Cesur,Tutkulu ve Stil Sahibi Hotel Missoni

12 Şubat 2010 | Yazar: Benan Kapucu | Konu: Mimari

İtalyan modaevi Missoni’nin renk ve desen konsepti, Edinburgh’da yeni açılan lüks otelin iç mekan tasarımını da belirliyor. Ürün tasarımı ve iletişim konusunda uzman olan İtalyan tasarımcı Matteo Thun, Missoni renklerini otelin iç mekanlarına uyarlarken dünyanın farklı noktalarında, uygun varyasyonlarla tekrar edilebilecek bir model geliştirmiş.

hotel-missoni-2

Missoni, Edinburgh’da yeni açılan oteliyle, “lüks” kavramına yeni bir boyut getiriyor. İç mekan tasarımını üstlenen Matteo Thun & Partners firması, bu İtalyan moda markasının karakteristik renkleri ve desen anlayışını Edinburgh’da açılan otelin genel mekanlarında ve odalarında tekrar etmiş. Thun, Missoni renklerini otelin iç mekanlarına uyarlarken dünyanın farklı noktalarında, farklı kültürlere uyum sağlayacak biçimde, uygun çeşitlemelerle tekrar edilebilecek bir model de öneriyor.

İtalyan aile yaşantısının renklerinden ve sıcaklığından ilham alan dingin ve güzel iç mekanlar, Hotel Missoni’nin kendine özgü karakteristiğini belirliyor. Milano’nun prestijli modaevi Missoni’nin birleştirici ve kaynaştırıcı gücü, alçakgönüllü ve yalın çizgilerle kendini gösteriyor; ustaca biraraya getirilen farklı renkler ve tonlar büyülü bir atmosfer yaratıyor. Ton sür ton renk etkileri, zıt renklerin yan yana kullanımıyla yaratılan Missoni’nin renk yaklaşımı ürünlerine olduğu kadar lüks otel konseptine de kendilerine özgü, ilk bakışta ayırt edilebilir güçlü bir kimlik katıyor. Matteo Thun&Partners, Missoni’nin New York’ta Madison Avenue’de yer alan prestijli merkez mağazalarından birini de üstlenmişti. Bütün dünyada uygulanan metot, Missoni’nin Edinburgh’da açılan ilk otelinde de aynen tekrar ediyor.

hotel-missoni1

Edinburgh’da 8.630 m2’lik alanı kapsayan binada Matteo Thun & Partners 129 oda, yedi suit, bar, restoran ve konferans alanlarının iç mekan tasarımını gerçekleştirmiş. Otel mimarisi, genel geçer otel anlayışından farklı olarak erkek giyimiyle ilgili bir iş gibi ele alınmış. Missoni’nin yaşam tarzı, Matteo Thun’un tasarım gücününün yanı sıra marka ve iletişim uzmanlığıyla birleşerek yeni bir hizmet konsepti ortaya koyuyor. Yalın ve yerel alışkanlıklara göre değişen ağırlama fikri belli bir çekim gücüne sahip. Renk temaları ve kumaş dokuları, ortamın karakterine, atmosferine ve kapsadığı işleve göre değişim gösteriyor. Siyah, beyaz ve gümüş renkler Edinburgh’daki otelin 129 odasında ve 7 süitinde hüküm sürüyor.

Deneysel düşünmenin kalitesi, malzeme seçimi ve ortaya çıkan sonuç her aşamasında en az Missoni’nin renk temaları kadar özenle işlenmiş; ortaya çıkan işin ardında karmaşık bir üretim süreci gizli. Butiklere uyarlanan düşünce biçimine ek olarak dünyanın farklı noktalarında, iç mekan tasarımında, çizgilerde ve aydınlatma tasarımında aynı anlatım dili benimsenmiş.

hotel-missoni2

PROJE ADI: Hotel Missoni
MÜŞTERİ: Rezidor
KONUM: Edinburgh-İngiltere
İÇ MİMARİ: Matteo Thun
PROJE MÜDÜRÜ: Michael Catoir

EKİP:
İç mimarlar:
Uta Bahn, Manuela Bernasconi, Barbara Klopp, Sabrina Pinkes, Anna Worzewski
Mimarlar: Allan Murray Architects (Edinburgh), Dino Georgiou & Partners (Kuwait)
PROJE TARİHİ: 2006-2009
TOPLAM ALAN: 8.630 m2 (Edinburgh)
BİNA TİPİ: 5 yıldızlı otel

Hotel Missoni’nin genel alanlarında ve odalarında, saydam geçişler sağlayan cam mimari donanımları Häfele’nin geniş ürün portföyünden seçilmiş.

matteo-thun1Matteo Thun
Milano’da bulunan Matteo Thun & Partners, stilistik terimlerle kategorize edilmeyi reddeden, mimari, tasarım ve iletişim üzerine uzmanlaşmış bir tasarım stüdyosudur.

Thun, otellerden kahve fincanlarına kadar çeşitlenen projelere sonsuz bir orijinallik ve canlılıkla yaklaşıyor. 80’lerde tasarım akımı yaratan Memphis Group’un kurucu ortağı olan Thun, Oskar Kokoschka’nın öğrencisi. 1984 yılında mimari ve yaratıcı tasarım laboratuarı Matteo Thun & Partners’ı kurdu. 1990-1993 yılları arasında Swatch için kreatif direktörlük yaptı. 2001 yılında yılın oteli seçilen Side Hotel Hamburg ve 2004 yılında Gala Spa ödülünü alan Vigilius Mountain Resort’u tasarladı. Matteo Thun & Partners; mimarlık, ürün tasarımı ve iletişim konularında Audi, Bulgari, Lavazza, Omega, Porshe, Rosenthal gibi dünyanın önde gelen markalarıyla işbirliği yapıyor.

Fotoğraflar: Beppe Raso

Etiketler: , , , | İlk yorumu siz yapın »

Sou Fujimoto İlkel Mimarlık

9 Şubat 2010 | Yazar: Gateway | Konu: Mimari

hafele-2

Japonya’daki yeni nesil mimarların öne çıkan isimlerinden Sou Fujimoto, Yapı Endüstri Merkezi’ndeydi.

Tek ve basit bir fikrin dünyayı değiştireceğine inanan Sou Fujimoto, insanların da mağara veya ağaçlardaki konforlu yerleri yaşam alanı olarak belirleyen hayvanlar gibi dürtülere sahip olacakları, mekan ilişkilerinin oluşturduğu mimarlığı ‘İlkel Mimarlık’ olarak tanımlıyor.

