Jürgen Mayer H. Re: Activators

1 Eylül 2010 | Yazar: Gateway | Konu: Mimari

Jürgen Mayer geçtiğimiz günlerde Re: Activators başlığı altında Yapı Endüstri Merkezi’nde bir sunum gerçekleştirdi. Çalışmalarının 10 yıllık panoramasını dinleyicilerle paylaşan Mayer, günlük yaşamımızın parçası olan dijital verilerin gizliliği ile mimarideki iç ve dış mekan arasındaki mahremiyetin benzerliğinden bahsetti.

Veriler üzerinden oluşturduğu desenlerin kendisinde tutku haline geldiğini ifade eden mimar, bu desenler ile oluşturduğu örüntülerden ve iç mekan tasarımlarındaki kullanımlarından örnekler sundu. Isıya duyarlı mürekkep gibi akıllı malzemelere çalışmalarında sıkça yer veren Mayer, programlanmamış mekanların düzenlenmesinde mimarinin ‘aktivatör’ rolü oynadığına ve mekana ekstra bir değer kattığına dikkat çekti. Isıya duyarlı koltuk ya da ısıya duyarlı mürekkep kullanılan çarşaf gibi tasarımlarında, kullanıcının geriye bıraktığı izlere ve insan faktörüne dikkat çekti. San Francisco MoMA’daki enstalasyon, Volkswagen Autostadt satış alanı enstalasyonu; UIA Berlin Park Lounge enstalasyonu; Heat Seat (ısıya duyarlı koltuk); yumuşak mozaik kanepeler; Stuttgart’ta Belediye Binası; Belçika’da Mahkeme Binası; Krakov’da otel; Hamburg’da diş hekimi muayenehanesi; Hamburg’da An Der Alster ofis binası; dupli.casa konut yenileme projesi ve Sevilla’da Metropol Parasol meydan düzenlemesi projeleri Mayer’in sunumu boyunca değindiği çalışmalardı. Yaklaşık 25 yıldır, ihtiyaç duyuldukça büyütülen ve son hali kullanıcıyı tatmin etmeyen bir konut yenileme projesi olan dupli.casa’yı bir aile arkeolojisi olarak ele aldıklarını belirten Mayer, bu projenin “bir binanın karmaşık yöntemlerle nasıl tasarlanacağının” yanıtı olduğunu söyledi.


Metropol Parasol projesini ise, şimdiye dek yaptığı çalışmaların en zorlusu ve en heyecanlısı olduğunu belirten Mayer, 1950’lerde pazar alanı olan, 1970’lere gelindiğinde ise otobüs terminaline dönüşen alanın, 30 yıldır geçici otopark alanı olduğunu belirterek, arsanın uzun zamandır ilk kez açık alan olarak kullanılacağına dikkat çekti. Proje için geliştirdikleri dev ahşap şemsiyeler ile en büyük yapıştırılmış binayı elde edeceklerini sözlerine ekleyen Mayer, kullandıkları malzeme ile, inşaat teknolojisi bakımından da bilimsel bir keşfe imza attıklarını vurguladı. www.yapi.com.tr

Etiketler: , , | İlk yorumu siz yapın »

Mimarlar Küçük Mekanlar Tasarlıyor

24 Ağustos 2010 | Yazar: Gateway | Konu: Mimari

 

Victoria & Albert Museum, Haziran ayına dek küçük mekanların gücünün keşfedilebileceği modern mimari sergisine sahne olacak.

Architects Build Small Spaces sergisinde, bir grup uluslararası mimardan ‘sığınak’ ve ‘barınma’ temasını yansıtan, müze içine yerleştirilecek bir dizi strüktür tasarlamasını istemiş. Mimarların “küçük mekanları’ müze içinde farklı noktalarda ve Porter Gallery’de birebir ölçekte inşa edilecek.

Bu deneysel projeler sukunete ulaşmak, içe dönmek, sığınmak ya da daha yaratıcı olabilmek için kent yaşamının kaosundan kaçmamızı sağlayan küçük kapalı bir alan yaratma fikrinden yola çıkıyor. Müzenin küratörü, bu serginin esas amaçlarından birinin mimariyi çizimlerle ya da modellerle anlatmak yerine, izleyi-cilerin bu yapılar yoluyla mimariyi birebir deneyimlemesini sağlamak olduğunu ifade ediyor.

Sergiye davet edilen mimarlardan biri Terunobu Fujimori, ‘Chashitsu Tetsu’ ağaç evi müzede sergilenecek işler arasında. Modern Japon mimarisinin tarihçilerinden biri olan Fujimori, 1990’larda başladığı özgün Japon mimarisinin örnekleriyle de ünlü. Ahşap, kömür ya da ağaç kabuğu gibi geleneksel malzemelerle mimari ve doğa arasındaki ilişkiye dikkat çekiyor. İnsan ölçeğine yakın olduğu için ‘bedenle mimari arasındaki ilişkiyi araştırmanın en iyi yolu’ olduğunu söylediği ağaç evlere özel bir ilgi duyuyor ve benzersiz tasarımlarını hayata geçiriyor.

www.vam.ac.uk

Etiketler: , , | İlk yorumu siz yapın »

Pritzker 2010 Mimarlık Ödülü’nün Sahibi Sanaa

23 Temmuz 2010 | Yazar: Gateway | Konu: Mimari

Japon mimarlık şirketi SANAA’nın ortakları Kazuyo Sejima ve Ryue Nishizawa, bu yıl Pritzker Mimarlık Ödülü’nün sahibi oldu. Pritzker Mimarlık Ödülü her sene; yetenek, vizyon ve mesleğe adanmışlığın bir bileşimi olan yapılar üreten, hayattaki mimarlara veriliyor. Hyatt Vakfı tarafından “bir sanat dalı olarak mimarlık aracılığı ile insanlığa ve yapılı çevreye önemli katkıları bulunan” isimlere verilen Pritzker Ödülü, meşhur bronz Pritzker madalyasının dışında 100 bin Amerikan Doları değerindeki nakit para ödülünü de kapsıyor. SANAA ekibine bu ödüller, 17 Mayıs’ta New York’taki tarihi Ellis Adası’nda düzenlenen bir törenle verilecek.

