giderek bu alana çekiyor. Özellikle son yıllarda dünyada adından söz ettiren Türk üretimi yatlar, Avrupa’ya yakın konumu itibari ile Türkiye’yi çekim merkezi haline getiriyor. Bu talep ister istemez yat tasarımına olan ilginin artmasına ve bu konuda özgün işlerin üretilmesine ön ayak olacak, belki de üniversitelerin iç mimarlık, mimarlık, endüstriyel tasarım bölümleri yanı sıra tekne tasarımı bölümü, en azından yüksek lisans bölümleri açılmasına ön ayak olacaktır.
Yat tasarımı alanında özgün işler üreten tasarımcılardan aldığımız cevaplar, yat tasarımının Türkiye’deki gelişimini ve konumunu belirleyici nitelikte olmasa da bu alanda önemli bir yoğunlaşma olduğunu gösteriyor. Bu yoğunlaşma da üretimde ve yatırımda yaşanan canlılığın başarı olarak geri dönüşü ve motivasyonunun bir sonucu.
Etiketler: Söyleşi, Tasarım, tekne, yat tasarımı | İlk yorumu siz yapın »