Bir Albert Einstein hayranı olarak büyüyen Fujimoto, fizik ve mimarlığı birbirine yakın kavramlar olarak nitelendirirken, mimarlığın da ne tamamen doğal ne de tamamen yapay olan ideal durumu aradığını ifade ediyor. Fujimoto sunumunda; ‘Ka-fes mi Mağara mı’, ‘Kent olarak mağara’, ‘İçerisi ve dışarısı arasında/ Kent ve ev arasında’ temalı projelerindeki düşünsel arka planı aktardı.

hafele

İşlevsel mimarlığın iyi fakat yeterli olmadığını dile getiren Fujimoto, işlevsel tasarımların insanları belirli davranışlara yönlendirdiğini, bu nedenle kendi projelerinde kullanımı insanların ilhamına bıraktığını ifade etti. Fujimoto projelerinde, iç ve dışın birbiriyle bütünleştiği, yarı özel alan hissi uyandıran, yarısı kente yarısı eve ait durumlar yaratmaktan yana. Bunu da ‘mekanın kentteki yeni varlığı’ olarak tanımlıyor. Fujimoto’nun projelerindeki ortak noktanın, en üstte yapıyı çevreleyen ama belli noktalarda açıklıkları bulunan kabuklarla ağaçların evin içine alınarak doğa ile mimarinin birleştirilmesi; bununla da iç ve dış algısının farklılaştırılması olduğu söylenebilir. www.yapi.com.tr

Etiketler: , , | İlk yorumu siz yapın »

Roma’da yeni bir kentsel kültür merkezi: MAXXI

3 Şubat 2010 | Yazar: Nahide Mutlu | Konu: Mimari

maxxi-rome-zha-8746Rönesans ve Barok sanatın beşiği İtalya, yepyeni sanat müzesi MAXXI ile gündemde. Yakın zamanda tamamlanan Roma’daki müze, içinde sergilenen çağdaş sanat yapıtlarıyla olduğu kadar, mimar Zaha Hadid yönetimindeki bir ekip tarafından tasarlanan binasıyla da adından söz ettiriyor. Logosunda geçen XXI harflerinin Roma rakamıyla 21’i simgelediği bu müze, adı üzerinde 21. yüzyıl sanatına adanmış.

Bilbao’daki Guggenheim Müzesi’nin kente kazandırdığı büyük prestij, günümüzde de modern sanat alanında üretimin devam ettiği İtalya’nın bir modern sanatlar müzesi aracılığıyla uluslararası arenadaki algısını olumlu yönde etkileyebilirdi. Bu nedenle İtalyan Hükumeti’nin desteğiyle MAXXI’nin yapılmasına karar verildi. Güzel sanatlar ve mimari alanındaki çağdaş eserlerin çeşitli sergiler, atölyeler ve koleksiyonlar aracılığıyla tanıtılmasını amaçlayan MAXXI, İtalyanlar’a olduğu kadar, turistlere de 21. yüzyıl İtalyan sanatını yakından tanıtacak.

maxxi-rome-zha-89301

Roma’da Flaminio bölgesindeki eski askeri cip üretim tesisinin bulunduğu alana inşa edilen MAXXI, iki ayrı bölümden oluşan bir kompleks. Çağdaş sanat eserlerinin sergilendiği kompleksin bir bölümü MAXXI Arte. Mimarlık alanındaki çalışmaların sergileneceği bir değer bölüm ise MAXXI Architecture. MAXXI Arte için aralarında Boetti, Kapoor, Kentridge, Merz, Penone, Pintaldi, Richter ve Warhol gibi çok ünlü çağdaş sanatçıların eserlerinin bulunduğu 300 parçalık bir koleksiyon oluşturuldu. MAXXI Architecture’da ise Carlo Scarpa, Aldo Rossi, Pierluigi Nervi gibi çağdaş mimarların tasarımlarına ilişkin malzemelerle, mimari kitap, katalog ve fotoğrafların yer aldığı projeler sergileniyor.

maxxi-rome-zha-8964

Zada Hadid Mimarlık Bürosu tarafından tasarlanan MAXXI, kent dokusuyla uyumlu bir “kentsel kampüs” yaratma fikrinden yola çıktı. MAXXI, kendi başına işlevi olan bir yapı olmasının yanında, mimari öğeleri ile kendine özgü iç ve dış mekanlar oluşturarak şehrin o bölgesine ait bir kentsel öğe olmayı amaçlıyor. Yapının üst üste geçmiş gibi görünen iki parçası işlevsel farklılıkları (iki ayrı müze) birbirinden ayırırken, dışarıdaki yaya yolları yapının kütlesi boyunca (geçmişte askeri yapılar nedeniyle kapalı olan) kentin sokakları arasındaki geçişi sağlıyor. Çok amaçlı bir sanat kampüsü olması istenen MAXXI, sergi salonlarının yanı sıra, kütüphanesi, oditoryumu, kafesi ve kitapçı dükkanı olan bir yapı. Belli dönemlerde atölye çalışmaları düzenlenmesi, ziyaretçilerin hem hoşça vakit geçirebilecekleri hem de yeni şeyler öğrenebilecekleri bir mekan olması hedefleniyor.

maxxi-rome-zha-9365

Zaha Hadid, modern müzelerde, sergileme alanlarında “nötr” dekorasyon oluşturması için kullanılan beton, cam ve çelik gibi malzemeleri MAXXI’de de kullanıyor. Öte taraftan, tavan kirişlerindeki askı sistemi sayesinde kolayca asılabilecek bölücü panellerle yapılacak serginin içeriğine göre farklı mekansal bölümlere ayrılmasını da mümkün kılıyor.Yapının kendine özgü akışkan ve eğrisel biçimli mekansal tasarımı, farklı işlevlerdeki mekansal geçişleri biçim, malzeme ve ışık yardımıyla hareketli hale getirirken, yapının içinden ve dışından sürpriz görüntüler oluşturarak merak uyandırıyor.

maxxi-rome-zha-0184

Yapıyı simgeleyen iki temel mimari unsur aynı zamada tasarımın da belirleyicisi: Temel hacimleri yani sergi alanlarını oluşturan beton duvarlar ve doğal ışığı bölerek yapıya dağıtan cam tavan. Bir 21. yüzyıl yapısı olan bu binada sanat sergileme işlevini gerçekleştiren büyük ve beyaz duvarlar sıkça göze çarpıyor. Öte yandan yapının kentsel ve sosyal bir mekan haline gelmesi, iç ve dış mekanlar arasındaki görsel bağ (saydamlık, boşluk vb) ile sağlanıyor. Binanın farklı iki kütleye bölünmesi hem iki ayrı amaca yönelik alanları bölüyor hem de sirkülasyonu arttırarak müzenin gezilmesini kolaylaştırıyor. MAXXI’nin zemininden tavana kadar her yönde kullanılan paralel akslar sadece görsel zenginlik sağlamak için değil; ziyaretçilerin dolaşırken yapının geometrisini takip etmelerini de sağlıyor. Zaha Hadid böylece ziyaretçilerin hem müzedeki sanat eserlerini izlemelerini hem de yapının mimarisi yoluyla mimarlıkla etkileşim içinde olabilmelerini amaçlıyor. Hadid, MAXXI’deki tasarımı biçimlendiren temel unsurun “kentsel kültür merkezi” yaratma fikri olduğunu söylüyor:

“MAXXI’yi kentin kültürel yaşamını besleyen, fikir alışverişi yapılabilen bir kentsel-kültürel alan olarak görüyorum. MAXXI sadece bir bina olarak algılanmamalıdır: Başlangıçta sadece sergi mekanlarını ayıran duvarlara ihtiyaç varken, tasarım çalışmalarımız bizi çizgilerin birleşip mekana yön verdiği bir konsepte götürdü. Bu proje bizi, “bir nesne olarak müze” fikrinden “binalar bütünü” fikrine ulaştırdı. MAXXI, sadece bir müze binası değil, iç ve dış mekanların birbirine geçişlerle örgülendiği bir kentsel kültür merkezidir. Galeriler, içeride şaşırtıcı bir biçimde içiçe geçerken, dışarıda doğrusal yüzeyleriyle koca bir alanı dolduruyor.”