Seçici Kurulu Başkanı Lord Palumbo’nun jüri değerlendirme metninden yaptığı alıntıda SANAA’nın mimarlık anlayışı şu sözlerle dile getiriliyor: “Kazuyo Sejima ve Ryue Nishizawa, hem duyarlı hem de güçlü, net ve akışkan, abartılı veya aleni biçimde kurnaz olmayan, fakat ustaca bir mimarlık ortaya koydukları için, barındırdığı faaliyetler ve bağlamları ile başarılı bir şekilde entegre olabilen, doluluk ve deneysel zenginlik gösteren yapılar ürettikleri; özgün ve ilham verici bir mimarlık diline sahip oldukları için 2010 Pritzker Ödülü’nün sahibi olmuşlardır.”

İşlerinin çoğu Japonya’da olsa da Sejima ve Nishizawa Almanya, İngiltere, İspanya, Fransa, Hollanda ve ABD’de proje ürettiler. ABD’deki ilk SANAA projesi Ohio’daki Toledo Sanat Müzesi Cam Pavyonu’nun yapımına 2004 yılında başlandı. 2006 yılında tamamlanan müze, en büyük cam üretim merkezle-rinden biri olan kentin tarihsel geçmişini yansıtan geniş cam sanat eserleri koleksiyonuna evsahipliği ediyor. Bu bina yapım aşamasındayken SANAA, 2007’de New York City’deki New Museum projesini gerçekleştirdi. Binanın temel özelliği, ‘merkezi çekirdek etrafında döndürülen dikdörtgen prizmalarla yaratılan heykelsi bir biçime’ sahip olması. www.pritkzer-prize.com

Etiketler: , , , , | İlk yorumu siz yapın »

Bozkırın Ortasındaki Vaha: Han Çadırı

19 Temmuz 2010 | Yazar: Eren Başağan | Konu: Mimari

Kazakistan’ın başkenti Astana’nın zorlu ikliminde bir “vaha” olarak hayat bulan dünyanın en yüksek gergili yapısı Han Çadırı, en sonunda kapılarını açtı. 100 bin metrekare genişliği, 150 metre yüksekliği ve elips yüzeyi ile Astana göklerinin en yüksek noktasına ulaşan Han Çadırı, farklı strüktürüyle yeni başkentin kuzey bitiş aksında yerini aldı.

Foster & Partners’ın tasarladığı Han Çadırı, bütün yıl boyunca rahat iklim koşulları sunan korunaklı bir muhafaza içinde Astanalılar’a büyük ve yepyeni bir kentsel, kültürel ve toplumsal mekân sağlıyor. Yapı, yıllar boyunca kullanılabilecek, yaşayan bir halk merkezi konseptine sahip.

Kazakistan’ın sert hava koşullarına meydan okuyabilmesi için Han Çadırı’nın dış yüzeyi ETFE adında bir malzeme ile kaplanmış. Yazın aşırı sıcak, kışın ise aşırı soğuk hava koşullarından iç mekanı koruyan ve aynı zamanda doğal ışığın içeriyi tam anlamıyla aydınlatmasına olanak sağlayan bu malzeme, 150 metre yüksekliği ve geniş çadır şeklindeki kablo ağı ile 3 direkten meydana gelen yapıya örtülmüş. Transparan özelliği, kentin ve arkasındaki bozkırların etkileyici manzarasını da yapının önemli bir parçası haline getirmiş. Isı kontrolü ve malzemenin iç yüzeyine verilen doğrudan sıcak hava dalgalarıyla kışın buzlanmanın önüne geçilirken, yazın da güneş ışınlarını önleyen varak katmanlarıyla korunuyor.

Yapının yüksekliği boyunca kamusal alanlar ve yeşil vahalarla dalgalanan sarmal teraslarıyla gerçek anlamda bir vaha yaratılmış. Sonuçta tasarımla mükemmel bir şekilde örtüşen dış aydınlatmanın tropik su parkından yeşilliklere doğru akan ve dalga havuzları, nehir ve şelaleyi aydınlattığı masalsı bir yapı ortaya çıkmış. Yapının çekirdeğinde segilerin düzenlenmesi, çeşitli farklı programların yapılabilmesi için kültürel bir merkez olarak tasarlanmış geniş ve işlevsel açıdan esnek bir alan bulunuyor. Bu giriş bölümünün hemen üstünde dünyanın en ünlü markalarını barındıran alışveriş mekânları ve sinema, kafe gibi kamusal eğlence alanları yer alıyor. Bir hipermarketin de yer aldığı Han Çadırı’nda 40 bin metrekarelik ticaret alanı bulunuyor.

Spa, wellness merkezi ve fitness alanları ile çocuk oyun alanları ve bu devasa eğlence merkezini eşsiz bir mimari deneyime dönüştüren yapay nehir ise sarmal yapının bir üst bölümünde konuşlanmış. Bu alanları gökyüzüne doğru, park ve minigolf alanı, denizi aratmayan devasa havuz ve plaj bölümü, botanik park, yunus havuzu, restaurantlar, konser ve parti alanları, disko ve bir güverte gibi tasarlanmış manzara platformu izliyor. Han Çadırı’nın en önemli özelliklerinden birini, günlük yaşamın tüm ihtiyaçlarına cevap veren ve hayatı daha eğlenceli kılan hobi ve aktivite merkezlerinin 30 bin metrekarelik bir alanda konumlandırılması oluşturuyor.