Fotoğraflar: Iwan Baan

Etiketler: , , , | İlk yorumu siz yapın »

Will Alsop imzalı rezidans Manchester’da yükseliyor

8 Aralık 2009 | Yazar: Benan Kapucu | Konu: Mimari

hafele1

CHIPS eğlenceli, cesur ve güçlü…
New Islington’un yeni kentsel tasarımının bir parçası olan Will Alsop imzalı ilk büyük bina tamamlandı. Urban Splash’in 2002 yılında başlattığı New Islington Millennium Community projesi, Ashton ve Rochdale kanalları arasında, Manchester kent merkezinin kuzey ucunda inşa ediliyor. Aykırı İngiliz mimar Will Alsop, Chips adını verdiği rezidans projesinde, üst üste bindirilmiş üç patates cipsinden esin almış.

CHIPS BİNASININ GAZETE BASKILI CEPHE KAPLAMASI, YEREL ENDÜSTRİYEL MİRASI ANIMSATIYOR. AÇIK PLAN DAİRELER KAYAR KAPAKLARLA DA BÖLÜMLENİYOR.

‘Aklınıza bir şey gelmezse ceplerinizi karıştırın, kesinlikle bir şeyler bulursunuz“ diyor Will Alsop, Hollanda’da yaptığı barajın formu için çakmağını model aldığını anlatırken. Londra’da ve Manchester’da kentin siluetini değiştiren onlarca projeye imzasını atan İngiliz mimar, yüzyılın en yaratıcı kişiliklerinden biri sayılıyor.

Urban Splash’in 2002 yılında başlattığı ve yapımı yeni tamamlanan Chips projesi, New Islington bölgesinin satılık yeni konutlarını içeriyor. Binayı oluşturan eşit yükseklik, uzunluk ve incelikte üç blok (cipsler) yaklaşık 100 metre uzunluğunda, 14 metre genişliğinde birbirinin üzerine şaşırtmalı olarak istif edilerek yükseltilmiş bir zemin kat ve 142 tek, çift ve üç yatak odalı daireleri kapsayan sekiz kattan oluşuyor. Bina, kompozit duvarlar, cepheleri gazete baskılı cephe kaplaması, bu bölgenin yerel endüstriyel mirasını da yansıtıyor.

Chips konumlandığı New Islington Strategic Framework’un bir parçası olan arazi, kuzeydoğuda Manchester kent merkezinin bir bölümünü oluşturuyor. Chips’in bulunduğu mevki, Ashton kanalının güney ucunda biten ve kuzeye doğru uzanan yarımada üzerinde yer alıyor. Arazinin batısında ve doğusunda yapımı süren ek kanal kolları yapıyı üç tarafından suyla çeviriyor.

Will Alsop, her zaman olduğu gibi bu projenin tasarım sürecinde yerel halk ile yakın işbirliğine girmiş. Alsop’un stratejisine göre, taahhüt, masterplan ve Chips binasının tasarımı altı aydan fazla yerel halka müzakereler sonucu geliştiriliyor. Bu projedede amaç, bitişik yapılarla mimarinin kütleselliğinin azaltıldığı, öte yandan yüksek kalitede, yüksek nüfus yoğunluğunu karşılayabilecek bir yapı yaratmaktır. Plan, yüksek yoğunluklu bloklarda her biri farklı ve özgün apartman daireleriyle kurgulanmış. Tüm sakinlerin suyun kenarında, suyu görebilecek bir konumda ve yeni kanal kollarında dinlence etkinliklerinden faydalanabilecek olması, tasarım stratejisinin önemli bölümünü oluşturuyor. Dairelerin karışımı, tüm bina boyunca yerleştirilen stüdyolar, atölye ve restoranlar farklı kullanım alanları yaratıyor. Bina, zeminden yükseltilmiş durumda, böylece tüm birimler ve kullanıcılar zeminin üzerine konumlandırılmış.

Yapının dış kabuğu, cephede büyük bir doku oluşturan farklı renklerde kompozit panellerden oluşuyor. Sekiz katta düzenlenen daireler, bina boyunca batı-doğu yönünde uzanan koridorun iki tarafında konumlanmış. A’dan F’ye isim verilen altı ana daire tipi esas alınarak planlanan bina, maliyetiyle de her sosyal kesimin ulaşabileceği bir ölçekte.

hafele-1

Alsop’un tasarımında, yaşam, çalışma ve ticari birimler tek bir projede çözümlenmiş. Chips binası sürdürülebilirlik, kentsel peyzaj ile bütünleşmek ve esin dolu daireler yaratmak gibi anahtar kavramlar etrafında biçimlenirken teknolojik yeniliği sıra dışı bir tasarımla buluşturmuş. Binanın konut birimleri, stüdyolardan üç yataklı dairelere dek birçok farklı tipte çeşitlendirilmiş. Balkonlar da farklı versiyonlarla birbirinden ayrılıyor. Dairelerin çoğu banyo ve mutfağı içine alan merkezi bir çekirdek etrafında planlanmış. Daireler açık plan ya da büyük katlanır kapakların kullanıldığı yarı bölümlenmiş bir mekan olarak sunuluyor. Temel fikir, kullanılmayan sirkülasyon alanlarının azaltılarak açık plan, esnek ve verimli apartman daireleri gerçekleştirmek. Daireler içinde çekirdek alanlar aynı zamanda dış duvarlarda prizlerden, borulardan ve elekrik anahtarlarından kurtaran elekrik ve servis gereksinimlerini de içeriyor. Büyük ve değişken pencere biçimleri çeşitlilik sağlarken gün ışığından olabildiğince yararlanmasını sağlıyor.

Alsop’un tasarımının önemli bir yönü, binayı tüm sakinlerin tek bir ön kapısının olduğu bir bina yaratabilmek. Öyle ki tüm daireler binanın merkezindeki yürüme engellilerin de ulaşabileceği ışıltılı lobiden ulaşılıyor.

Zemin katta yer alan stüdyo daireler, batı yönünde kendi içinde giriş alanlarına ve restorana sahip. Zemin kat merkezinde yer alan üç kat yüksekliğinde binanın kuzey ve güney katlarından ulaşılabilen giriş holü konutlara yönlendiriyor. Aynı zamanda 420 metrekarelilik bir restoran, 44 ve 110 metrekare arası alanlara sahip altı stüdyo mekanı bu katta konumlanmış. Birinci katta ise ana koridordan ulaşılan 14 apartman dairesi ve iki kat yüsekliğinde bir restoran bulunuyor. En alttakı cipsin en üst katında ise 17 adet balkonlu apartman dairesi yer alıyor. Konutların çoğunu kapsayan en uzun blokta, dairelerin balkonları ve pencere tiplerinin farklı pozisyonları yapıya özgün bir doku da kazandırıyor. En üstte, 80 metre uzunluğundaki en kısa olan blok ise üç kat boyunca 45 apartman dairesini kapsıyor. 3 yatak odalı daireler, Güney-Batı yönünde manzara ve gün ışığından olabildiğince yararlanıyor. Binanın Doğu yönünde büyük ortak teras, bodrum katında ise otopark, bahçe ve bisiklet parkı düşünülmüş.

Çoğunlukla yerel halkın katılımcı fikirleriyle tasarım sürecini yönlendiren Alsop yeni sonlandırdığı Chips binasıyla yaratıcılığını, cesur ve eğlenceli olduğu kadar, toplumsal yönden de güçlü bir proje ile yeniden kanıtlıyor.

NEW ISLINGTON KENTSEL PROJESİNİN YENİ TAMAMLANAN BİNASI CHIPS, ASHTON KANALININ GÜNEY UCUNDA BİTEN VE KUZEYE UZANAN YARIMADA ÜZERİNDE ŞAŞIRTMALI ÜÇ BLOK OLARAK YÜKSELİYOR.

hafele-2

WILL ALSOP

Will Alsop, Toronto, Singapur ve Şangay’da da ofisleri bulunan Londra merkezli SMC Alsop ile modernist mimarlığın sınırlarını zorlayan yapılara imza atıyor. 2000 ‘de İngiliz Mimarlar Kraliyet Enstitüsü (RIBA) tarafından verilen Stirling ödülünü kazandıktan sonra Alsop, The Guardian gazetesinde İngiliz mimarlar hiyerarşisinde Richard Rogers ve Norman Foster’dan sonra üçüncü sıraya yükseldi. Stirling Ödülü’ne hak kazanan Peckham Kütüphanesi, “Mimarlık hakkında fikrinizin olması mimarlık için tehlikelidir. Hiçbir tarz ve metodun baskın olmadığı bir çağda yaşıyoruz, görüp tersini yapabileceğimiz birçok örnek var” diyen mimarın Pop-Art esinli, güçlü renklerle bezeli, dinamik formlardaki yapılarından sadece biri.
Alsop’un yapıları arasında, yılda bir milyon turist tarafından ziyaret edilen ve mavi cephesi nedeniyle “Büyük Mavi” diye de adlandırılan hükümet binası ‘Hotel du Departement des Bouches-du-Rhone’ (Marsilya, Fransa- 1997) de Stirling Ödülü’ne aday gösterilmişti.
Le Corbusier, Sir John Soane, Mies van der Rohe ve John Vanbrugh’dan ilham alan Alsop, tüm kariyeri boyunca mimarlığın toplumların değişiminde hem önemli bir araç hem de güçlü bir sembol olduğunu savundu.

Proje adı: Chips
Müşteri: Urban Splash Ltd
Mimar: Alsop Architects
Baş müteahhit: Urban Splash Build Ltd
Peyzaj tasarımı: Grant Associates
Toplam alan: 16.200 m²
Toplam maliyet: £20m
Konum: Ancoats, Manchester
Yükseklik: 34 metre çatı parapetine kadar
Kat sayısı: Bodrum ve 9 kat
Başlangıç tarihi: Ocak 2006
Bitiş tarihi: Haziran 2009

YAZI: BENAN KAPUCU - FOTOĞRAFLAR: CHRISTIAN RICHTERS

Etiketler: , , , | İlk yorumu siz yapın »

Finlandiya’nın kültürel Rönesansının mimarı Alvar Aalto

10 Kasım 2009 | Yazar: Benan Kapucu | Konu: Mimari

hafele20. YÜZYILIN EN ÖNEMLİ MİMARLARINDAN BİRİ VE ULUSLARARASI MODERNİZMİN BAŞ AKTÖRÜ OLAN ALVAR AALTO , VIIPURI KÜTÜPHANESİ VE PAIMIO SANATORYUMU GİBİ BİRÇOK BAŞYAPITINDA, FİN ROMATİZMİNE ÖZGÜ DOĞA ANLAYIŞINI MODERNİST İDEALLERLE YENİDEN BİÇİMLENDİRDİ; İLHAM VERİCİ MOBİLYALAR VE CAM OBJELER TASARLADI. ALVAR AALTO MÜZESİ’NDE SÜREN “SHIFTING CONTOUR” SERGİSİ, ONUN YAPI VE PEYZAJ ARASINDA KURDUĞU GÜÇLÜ İLİŞKİYE İŞARET EDİYOR.

“Tekne Päijänne ya da Keitele gölünün sularında süzülür, sonra zarif kıvrımlı kıyıları olan derin koylara yanaşırken, en iyi eğlencem bu peyzajın içinde kalan yapılara hayalimde küçük eklemeler yapmaktı. Anında şaşırtıcı biçimde dönüşüyordu her şey; çatıları hafifçe kaldırır-orta Finlandiya’da çatıların mümkün olduğunca düz olması gerekir- köyün renklerine güzel bir ayar verir, oraya buraya ağaçlar dikerdim. Bazen evlerin arasında kalan kilisenin ön plana çıkması gerekirdi: Ben genellikle sütunlarla çevrili küçük bir pazar alanıyla yapardım bunu ya da çan kulesini uzatırdım.”
- Alvar Aalto, Sisä-Suomi, 26 Haziran 1925.

Yapı ve peyzaj ilişkisi, genç bir mimar olduğu dönemde de Alvar Aalto’nun işlerinde ve yazılarında kendini gösterir. Aalto, mimarlıkla ilgili metinlerinde doğaya ve bahçelere de değinir; mimarı arazinin “verimini” artıran, gereksiz sürgünleri budayan bir bahçıvanla özdeşleştirir. Alvar Aalto Müzesi’ndeki yaz sergisi, Jyväskylä Üniversitesi Kampüsü, Seinäjoki Kent Merkezi, Vuoksenniska Kilisesi, Essen Opera Binası ve Finlandiya Kongre Salonu’nun çizimleri eşliğinde onun bu konuya olan yaklaşımını gözler önüne seriyor. Alvar Aalto Müzesi’nin çizim ve fotoğraf arşivine dayanan sergi, geleceğin araştırmacılarına bu çerçevede yeni bir pencere açmış oluyor.

Arazinin topoğrafyasına göre yapılarını biçimlendiren Aalto’nun mimarisinde, iç ve dış mekanlar sıklıkla birbirine gölgelikler, pergolalar ve asmalı çardaklarla bağlanır; dış mekandan iç mekana geçiş aralıklarla olur. Heykelsi iç ve dış duvarların dolambaçlı görünümleri de doğayla psikolojik bir bağlantı kuruyor. Essen Opera Binası’nın fuayesinde ve Finlandiya Kongre Salonu’nun oditoryumunda olduğu gibi…

hafele-11

Bina ve doğa arasındaki ilişki, içeriden çevredeki peyzaja ve bahçeye açılan manzaralarla da sağlanır. Binanın yönü, Aalto’nun konut mimarisinde çok önemli olduğu gibi, kamu binalarının tasarımında da incelikle ele alınır. Doğal ışığı iç mekanlara taşımak, özellikle Kuzey’in karanlık kış aylarında daha çok önem kazanır.