Projenin Adı: Han Çadırı Eğlence Merkezi
Konum: Kazakistan- Astana
Proje Tarihi: 2006-2010
Mimar: Foster&Partners
Yardımcı Mimarlar: Linea Tusavul Architecture, Gültekin Mimarlık
Danışmanlar: Buro Happold, Charles Funke Ortaklığı, Claude Engle , Alkaş Danışmanlık, İstanbul Teknik Üniversitesi, Mechanical -Vemeks Mühendislik Ltd, Electrical – Hb Teknik, Montage Services , Özün Proje Ltd + Arce , Samko, Vector-Foiltec

Etiketler: , , , , , | İlk yorumu siz yapın »

Pouya Khazaeli Parsa ve İran Mimarlığı

1 Temmuz 2010 | Yazar: Gateway | Konu: Mimari

Arkitera Mimarlık Merkezi’nin düzenlediği Arkimeet konferanslarının 24’üncüsü, İranlı mimar Pouya Khazaeli Parsa’nın katılımıyla Bahçeşehir Üniversitesi’nde gerçekleştirildi.

Mimar Pouya Khazaeli Parsa, 1950-1979 arası İran mimarlığına odaklanan konuşmasının ilk bölümünde, İran kültürünün izlerini taşıyan Kamran Diba eseri Tahran Modern Sanat Müzesi, İran Parlamentosu Binası ile Paris’te İranlı öğrenciler için yapılan öğrenci yurdu binasını anlattı ve 1979 yılında İran’da İslami Devrim’in başlamasıyla bu kuşağın yalnızca öğrencilerinin Tah-ran’da kaldığını anlattı.

1979’dan savaşın bitişi olan 1988 yılına kadar İran’da özel bir mimari üretim yapılmadığını söyleyen Parsa, savaş bitiminde ülkenin yeniden yapılanmasına hızla başlandığını ama tecrübeli mimarların olmaması, insanların mimari kültüre çok aşina olmamaları, imar ve inşaat sektörü ile ilgili sorunlarla karşılaştıklarını dile getirdi. Hadi Mirmiran’ın devreye girmesiyle tecrübe sorunu aşılarak İran mimarisine özgü merdiven ve kubbelerin kullanıldığı siyah taban üzerine altın rengi İran Ulusal Kütüphanesi ve Bangkok İran Büyükelçiliği örneklerini anlattı. “İran mimarisi pozitif objeler olmadan işe yaramaz, diyen ve antik şehirlerde obje değil, duvarlar ve boşluk duygusunu yapılarına yansıtan mimarın, savaş sonrası İran mimarlığının iki kahramanından biri olduğunu söyledi.

30 yıl boyunca İran dışında yaşayan diğer kahraman Bahram Shridel Japon tapınaklarının sadece içi ve dışı değil, arasındaki boşluğun da anlam ifade ettiğini belirten mimar, bu mesafeyi kat kat yüzeylerle dolduran ve pozitif obje-ler arasındaki ilişkiye odaklanan Japon Konsey Binası tasarımını anlattı. Kendi mimarlığına değinen Parsa, kendini jenerasyonun bir parçası olarak görmediğini söyledi ve “Gerçekten bir şey yapmak istiyorsak geçmişimizi ve kültürümüzü göz önüne almalıyız. Benim yapılarımın en basit iki özelliği İran avlularını ve modern mimariyi bir arada kullanmaya çalışmam” dedi. Zemin katta, modern mimaride olduğu gibi açık, boşluklu bir alan bırakan, yapıyı bir koni gibi düşünerek üst katları içe dönük ve dışa kapalı olarak tasarlayan mimar, odalar arasındaki ilişkiyi de benzer şekilde kurmuş.

Kullandığı yapı tekniklerinden de söz eden mimar, İran’ın güneybatısının yüzde 60’ının derme çatma yapılardan oluştuğunu için, mimar sorumluluğuyla tasarladığı çok ucuz ve yapımı çok kolay bambu yapı tekniğini gösterdi. Yapının temelini oluşturan gaz borularına sarılan bambunun kıvrılarak iç içe iki daire biçimindeki bu strüktürün hızlı bir şekilde sertleşerek yapının iskeletine dönüştüğünü, İran’ın güneydoğusunda “Gali” adı verilen yerel bir malzemeyle bu strüktürü sararak hem çok ucuz hem de çok sağlam yapılar hazırladıklarını anlattı. “Dünyanın her yerinde kullanılacak yerel malzemelerle birbirinden çok farklı, ucuz konut üretimi gerçekleştirilebilir. Gelecekte yapmayı ümit ettiğim şey, bu tür yeni fikirlerle inşaat teknolojisi ve açık alan kalitesine katkıda bulunmak” diyerek sözlerini tamamladı.

www.arkimeet.com, www.mimdap.org

Etiketler: , , , | İlk yorumu siz yapın »

Metropolde sürdürülebilir yeşil yaşam: Hok Londra ofisi

11 Haziran 2010 | Yazar: Nahide Mutlu | Konu: Mimari

Sürdürülebilir tasarım alanında hizmet veren mimarlık firması HOK, Londra ofisinin çevreye duyarlılığını, adına yaraşır bir sertifikayla (LEED-CI Gold) tescil etti. Çalışanların kendi masalarının dışında bağımsız ya da grup halinde çalışabilmelerine olanak verecek biçimde tasarlanan ofis, verimlilik ve işbirliğini artıran bir esnekliğe sahip.

Sürdürülebilir çevre planlama, tasarım, taahhüt ve danışmanlık alanında hizmet veren HOK, dünyanın farklı ülkelerindeki 23 ofisinde çalışmalarını sürdüren bir tasarım ve danışmanlık şirketi. Dünyanın dörtbir yanında projeler gerçekleştiren HOK’un müşterilerinin çoğu ticari, kamu ve akademik alandaki büyük kuruluşlar. Kurulduğu 1955 yılından bu yana gerçekleştirdiği projelerle pek çok ödül alan HOK’un geçtiğimiz yıl tamamlanan Londra ofisi de, enerji, doğal kaynak kullanımı, karbondioksit salınımı ve sürdürülebilir çevrecilik yaklaşımı bakımından binalara verilen LEED sertifikası aldı. Dünya genelindeki ofislerinden 11 tanesinin bu sertifikaya sahip olması nedeniyle bu durum sürpriz değil, ancak Londra’nın merkezindeki Qube binası içinde yer alan HOK ofisi, bu sertifika ile İngiltere’de ilk kez bir ticari yapının çevreci yaklaşımının tescil edilmesini sağladı.