Hugo Alvar Henrik Aalto 1898 yılında Finlandiya’nın Kuortane kasabasında doğdu. İsveçli mimar Arvid Bjerke’nin asistanlığını yaptıktan sonra, 1921 yılında Helsinki Teknoloji Üniversitesi’nden mezun oldu. 1924 yılında Jyväskylä’da Alvar Aalto Office for Architecture and Monumental Art / Alvar Aalto Mimarlık ve Anıtsal Sanatlar Ofisi’ni kurdu. Üstelik zamanlaması da kusursuzdu. 1920’lerin ortalarında henüz birkaç yıldır bağımsızlığını kazanmış bir ülke olan Finlandiya, yeni kimliğini tanımlarken mimarlığa da sınırsız yatırım yapıyordu. Aalto, Jyväskylä’da Finlandiya’nın kültürel rönesansında uzun süre rol oynayacak genç sanatçı ve entelektülellerden biriydi. Onların arasına 1924’te evleneceği Aino Marsio da katılmıştır. Aalto, tutkuyla birçok mimarlık komisyonuna projeleriyle katılır ve çoğunu da kazanır.
İlk binaları, Jyväskylä’da işçi konutları ve öğrenci kulüpleridir ama 1927’de Aalto eski başkent Turku’da Southwestern Finland Agricultural Cooperative Building işini de alır. Hem Helsinki’den daha özgür hem de Avrupa’ya yayılan arkadaş kitlesine daha yakın olan Turku, Alvar ve Aino’nun hep yaşadıkları yer olur. Evlerini Almanya’dan getirdikleri Marcel Breuer sandalyeleriyle ve fokstrot çalışmak için edindikleri gramofonla dekore ederler. O dönemde Finlandiya medyasının da gözdesi olan Aalto kimi röportajlarında kendini kozmopolit bir entelektüel olarak tanımlar. “Uçmak, modern insanın tek uygar seyahat biçimi” sözlerinden de anlaşıldığı gibi…

hafele-31

Jyväskylä’da geleneksel Fin çizgileriyle haşır neşir olan Aalto, Turun Sanomat Gazete Binası (1927-28), Viipuri Kütüphanesi (1927-35 ) ve Paimio Sanatoryumu (1928-33) gibi Turku binalarında, Avrupa gezileri sırasında hayran olduğu International Style (Uluslararası Stil) akımını da harmanlar. Diğer genç mimarların yaptığı gibi bu stili aynen kopyalamaktansa, onu yeniden tanımlar. Aalto, Aino ile birlikte 1935 yılında Helsinki’ye taşınır ve Munkkiniemi yakınlarında yeni bir ev ile stüdyo inşa eder. Paimio Sanatoryumu ve Viipuri Kütüphanesi için tasarladığı ahşap sandalye ve tabureleri üreteceği Artek mobilya firmasını da kurmuştur. Aalto, 1937 yılında Savoy restoranı tasarlaması isteninceye dek kent merkezinin hiçbir mimarlık işini alamaz. Savoy restoran için tasarladığı - genç bir Eskimo kızının deri pantolonuna benzettiği- Savoy vazo, bugün bile en çok satan ürünler arasındadır. Bu dönemde Alvar Aalto, sanayici ve sanat koleksiyoncusu Harry Gullichesen ve Maire için Villa Mairea evini tasarlar. Aalto, ince kütüklerin zarif kompozisyonu ve çelik destekler, beton putreller ve çimen çatılarla incelikli bir yapı tasarlar. Böbrek biçimli havuzu ve saunasıyla Hollwood’a gönderme yapar; rattan ya da huş ağacı kaplı siyah çelik kolonlarıyla iç mekanı Finlandiya ormanlarının dokusuna, ışığına ve gölgelerine saygı duruşu gibidir.

Finlandiya’nın bu usta mimarı, Amerika’da birçok mimarlık ödülü alır 1946-49 Baker House Senior Dormitory at the Massachusets Institute of Technology dahil. Dünya çapında bir mimar olarak kabul edilen Aalt, Royal Institute of British Architects (RIBA) ve American Institute of Architecture (AIA) altın madalyaları dahil birçok ödül kazanır– Almanya, Fransa, Danimarka ve İran’da da ödüller alır. Aalto 1976’da Helsinki’deki ölümüne değin, birçok başarılı savaş sonrası projelerine rağmen, hep savaş öncesi ürettiği ve büyüleyici bir kalite yakaladığı ilk Fin başyapıtlarıyla hatırlanır.

Uluslararası Stil’in ölçeği, ışığı kullanma ustalığı ve ayrıksı paleti, Alvar Aalto’nun binalarında güçlü bir hümanizm ile yeniden biçimlenir.

hafele-4

Paimio Sanatoryumu Alvar Aalto, Finlandiya, 1929
Savaş yıllarında Finlandiya’da tüberküloz hastalığının yayılması, yüzyıl boyunca tüm ülkede birçok sanatoryumun açılmasına yol açar. Bunlardan biri de 48 belediye ve dört kasabanın finansal destekleriyle gerçekleştirilen Varsinais-Suomi tüberküloz sanatoryumudur. Sanatoryumun yeri için Paimio’ya karar verildikten sonra, tasarımına 1929 Ocak ayının sonlarında bir yarışma ile karar verilir. Jürideki mimarlar, mimarideki son trendlerin sıkı destekçileri Jussi Paatela ve Väinö Vähäkallio’dur.

Alvar Aalto, projeye hastanın perspektifinden bakar; dingin ama neşeli bir ortam tasarlar. Hiçbir detayı gözden kaçırmaz; merdivenlerin kanarya sarısı renginden ısıtma sistemine, hastaları rahatsız etmemek için suyun sessizce aktığı özel musluk tasarımına kadar… Paimio sandalye (1931-1932) dahil sanatoryumun tüm mobilyaları Aalto’nun imzasını taşır. Evindeki Marcel Breuer çelik boru sandalyelerden de esin alan Paimio sandalye, tüberküloz hastaların nefes almasını kolaylaştıran bir tasarımdır. Aalto, şekillendirilmiş ahşap ve kontrplağın birleşiminden yapılan sandalyenin metalden daha sıcak ve konforlu olduğunu düşünüyordu.

Paimio Sanatoryumu’nda binanın temel işlevleri, bütünsel bir formla her kanadın kendi içinde çözümlenmiştir. A- kanadı en önemli arkitektonik unsur olan güneşli balkonlarıyla hastaların kanadıdır ve güneye bakar. B-kanadı genel alanları içerir: muayene odaları, dinlenme salonu, kütüphane ve ortak mekanlar. C-kanadında çamaşırhane, mutfaklar ve personel birimleri bulunur. Tek katlı D-kanadı ise kazan dairesi ve ısıtma tesisi bulunur. Sirkülasyon alanları A-kanadı ve B-kanadı arasında kalan ana girişi merkezine alır ve ona bir binanın diğer kanatlarına geçişi de sağlayan merdiven boşluğuyla bağlanır.

Fuayenin girişi farklı işlevlere hizmet eden kanatlar arasında geçiş sağlayan bir sirkülasyon alanı olarak iş görür. Fuayenin -hastaların terlik dolabı dahil- orijinal mobilyaları, uzun süre kalacak hastaların ev ortamında hissetmesini sağlayacak biçimde tasarlanmıştır.

YAZI: BENAN KAPUCU GÖRSEL ARŞİVİ: ALVAR AALTO MUSEUM

Etiketler: , , | İlk yorumu siz yapın »

Evsizler ve zihinsel engellilere Santa Monica’da yeni rehabilitasyon merkezi

3 Kasım 2009 | Yazar: Gateway | Konu: Mimari

ABD Kaliforniya eyaletinde, Santa Monica merkezinde yapılan yeni rehabilitasyon merkezi, Amerikan mimarlık şirketi Pugh+Scarpa’nın imzasını taşıyor. Sürdürülebilir mimarinin özelliklerini taşıyan yeni bina, sakinleri için ‘güvenli’ ve ‘davetkar’ bir ortam yaratıyor.
ABD’li mimarlık şirketi Pugh + Scarpa yurt içi ve yurt dışında mimaride sürdürülebilir tasarım konusunda uzman olarak tanınıyor. Ödüllü iş portföyünde yer alan her proje sürdürülebilir stratejiler ve malzemelerle yürütülüyor. Pugh+Scarpa’nın son projelerinden biri olan Step Up on 5th ise Santa Monica kent merkezinde yükseliyor. Yeni bina, evsizler ve zihinsel engelli kişiler için hem konut hem de rehabilitasyon ve destek merkezi işlevi görecek. Kalıcı yerleşim yeri olarak 46 stüdyo tipi daireyi kapsayan binanın zemin katı alışveriş alanları ve yeraltı otoparkı olarak düzenlenmiş.

hafele-2

Rehabilitasyon merkezinin benzersiz olduğu kadar mütevazı görünümde olan dış kabuğu, binayı Santa Monica’nın çekim noktalarından birine dönüştürüyor. Ana cepheyi kaplayan özel kesim anodize alüminyum paneller, gün ışığının doğrudan gelmesini engelleyen gölgelik işlevini görürken, gece ve gündüz saatlerinde farklı ışık oyunlarıyla, yoldan geçenler için dramatik bir görüntü oluşturuyor. Doğu ve güney yüzündeki duvarlarda stratejik bir düzen içinde olan gölgeliklerde, malzeme iyice öne çıkıyor; sirkülasyon alanlarına ve merdivenlere zarif bir ritim kazandırıyor. Açıklıkları birbirinden farklı olan gölgelikler, cepheye geometrik bir doku kazandırıyor. Cepheyi görsel olarak daha küçük elemanlara indirgeyen gölgelikler sayesinde, yoldan geçen otomobil ve insanlarla birlikte hareket ediyormuş gibi görünüyor.

Alt katında ticari alanlar, ikinci katta stüdyo tipi daireler, korunaklı iki ayrı avluya bakıyor. Katlara avlulardan yukarı bağlanan güvenli merdivenlerle ulaşılıyor. Her bir katta yer alan toplantı odaları sokaktan koparılmış ama 5. Cadde’ye ve Santa Monica’ya doğrudan bağlantısı olan avlulara yukarıdan bakıyor. Müstakil avlular, bina sakinlerinin sosyalleşebileceği özel alanlar olarak hizmet görüyor.

hafele-1

REZİDANS VE REHABİLİTASYON MERKEZİNİ KAPSAYAN STEP UP, SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK KRİTERLERİNİ YERİNE GETİREN ‘İYİLEŞTİRİCİ’ MİMARİNİN ÖRNEKLERİNDEN BİRİ.

Step Up on 5th binanın performansını optimize eden, yapım sürecinden kullanım sürecine tüm aşamalarda daha az enerjj tüketimine yönlendiren, standart uygulamaların dışında enerji kazanımı sağlayan boyutları ile farklılaşan bir proje. Rehabilitasyon merkezi ve rezidans binasının tasarım yaklaşımı ve iç mekan kurgusunda, pasif güneş enerjisinden yararlanarak uygulamaya dahil etme düşüncesi belirleyici olmuş. Güneş enerjisi stratejileri birçok farklı uygulamayı kapsıyor: Binanın güneş enerjisiyle soğutulması, konumu ve yönünün buna göre belirlenmesi; sıkça esen rüzgardan yararlanacak şekilde tasarlanması ve konumlandırılması; doğal havalandırması için gereken enerjinin en aza indirgenmesi; pencerelerinin optitum düzeyde gün ışığını alması gibi… Güney cephesinde gölgeliklerln kullanılarak Batı yönündeki cam cephenin aza indirgenmesi ve pencerelerin doğal havalandırmayı en üst düzeye çıkaracak şekilde tasarlanmas enerji kazanımı amacıyla geliştirilen stratejiler arasında. Step Up Fifth projesinde, iç mekan gün ışığından olabildiğince yararlanacak ve doğal hava akışının maksimum düzeye çıkaracak şekilde planlanmış.

hafele-3

Sadece bu pasif stratejiler bile geleneksel biçimde inşa edilmiş yapılara kıyasla binanın performansını yüzde 50 oranında artırıyor. Bina enerji kazanımı sağlayan ve çevre dostu ya da sürdürülebilir araçlarla donatılmış. Malzeme sakınımı ve dönüşümü, yapım sürecinde tüm atıkların dönüşümü için transfer istasyonlarına aktarılması sağlanmış. Bu sürdürülebilir stratejiler sayesinde Step Up on Fifth binası, yüzde 75 dönüşüm oranını yakalamayı başarmış durumda. Yüksek dönüşümlü içeriği olan özel halı, yine kaynakların korunması amacını ortaya koyan bir yaklaşım. Projede, aydınlatma çözümü olarak bina boyunca ve çift cidarlı pencerelerde kompakt floresan lamba kullanılmış. Her daire yine su tasarruflu klozetler ve enerji kazanımı sağlayan diğer gereçlerle donatılmış. Amerika’nın en sıkı enerji verimliliği kuralları uygulaan Kaliforniya eyaletinde, Step Up on Fifth rehabilitasyon merkezi yüzde 30’un üzerinde enerji kazanımı sağlayan sayısız sürdürülebilir özelliklerle hayata geçirilmiş.

Güney cephesindeki gölgelikler, duygusal açıdan duyarlı olan rezidans sakinlerine güvenlik duygusu verirken, binaya şaşırtıcı biçimde görsel derinlik veren asimetrik yatay açıklıklarla doğrudan güneş ışığını süzüyor.

Etiketler: , , | İlk yorumu siz yapın »

İşlevsel ve konforlu bir hasta odası nasıl olmalı?