Londra’nın merkezindeki Fitzrovia, eski binaların yenilenerek yeni işlevler kazandırıldığı hızla gelişen bir iş ve ticaret bölgesi. Soho, Bloomsbury ve Mayfair’e komşu olan Fitzrovia’da küçüklü büyüklü pek çok şirketin artan ofis ihtiyacını karşılayan yeni yapılardan biri de Qube. EPR Architects tarafından tasarlanan beş katlı Qube, kent merkezindeki bir 21. yüzyıl yapısı. Arazinin çok değerli olduğu bir bölgede yer almakla birlikte, geniş pencereleri ve tüm katların içinden geçerek çatıya ulaşan atriumuyla aydınlık, havadar ve doğa dostu bir yapı. Günümüz yapılarında gittikçe yaygınlaşan düşük enerji ihtiyacı olan ısıtma ve havalandırma sistemleri, yaz aylarında soğutma ihtiyacını azaltan reflektif filmler, elektrik sarfiyatını azaltan aydınlatma elemanları yapının mimari projesinde yer alan temel çözümler arasında. Qube’un birinci katına taşınan HOK firmasının gerçekleştirdiği yeşil ofis tasarımı ise bu yazının asıl konusu.
Tasarım ve uygulama çalışmaları 2009 yılında tamamlanan HOK Londra ofisi, firmanın çevre duyarlılığı ve sürdürülebilirlik felsefesinin tasarıma yansımış pek çok özelliğini taşıyor. 1800 metrekarelik açık ofisin içinde dağılan toplantı odaları ve mola köşeleri çalışanları masaları dışına taşıyarak birbirleriyle etkileşim olanağı sunuyor ve birlikte çalışmayı kolaylaştırıyor.

Tasarımda ustalıkla kullanılan malzeme ve enerji tasarrufu çözümleri ise, ilk bakışta görülmese de, bu ofisin “yeşil” yanını oluşturuyor. Örneğin ofisin planlama aşamasında dönüştürülmüş malzeme kullanılması ve nakliye sırasında oluşabilecek karbon salınımının düşürülmesi için yerel malzemelerin tercih edilmesi kararlaştırılmış. Ofiste kullanılan ahşap ürünlerinin %72’si FSC (Fo-rest Stewardship Council – Orman Gözetim Konseyi) onaylı. Ayrıca iç mekanlarda yün gibi yenilenebilir malzemelerin kullanılması da tasarımda çevreye duyarlılık kriteri sayılıyor. Ofiste günlük işlerde kullanılan her bir cihazın en az enerji tüketenler arasından seçilmesi yine bu ofisin yeşil olarak adlandırılmasında rol oynuyor. Mobilya ve kaplamaların düşük oranda formaldehit içeren türden olması ya da havaya karışabilen kim-yasallar içermeyenler arasından seçil-mesi de iç mekanlarda çevresel kaliteyi arttıran kriterler arasında yer alıyor.

HOK Londra ofisinde Sürdürülebilir Mimarlık Bölümü Başkanı Shashi Narayanan ticari yapıların olağan bütçeleri içinde de yüksek LEED standardına ulaşabilen ofis ortamı yaratmayı başar-dıklarını söylüyor ve “Kendi ofisimizi LEED sertifikasyonuna uygun biçimde düzenleyerek ticari yapılarda da çevre bilinci yüksek tasarım uygulamalarının ekonomik olabileceğini, ek bütçe ge-rektirmeden yapılabileceğini kanıtladık” diye açıklıyor.

1990’lı yıllarda mimari çalışmalarının temel odağına sürdürülebilir tasarımı yerleştiren HOK, bu alanda en uzmanlaşmış firmalardan biri kabul ediliyor. HOK’un bu yaklaşımı ve uzmanlığı ile gerçekleştirdiği projelerden 68’i yüksek LEED sertifikasyonlarına sahip. Bu projeler arasında Suudi Arabistan’da Kral Abdullah Bilim ve Teknoloji Üniversitesi ve Boston Logan Uluslararası Havaalanı A Terminali (ilk LEED sertifikalı havaalanı) gibi yenilikçi yapılar.

Leed Sertifikasyon Sistemi Nedir?
LEED, U.S. Green Building Council (Birleşik Devletler Yeşil Bina Konseyi) tarafından geliştirilmis bir sertifikasyon sistemidir. Bina sahipleri, işletmecileri ve tasarımcılarına daha çevreci binalar tasarlama, kaynakları etkin kullanma ve sürdürülebilir bir çevre yaratma konusunda belli bir bakış açısı kazandırmayı amaçlıyor. Uluslararası alanda kabul görmüş bu sistem, enerji tasarrufu, suyun etkin kullanımı, karbon salınımının azaltılması, nitelikli iç mekanlar oluşturulması ve çevre duyarlılığı yaratması kriterlerine göre bağımsız denetçilerin raporları doğrultusunda yapıları inceliyor ve derecelendiriyor.

Altın, Platin ve Gümüş LEED sertifikaları ticari veya konut yapılarına verilebiliyor. Sertifika, binanın tüm yaşamdöngüsünü kapsadığından, derecelendirme yapılırken inşaat aşamalarında kullanılan tekniklerden kiracıların yapacağı eklemelere kadar pek çok unsur göz önünde bulunduruluyor.

Etiketler: | İlk yorumu siz yapın »

Google Ofisleri
Küresel Renkler, Yerel Dokular

18 Mayıs 2010 | Yazar: Benan Kapucu | Konu: Mimari

‘Dünyanın bilgisine kolay erişim sağlama’ fikriyle yola çıkan arama motorlarının devi Google, dünyanın farklı noktalarındaki ofislerinde de şirket kültürüne uygun bir yol izliyor. İngiliz mimarlık şirketi DEGW’nun Kaliforniya’daki yönetim merkezi ve Londra, Münih, Amsterdam, Milano, Paris Ve Madrid ofisleri için hayata geçirdiği çözüm, özellikle ‘sosyalleşme’ düşüncesini esas alıyor.