22 Ekim 2009 | Yazar: denizayseyazicioglu | Konu: Mimari, Tasarım

Hasta odaları, işlevsellik ve konfor açısından hem hasta hem de ona hizmet ve refakat eden kişiler için tüm beklentileri karşılayabilecek nitelikte olmalıdır. bu nedenle odaya ait donanımların boyut ve yerleşim mesafeleri, odanın rengi ve aydınlatma biçimi gibi birçok bileşen dikkatlice tasarlanmalıdır. ( Yrd.Doç.Dr. Deniz Ayşe Yazıcıoğlu Kadir Has Üniversitesi / Güzel Sanatlar Fakültesi)

İdealde hasta odaları tek yataklı olmasına rağmen, bazı koşullarda iki yatağa da çıkartılabilir. Ancak ister tek kişilik ister iki kişilik olsun hasta odalarında hasta ve ziyaretçiler için en önemli duygusal gereksinim yatağın etrafında konforlu bir biçimde oturulabilmesidir. Bunun için yatakla diğer mobilyalar arasında en az 75 cm bırakılmalıdır. Bu mesafe aynı zamanda yatağın her iki tarafına konulacak olan standart boyutlardaki medikal duvar üniteleri ve komodin için de yeterli olacaktır. Ayrıca bu şekilde yatak çevresinde rahat bir biçimde dolaşılabilecektir.

Hasta odası eğer iki kişilik tasarlanacaksa oda derinliği 500 cm’den az olmamalıdır. Her bir yatak bölümü için asgari 228 cm bırakılmalı, yataklar arasındaki mesafe ise 150 cm tutulmalıdır. İki kişilik oda için hastaların muayenesi esnasında gerekli olan bölücü perde yukarıdan asılacak biçimde, kenara toplanabilir olmalı ve kapatıldığı zaman yatakla arasında en az 45 cm kalmalıdır. Perdenin yerden yüksekliği ise ortalama 40 cm bırakılmalıdır. (Tablo 1)

hafele-1

Eğer alan müsaitse hasta yatak odaları tekerlekli sandalye kullanan bir hastanın ihtiyaçlarına da cevap vermelidir. Bu amaçla mobilyalar yerleştirilirken bırakılacak mesafeler tekerlekli sandalyenin rahatça manevra yapabileceği biçimde olmalıdır. Böyle bir oda içerisinde tuvalet tasarlanacaksa en az 107 x 183 cm’lik alan ayrılmalı ve tuvaletin kapısı dışa doğru açılmalıdır. Klozetten kol mesafesi kadar uzaklıkta ise tek ya da her iki tarafta tutamaklar konulmalıdır. Hasta odasında tuvalet için yeterli yer yoksa en azından el yıkamak için bir lavabo konulmalıdır. Bu lavabo tekerlekli sandalyenin girebilmesi için yerden 75 cm. yükseklikte monte edilmeli, önünde en az 70 cm. mesafe bırakılmalıdır. Lavabonun üzerine ayna ve raf konulacaksa yerden yüksekliği 100 cm olmalıdır. Tuvaletin odada olmadığı bu tür bir durumda hasta genel bir koridor alanına girmeksizin tuvalete ulaşabilmeli ve bir tuvalet en fazla dört yatağa hizmet etmelidir. (Tablo 2)

hafele14

100 x 220 cm boyutlarındaki standart bir hasta yatağının odaya rahatlıkla sokulabilmesi için oda kapısının genişliği 117 cm’den az olmamalıdır. (Tablo 3) Kapının önünde ise 150 x 150 cm’lik bir alan bırakılmalıdır. Özellikle hijyenin ön planda tutulması gerektiği hasta yatak odalarında mobilyaların boyut ve yerleşim biçimi kadar kullanılacak malzemelerin cinsi de önemlidir. Bu tür mekanlarda mikrobik kirlenmenin kontrol edilmesi ve bütün yüzeylerin tamamen temizlenebilmesi için zemin ve duvarlarda ıslak vakumlama ve yıkamaya dayanıklı malzemeler tercih edilmelidir. Ayrıca bu malzemeler parçacık ya da elyaf döken bileşimde olmamalı, temizlik için kullanılan kimyasal maddelerden etkilenmemelidir. Hatta bu malzemeler mikroorganizma birikimini ve üremesini inhibe edebilmelidir.

hafele-23

Hasta yatak odalarında kullanılan malzemelerin rengiyle ilgili seçim yapılırken ise sert kontrastların yerine yumuşak tonlar tercih edilmeli, koyu olanlardan kaçınılmalıdır. Özellikle doğal elementleri temsil etmeleri nedeniyle mavi-turkuvaz, mavi-yeşil gibi kombinasyonlar bu tür mekanlar için ideal olacaktır. Ayrıca sakinleştirici özelliği nedeniyle açık leylak tonları da kullanılabilir. Islak hacimler ise küçük alanlar olduklarından daha geniş gösteren açık tondaki renkler tercih edilmelidir. Temizliği ve sağlığı çağrıştırması nedeniyle beyaz ve kırık beyaz ise bu tür alanlar için son derece uygundur .

Hasta yatak odalarının aydınlatmasında ise dimmer armatürler, tavandan yansıtılan endirekt ışıklar, başucu lambaları kullanılmalıdır. Özellikle tozu daha az barındırmaları nedeniyle gömme olan armatürler tercih edilmelidir. Islak hacimlerin aydınlatılmasında ise neme ve suya dayanıklı önü camlı ya da kapalı tipte olanlar kullanılmalıdır .

TABLO 1: PANERO, J. VE ZELNIK, M., (1979). HUMAN DIMENSION INTERIOR SPACE: A SOURCE BOOK OF DESİGN REFERENCE STANDARDS, WATSON-GUPTIIL PUBLICATIONS, NEW YORK.
ŞEKİL 2: PANERO, J. VE ZELNIK, M., (1979). HUMAN DIMENSION INTERIOR SPACE: A SOURCE BOOK OF DESIGN REFERENCE STANDARDS, WATSON-GUPTIIL PUBLICATIONS, NEW YORK.
ŞEKİL 3: PANERO, J. VE ZELNIK, M., (1979). HUMAN DIMENSION INTERIOR SPACE: A SOURCE BOOK OF DESIGN REFERENCE STANDARDS, WATSON - GUPTIIL PUBLICATIONS, NEW YORK.

Kaynaklar: [1] Panero, J. ve Zelnik, M., (1979). Human Dimension Interior Space: A Source Book of Design Reference Standards, Watson-Guptiil Publications, New York. [2] Karadayı, A., Aydın, K. Üçüncü, O. (2009) Hastane Riskli Alanları-Ameliyat Odası, Yoğun Bakım Birimi ve Sterilizasyon Birimi-Planlamasının / Tasarımının ve Tıbbi Atık Yönetiminin İnfeksiyon Açısından İrdelenmesi, Ulusal Sterilizasyon Dezenfeksiyon Kongresi. [3] Özbudak, Y. B., Gümüş, B.,Çetin, F. D.(2009) İç Mekan Aydınlatmasında Renk ve Aydınlatma Sistemi İlişkisi

Etiketler: , , , | İlk yorumu siz yapın »

Aylin Şensoy: Medikal planlamada uzman bir mimar

9 Ekim 2009 | Yazar: Benan Kapucu | Konu: Mimari, Söyleşi

hafele10

“Hastane, tüm dişlilerin birbiriyle uyum içinde çalıştığı işleyen bir mekanizma gibi olmalı” diyor Lina Mimarlık’ın kurucu mimarı Aylin Şensoy. Başta Acıbadem hastaneleri olmak üzere, ağırlıklı olarak hastane projelerine odaklansa da mimarlık şirketi, turizm yapıları, ofis binaları, konut projeleri gibi mimarlığın her ölçeğinde işler üretiyor.