2000’lerden sonra baş döndürücü bir hızla en büyük arama motoruna dönüşen Google, dünyanın en çok bilinen markaları arasına katılmanın ötesinde, iş organizasyonu açısından da diğer uluslararası firmalardan ayrılıyor. Tüm dünyada 100 binin üzerinde çalışanı olan Google, bu büyüklükle gelen çıkmazları da aşmak durumunda.

Büyümeye devam eden Google, 2004 yılında DEGW’dan kendine özgü organizasyonel yapısını en iyi biçimde yansıtacak yaratıcı düşünceyi, deneyimi ve verimli takım çalışmasını destekleyen çalışma ortamları oluşturmasını istemiş. Ofislerin Google kültürünü ve ‘feel Googley’ (kendini Google’a ait hissetme) anlayışını vurgulayan, yerelliği ve insanların bireyselliğini de yansıtan bir yapı beklentisini karşılamak amacıyla DEGW, Kaliforniya Mountain View’deki yönetim merkezi ile Avrupa’daki satış ve mühendislik ofisleri için farklı ölçeklerde stratejik ve sürdürülebilir tasarım çözümleri geliştirmiş.

Ortaklaşa yürütülen geliştirme sürecinde DEGW ekibi, New York, Londra, Amsterdam, Paris, Münih, Madrid ve Milano ofislerinin yanı sıra yönetim merkezi kampüsünde, kullanıcılar ve birim yöneticilerinin olduğu fokus grup-lar yoluyla veriler elde etmiş. “Time utilization survey” (zaman kullanma ölçümü) adı altında bütünsel bir plan oluşturmak için farklı iş kategorilerinin liderleri ve çalışanlarla röportajlar gerçekleşirilmiş. Bir yıllık bir çalışmadan sonra DEGW bu süreç boyunca elde ettiği veriler ve uygulamalardan yola çıkarak tüm dünyadaki Googlecıların uyması gereken temel kuralları ortaya koymuş. ‘Google Global Design Guidelines’ denen küresel kurallar, tasarımdan güvenliğe, IT’den akustik ve malzeme kullanım tarzına tüm ölçeklere ve özel bölümleri olan tüm lokasyonlara uyarlanabilen çalışma yerleşimleri, birimler arasındaki komşuluk ilişkilerini, zeminler, binalar ve kampüsleri biçimlendirecek anahtar kavramları ve ilkeleri içeriyor.

Tüm araştırmaların ışığında Google’ın organizasyonel yapısına uygun, kurum ilkelerini ve kültürünü yansıtan, ortak çalışma alanlarının olduğu ve sosyal etkileşimi yüksek mekanlar yaratılmış. Google ofislerinde bireysel ve takım çalışmasına yönelik istasyonların yanı sıra minigolf, playstation ya da masa tenisi oynanabilen dinlenme alanları, sohbet mekanları olarak ‘mikro mutfaklar’ ve oturma grupları oluşturulmuş.

Google’ın karakterisitik renklerini taşıyan, küresel tasarım kurallarının ötesinde ofislerin yerel unsurlar da taşıması önemsenmiş. Esnek ortamların güzel bir örneği olan Amsterdam ofisinde, sirkülasyon alanları sokak esprisinde tasarlanmış. Çalışanlar bisikletiyle ya da evcil hayvanıyla iş ortamına gelme olanağına sahip. Çalıştığı ortamı kişiselleştirme eğiliminde olan insana aidiyet duygusunu kazandırmak ve ofisi ‘evcilleştirme’ amacıyla yapılan bir uygulama.

Londra ofisinde de sokak espirisi İngilizlerin tipik telefon kulübesiyle kendini gösteriyor; yine Google renklerini yansıtan bu ofiste ise ‘hareket kabiliyeti’ ön planda; personelin dizüstü bilgisayarlarla istenen yerde çalışılabilmesi sağlanmış. Münih ofisi, aydınatlmalarında ünlü Alman tasarımcı Ingo Maurer’in ikonik aydınlatmaları ve bisiklet gibi yerel unsurlar eklemiş. Madrid ofisinde çalışma istasyonlarının yakınına konan rahat oturma alanı, çalışana evindeymiş hissini veriyor ve sosyalleşmeyi destekliyor.

DEGW
1973 yılında İngiliz Mimar Frank Dufy’nin Luigi Giffone, John Worthingthon ve Peter Eley ortaklığıyla kurduğu DEGW, 11 ülkede ve toplam 13 noktada ofisleri olan uluslararası bir mimarlık, tasarım ve danışmanlık şirketi. Müşteri portföyünde Google, Philips, BBC, IBM, Intel, British Airways, Deutsche Bank, Shell, Le Monde, Shell, Bp gibi önemli markalar olan şirket, araştırmaya, tasarıma ve artı değer yaratmaya odaklanıyor. Şirketlere, kurumsal yapısına uygun ve çalışanıyla özdeşleşmiş, ihtiyaçları iyi anlaşılmış kendine özgün görsel dili yaratabilmiş çözümler sunan DEGW bankalar, finans kuruluşları, teknoloji şirketleri, medya ve otellerden oluşan geniş bir portföye sahip.

“Google ofisleri sosyalleşme yoluyla yaratıcılığı geliştirme fikrine dayanıyor.”
“Google ofisleri aslında insanların eksiksiz iletişim ve etkileşim kuracacağı, konfor içinde çalışacağı ve sosyalleşeceği bir ortam yaratma, yani sosyal bir mekan oluşturma ihtiyacından doğuyor. İnsan sosyal bir yaratık. Oysa biz günün büyük bölümünü kapalı mekanlarda, masa başında ya da toplantı odasında çalışarak ve iş üretmekle geçirmek durumundayız. Siz eğer bireye onun sosyal yönünü ön plana çıkaracak, keyifli, renkli, esnek ve ortak etkileşime açık mekanlar sunarsanız insanların verimliliği, üretkenliği ve yaratıcılığı da artar. ‘Değişim için tasarım’ mottosunu benimseyen DEGW, araştırma ve strateji geliştirme evrelerinden başlayarak tasarıma ve uygulamaya uzanan bir projelendirme süreci izliyor. Projelerde DEGW olarak estetik kaygılardan ziyade projeye nasıl artı değer katabileceğimizi düşünüyoruz. Bu yeni değerler yaratma çabasına en iyi örneklerden biri de dünyadaki Google projeleridir.

İş kültürü değişiyor; firmalar da artık bunu benimsemek zorunda. Ofislerde farklı birimler arasındaki sınırlar ortadan kalkıyor, hiyerarşi tanımı değişiyor, çalışma saatleri daha esnek. Zaman odaklı değil, performans ve verim odaklı bakmak gerekiyor. Sadece konfordan bahsetmiyorum, insanların performansını, verimini artırarak sosyalleşebileceği, insan odaklı ve aidiyet duygusunu güçlendirecek ortamlar yaratmak zorundasınız.

Londra kökenli DEGW mimarlık şirketinin çalışma yöntemi benzerlerinden farklı. Kapsamlı bir araştırma sürecinden sonra tasarım ve uygulama aşamasına geçiliyor. Psikologların ve sosyologların bulunduğu ekip araştırmayı yapıp strateji belirlendikten sonra gelen veriler değerlendirilerek tasarım aşamasına geçiliyor.”

DEGW’nun Türkiye’de ofis açma kararıyla, ofisin yönetimine geçen Ekrem Parmaksız, iç mimarlık ve çevre tasarımı eğitiminden sonra Domus Academy’de endüstriyel tasarım konusunda yüksek lisans yapmış. 12 seneyi aşkın süredir yurt içinde ve dışında meslek yaşamını sürdüren mimar, DEGW mimarlık şirketinin ‘değişim için tasarım’ düşüncesini tasarımdan uygulamaya yenilikçi projelerle yaygınlaştırmayı hedefliyor.

Etiketler: , , , | İlk yorumu siz yapın »

Sınırları Olmayan Bir Bilim Yuvası: Rolex Öğrenim Merkezi

7 Mayıs 2010 | Yazar: Eren Başağan | Konu: Mimari

Ecole Polytechnique Fédérale de Lausanne (EPFL) kampüsünde yerini alan Rolex Öğrenim Merkezi, Kazuyo Sejima ve Ryue Nishizawa’nın mimarlık şirketi SANAA’nın sıra dışı mimari tasarımlarının son örneklerinden biri. 21. yüzyılda öğrenmenin ve bilimsel etkileşimin yeni biçimlerine göre tasarlanan merkez, radikal ve son derece deneysel bir bina olarak karşımıza çıkıyor.

EPFL kampüsünün yeni odağında yer alan bina, 88 bin metrekarelik bir alana yayılan süreğen bir strüktüre sahip. Çatı ve zeminin birbirine daima paralel gittiği dikdörtgen bir planı olmasına karşın nazikçe dalgalanan bir biçimde tasarlanması, yapıya organik bir biçim kazandırıyor. Bina birkaç görsel destekle, insanları bütün yönlerden merkezi girişe çeken açık alanın altında bir boşluk bırakılarak yere hafifçe dokunacak biçimde oturtulmuş.

Rolex Öğrenim Merkezi’nin içinde tasarımın dalgalı yapısı tarafından biçimlendirilen tepeler, vadiler ve platolar oluşturularak, binanın köşeleri görünmez kılınmış; mekânlar arasındaki bölünme de bu eğimlerle sağlanmış. Yapıda bir mekânla diğer bir mekân arasında hiçbir görsel bariyer bulunmuyor. Merdivenlerin yerini ise hafif rampa ve teraslar alıyor. Böylece farklı işlevlere sahip alanlar, açıkça ama duvarlarla bölünmeksizin bir diğerine yol veriyor. Ziyaretçiler, hafif dönemeçler, yokuşlar, kıvrımlar, dalgalar arasında geziniyor ya da gündelik asansör mantığında ama özel olarak tasarlanmış zarif şeffaf kutulardan oluşan “yatay asansör”lerden biriyle etrafı dolaşıyorlar.

Sosyal alanlar ve etkileyici bir oditoryuma sahip olan merkez, yükseklik farklarıyla yaratılan akustik açıdan ayrı, sessiz, sakin bölümler de sunuyor. Sınırlardan, bariyerlerden bağımsız olarak tanımlanan yapıda, yalnızca camdan hücreler ve duvarlı “baloncuklar”, küçük grupların bir araya gelmesi ve birlikte çalışması için bölmeler oluşturuyor.

Topografya, binanın esnek, açık planına stürüktürden kaynaklanan farklı büyüklüklerdeki boşluklarla sıra dışı bir akışkanlık kazandırmış. Bu boşluklar, camla kaplanarak yumuşak bir şekilde daireselleşen bir dizi terasa dönüşmüş. Sosyal alanları oluşturan teraslar, dışarıyla içeri arasında görsel bir bağ da sağlıyorlar. Yapının yüksek kısımlarından ziyaretçiler, yalnız kampüs alanını değil, Cenevre Gölü’nü ve Alp Dağları’nı da izleyebiliyor.

Rolex Öğrenim Merkezi’nde; 500 bin cilt ve 860 oturma ünitesini kapsayan Multimedya Kütüphane, 600 kişilik Çok Amaçlı Salon “Forum Rolex, 53 kişilik oturma ünitesi ve dış mekânıyla kafe-bar, 128 kişilik oturma ünitesi ve dış mekânıyla yemek alanı, ayrıca 80 kişilik restoran, Kariyer Merkezi, kütüphane görevlilerinin ofisleri, EPFL değerli kitap koleksiyonunu içeren bir bölüm, Öğrenci Birliği Ofisi (AGEPoly), Mezunlar Birliği Ofisi (A3), Eğitim Bilimi Araştırma Ofisi (CRAFT), Basım Yayın Ofisi (PPUR), banka (Credit Suisse), kitapçı (Lafontaine) ve 500 kişilik park alanı yer alıyor.

Bugün ve gelecekte binanın pek çok farklı biçimde kullanılmasına olanak sağlayacak bir esnekliğe sahip olan tasarımıyla Rolex Öğrenim Merkezi, insanların ziyaret etmek isteyecekleri bir mekan, bir nirengi noktası olarak ortaya çıkıyor. Bütün birlik ve çeşitliliğiyle Merkez, SANAA’nın proje yarışmasını kazandığı duyurulduğunda Kazuyo Sejima’nın söylediği gibi “sımsıcak bir kamusal alan” sunuyor.

Projenin Adı : Rolex Öğrenim Merkezi
Projenin Yeri: EPFL (Ecole Polytechnique Fédérale de Lausanne)
Proje Başlama- Bitiş Tarihi: 2007-2009
Açılış Tarihi: Şubat 2010
İnşaat Maliyeti: 110 Milyon İsviçre Frangı
İşveren: EPFL (Ecole Polytechnique Fédérale de Lausanne)
Proje Yöneticileri: Patrick Aebischer (EPFL Başkanı), Francis-Luc Perret (EPFL Planlama ve Lojistik Bölümü Başkan Yardımcısı), Vincent Joliat (Proje Yöneticisi)
Mimari Tasarım: SANAA- Kazuyo Sejima/ Ryue Nishizawa Yumiko Yamada, Rikiya Yamamoto, Osamu Kato, Naoto Noguchi, Mizuko Kaji, Takayuki Hasegawa,Louis-Antoine Grego
Arsa alanı: 88.000 m²
Taban Alanı: 20.200 m²
Kat Alanı: 37.000 m²
Kat Adedi: 2 (1 Bodrum kat ve 1 Zemin kat)
Müteahhitlik Hizmetleri: Losinger Construction SA (Bussigny, İsviçre)
Proje Yönetimi: Botta Management Group AG (Baar, İsviçre), Charles R. Botta (Başkan, CEO), Pierre Eller (Proje Müdürü)
Yerel Mimarlık Ofisi: Architram SA (Renens, İsviçre)
İnşaat Mühendisliği: B+G Ingenieure Bollinger ve Grohmann GmbH (Frankfurt am Main, Almanya), Walther Mory Maier Bauingenieure AG (Münchenstein, İsviçre), BG Ingénieurs Conseils SA (Lozan, İsviçre), Losinger İnşaat SA (Bussigny, İsviçre)
Mekanik Mühendisliği: Enerconom AG, HVAC Engineer (Bern, İsviçre)- Rolf Moser
Elektrik Mühendisliği: Scherler Ingénieurs-Conseils SA (Lozan, İsviçre)-Jacques Mühlestein
Cephe Danışmanlığı: Emmer Pfenninger Partner AG (Münchenstein, İsviçre)-Steffi Neubert
Akustik Danışmanlığı: EcoAcoustique SA (Lozan, İsviçre)-Victor Desarnaulds

SANAA ARCHITECTURE
Japon mimarlık firması SANAA (Sejima ve Nishizawa ve Ortakları), 1995 yılında Kazuyo Sejima ve Ryue Nishizawa tarafından kuruldu. SANAA, başta Japonya olmak üzere, Fransa, Almanya, İngiltere, Hollanda, İsviçre, İspanya ve Amerika Birleşik Devletleri’nde birçok projeyi hayata geçirdi. Özellikle Nagano Japonya’daki O-Museum, Almere Hollanda’daki Stadstheater Almere “De Kunstlinie”, Kanazawa Japonya’daki 21. Yüzyıl Çağdaş Sanat Müzesi, Toledo ABD’deki Toledo Müzesi Cam Sanat Pavyonu, Essen Almanya’daki Zollverein School ve New York’taki New Museum gibi projeleriyle SANAA, Japon estetiğinin zarafeti ile alçakgönüllü, berrak ve sade ancak bir o kadar da görkemli tasarımlarıyla mimarlık dünyasına adlarını yazdırdılar. Mart 2010’da firmanın kurucuları Kazuyo Sejima ve Ryue Nishizawa, mimarlık alanındaki en prestijli ödül olarak kabul edilen Pritzker Mimarlık Ödülü’nü kazandılar.

www.rolexlearningcenter.ch

Etiketler: | İlk yorumu siz yapın »

Cesur,Tutkulu ve Stil Sahibi Hotel Missoni

12 Şubat 2010 | Yazar: Benan Kapucu | Konu: Mimari

İtalyan modaevi Missoni’nin renk ve desen konsepti, Edinburgh’da yeni açılan lüks otelin iç mekan tasarımını da belirliyor. Ürün tasarımı ve iletişim konusunda uzman olan İtalyan tasarımcı Matteo Thun, Missoni renklerini otelin iç mekanlarına uyarlarken dünyanın farklı noktalarında, uygun varyasyonlarla tekrar edilebilecek bir model geliştirmiş.

hotel-missoni-2

Missoni, Edinburgh’da yeni açılan oteliyle, “lüks” kavramına yeni bir boyut getiriyor. İç mekan tasarımını üstlenen Matteo Thun & Partners firması, bu İtalyan moda markasının karakteristik renkleri ve desen anlayışını Edinburgh’da açılan otelin genel mekanlarında ve odalarında tekrar etmiş. Thun, Missoni renklerini otelin iç mekanlarına uyarlarken dünyanın farklı noktalarında, farklı kültürlere uyum sağlayacak biçimde, uygun çeşitlemelerle tekrar edilebilecek bir model de öneriyor.

İtalyan aile yaşantısının renklerinden ve sıcaklığından ilham alan dingin ve güzel iç mekanlar, Hotel Missoni’nin kendine özgü karakteristiğini belirliyor. Milano’nun prestijli modaevi Missoni’nin birleştirici ve kaynaştırıcı gücü, alçakgönüllü ve yalın çizgilerle kendini gösteriyor; ustaca biraraya getirilen farklı renkler ve tonlar büyülü bir atmosfer yaratıyor. Ton sür ton renk etkileri, zıt renklerin yan yana kullanımıyla yaratılan Missoni’nin renk yaklaşımı ürünlerine olduğu kadar lüks otel konseptine de kendilerine özgü, ilk bakışta ayırt edilebilir güçlü bir kimlik katıyor. Matteo Thun&Partners, Missoni’nin New York’ta Madison Avenue’de yer alan prestijli merkez mağazalarından birini de üstlenmişti. Bütün dünyada uygulanan metot, Missoni’nin Edinburgh’da açılan ilk otelinde de aynen tekrar ediyor.

hotel-missoni1

Edinburgh’da 8.630 m2’lik alanı kapsayan binada Matteo Thun & Partners 129 oda, yedi suit, bar, restoran ve konferans alanlarının iç mekan tasarımını gerçekleştirmiş. Otel mimarisi, genel geçer otel anlayışından farklı olarak erkek giyimiyle ilgili bir iş gibi ele alınmış. Missoni’nin yaşam tarzı, Matteo Thun’un tasarım gücününün yanı sıra marka ve iletişim uzmanlığıyla birleşerek yeni bir hizmet konsepti ortaya koyuyor. Yalın ve yerel alışkanlıklara göre değişen ağırlama fikri belli bir çekim gücüne sahip. Renk temaları ve kumaş dokuları, ortamın karakterine, atmosferine ve kapsadığı işleve göre değişim gösteriyor. Siyah, beyaz ve gümüş renkler Edinburgh’daki otelin 129 odasında ve 7 süitinde hüküm sürüyor.

Deneysel düşünmenin kalitesi, malzeme seçimi ve ortaya çıkan sonuç her aşamasında en az Missoni’nin renk temaları kadar özenle işlenmiş; ortaya çıkan işin ardında karmaşık bir üretim süreci gizli. Butiklere uyarlanan düşünce biçimine ek olarak dünyanın farklı noktalarında, iç mekan tasarımında, çizgilerde ve aydınlatma tasarımında aynı anlatım dili benimsenmiş.

hotel-missoni2

PROJE ADI: Hotel Missoni
MÜŞTERİ: Rezidor
KONUM: Edinburgh-İngiltere
İÇ MİMARİ: Matteo Thun
PROJE MÜDÜRÜ: Michael Catoir

EKİP:
İç mimarlar:
Uta Bahn, Manuela Bernasconi, Barbara Klopp, Sabrina Pinkes, Anna Worzewski
Mimarlar: Allan Murray Architects (Edinburgh), Dino Georgiou & Partners (Kuwait)
PROJE TARİHİ: 2006-2009
TOPLAM ALAN: 8.630 m2 (Edinburgh)
BİNA TİPİ: 5 yıldızlı otel

Hotel Missoni’nin genel alanlarında ve odalarında, saydam geçişler sağlayan cam mimari donanımları Häfele’nin geniş ürün portföyünden seçilmiş.

matteo-thun1Matteo Thun
Milano’da bulunan Matteo Thun & Partners, stilistik terimlerle kategorize edilmeyi reddeden, mimari, tasarım ve iletişim üzerine uzmanlaşmış bir tasarım stüdyosudur.

Thun, otellerden kahve fincanlarına kadar çeşitlenen projelere sonsuz bir orijinallik ve canlılıkla yaklaşıyor. 80’lerde tasarım akımı yaratan Memphis Group’un kurucu ortağı olan Thun, Oskar Kokoschka’nın öğrencisi. 1984 yılında mimari ve yaratıcı tasarım laboratuarı Matteo Thun & Partners’ı kurdu. 1990-1993 yılları arasında Swatch için kreatif direktörlük yaptı. 2001 yılında yılın oteli seçilen Side Hotel Hamburg ve 2004 yılında Gala Spa ödülünü alan Vigilius Mountain Resort’u tasarladı. Matteo Thun & Partners; mimarlık, ürün tasarımı ve iletişim konularında Audi, Bulgari, Lavazza, Omega, Porshe, Rosenthal gibi dünyanın önde gelen markalarıyla işbirliği yapıyor.

Fotoğraflar: Beppe Raso

Etiketler: , , , | İlk yorumu siz yapın »

Sou Fujimoto İlkel Mimarlık

9 Şubat 2010 | Yazar: Gateway | Konu: Mimari

hafele-2

Japonya’daki yeni nesil mimarların öne çıkan isimlerinden Sou Fujimoto, Yapı Endüstri Merkezi’ndeydi.

Tek ve basit bir fikrin dünyayı değiştireceğine inanan Sou Fujimoto, insanların da mağara veya ağaçlardaki konforlu yerleri yaşam alanı olarak belirleyen hayvanlar gibi dürtülere sahip olacakları, mekan ilişkilerinin oluşturduğu mimarlığı ‘İlkel Mimarlık’ olarak tanımlıyor.

Bir Albert Einstein hayranı olarak büyüyen Fujimoto, fizik ve mimarlığı birbirine yakın kavramlar olarak nitelendirirken, mimarlığın da ne tamamen doğal ne de tamamen yapay olan ideal durumu aradığını ifade ediyor. Fujimoto sunumunda; ‘Ka-fes mi Mağara mı’, ‘Kent olarak mağara’, ‘İçerisi ve dışarısı arasında/ Kent ve ev arasında’ temalı projelerindeki düşünsel arka planı aktardı.

hafele

İşlevsel mimarlığın iyi fakat yeterli olmadığını dile getiren Fujimoto, işlevsel tasarımların insanları belirli davranışlara yönlendirdiğini, bu nedenle kendi projelerinde kullanımı insanların ilhamına bıraktığını ifade etti. Fujimoto projelerinde, iç ve dışın birbiriyle bütünleştiği, yarı özel alan hissi uyandıran, yarısı kente yarısı eve ait durumlar yaratmaktan yana. Bunu da ‘mekanın kentteki yeni varlığı’ olarak tanımlıyor. Fujimoto’nun projelerindeki ortak noktanın, en üstte yapıyı çevreleyen ama belli noktalarda açıklıkları bulunan kabuklarla ağaçların evin içine alınarak doğa ile mimarinin birleştirilmesi; bununla da iç ve dış algısının farklılaştırılması olduğu söylenebilir. www.yapi.com.tr

Etiketler: , , | İlk yorumu siz yapın »