Hastane mimarisi, medikal planlamadan tıp teknolojisine, insan psikolojisinden malzeme ve renk bilgisine birçok farklı katmanı olan, yatayda ve düşeyde karmaşık ilişkiler ağının özel çözümler gerektirdiği bir uzmanlık alanı. Belli bir yapı konsepti üzerine medikal planlamadan başlayan tasarım süreci, iç mekan tasarımından ve detaylandırmaya kadar her aşamada titizlikle yürütülüyor.

Hastane projelerinde uzmanlaşan ve birçok Acıbadem hastanesini hayata geçiren Lina Mimarlık çalışmalarını Acıbadem Proje Yönetim Binası’nda ortak çalışma yöntemiyle sürdürüyor.

Firmanın kurucusu Aylin Şensoy, “Üç H üzerine proje üretmek istedim hep” diyor, “Hastane, hapishane ve havaalanı…” IDGSA Mimarlık Bölümü’nden yüksek mimar olarak mezun olan Şensoy, Vedat Dalokay ve Ertem Ertunga gibi usta mimarların yanında profesyonel yaşama atılmış. Yaklaşık 17 sene hocası olan Ertunga ile birlikte çalıştıktan sonra 2006’da ayrılıp kariyerini Lina Mimarlık olarak sürdürmeye karar vermiş. Aylin Şensoy, hastane mimarisi ve medikal planlama sürecine dair merak ettiklerimizi yanıtlıyor.

Medikal planlamaya nasıl yöneldiniz?
2000 yılının sonunda Acıbadem, hastane projesi için Ertem Ertunga’ya teklif getirmişti. Acıbadem Kadıköy ve Carousel’den sonra üçüncü hastanenin ‘premiere’ hastane olmasını istiyorlardı. Hastane projesi ile böylece tanışmış olduk. Önce araziyi önünüze getiriyorlar, proje istiyorlar tabii. İhtiyaç programı çıktı, bu dönem içinde proje sürerken Amerika’daki etkinlikleri takip etmeye; Amerika’nın mimarlar odasının düzenlediği Healthcare Facilities eğitimlerine katılmaya başladık. O sırada, Acıbadem’in anlaşmalı olduğu Harvard Medical School’dan da planlama konusunda eğitim almaya başladık.

Hasta, doktor ve personelin gereksinimleri, işletme planlaması -ki hastanelerin başarılı olması için o da çok önemli- ile personel sayısı maliyeti, nasıl azaltabilir ya da çoğaltılabileceği gibi… Hemşire bankolarının ve içerideki ekipmanların adetleri, yatak kapasitesine göre istasyon sayısının belirlenmesi ve optimizasyonu çok önemli. Optimizasyon formülünde 18 hastaya bir hemşire bankosu düşer. Hacimler farklı olabiliyor; 500 yataklı, 1000 yataklı.. V şeklinde ya da U şeklinde planlamalar girebiliyor.

Planlama süreci hangi noktadan başlıyor?
Hasta odaları katından, hasta sayısından başlıyor; o da sizin yatak sayınızı belirliyor. Önce hasta odaları yatak katını, servis çekirdeğini, ana sirkülasyon alanlarını, hastayı yormadan odasına götürecek koridor uzunluklarını ya da tur atması için gezi ve dinlenme alanlarının yaratılması gerekir. Refakatçı konusu da ayrı bir proje. Bizim memleketimizde her hastaya üç refakatçi düşüyor. O yüzden refakatçiye de önem vermeye, onlara alanlar yaratmaya başladık. Suit odalarda yatak odaları koyuyoruz refakatçi için. Özellikle, Maslak hastanemizde bu tip odalarımız çok fazla.

hafele12

Sirkülasyon alanlarını hangi kriterlere göre belirliyorsunuz?
Hastanede görünenin arkasında hiç bilmediğiniz bölümler var. Poliklinik, röntgen, radyoloji bölümünün arkasında müthiş bir sanayi var, örneğin. Ayakta tedavi ile gelmiş olan hastanın, acilden gelen yataklı hasta ile çakıştırılmaması gerekir. Moral bozucu olmaması için… Sıradan bir tetkik yaptırmaya gelmişsiniz, acil servis vakasına tanık oluyorsunuz. Orada, entübe bir hastanın sedyeyle önünüzden geçmesi hiç hoş bir manzara değil. Özellikle buna çok dikkat ediyoruz. Emar merkezinde, ayakta tedavi hastası başka bir koridordan, yatakta tedavi hastası başka bir koridordan ya da acil hastası başka bir koridordan yönlendirilir.

Çakışmayan ya da ayrıştırmamız gereken; hem birbirine yakın hem de birlikte olmaması gereken programlar, medikal planlamanın en önemli noktaları. Acil hastasını da iki tipte planlıyoruz. Ufak düşme, aşı gibi vakalarla, ağır yaralıların, canlandırmaya muhtaç hastaların da girişlerini aynı yerden yapamazsınız. Ayrı bölümlerde teşhisleri konur ama kimse birbirini görmez.

Medikal planlama, matematiksel hesap gerektiriyor anlaşılan…
Yatayda ve düşeyde tamamen matematiksel hesap gerektiriyor, üstteki ve alttaki bağlantıların birbirine yakın olması gerekir. Önce şema balonlarıyla tüm bu ilişkileri kurguluyoruz. Doktorlar için de özel planlama var; doktoru bir yerden sonra görünmez adam haline getirmeniz, onun dinlenme alanlarını yaratmanız lazım. Özellikle ameliyatları saaterce sürebilen beyin cerrahisinde çok mühim bunlar. Genellikle bodrum katlarında düzenlenen ameliyathanelerde doktorların dinlenebileceği bir ışık bantı açmaya çalışıyoruz.

Jinekoloji bölümü de özel bir planlama gerektirebiliyor. Kadın doğum uzmanına muayeneye geldiklerinde görünmek istemeyen, çekinen kadınlarımız var. Buna çare bulmak için jinekoloji bölümünü iki ve üç koridorlu yaptık. İki kapısı olan, aradan muayene odasına açılan görüşme odaları yaptık. Doktor refakatçıyı muayene odasına almıyor, etik olarak burada sadece hastasıyla paylaşması gerektiğini paylaşıyor. Bu gibi şeyler insanların yaşanmışlıklarından yola çıkıyor İki bölümlü bir muayene odası dünyanın hiçbir yerinde yoktur.

hafele-21

Belirlenmiş bir formül var mı, yoksa her yeni hastanede bu ilişkiler ağını yeniden mi kurguluyorsunuz?
Her hastane için yeniden yapılıyor. Sıfırdan planlarken yaptığımız tasarımlarda çok daha serbestiz. Yatay ve düşey platformlarda kriterlerimizi ve kalıplarımızı uygulamak için tecrübelerimizden de yola çıkarak daha rahat oturtuyoruz. Ama mevcut bina içinde planlama yaparken çok zorlanıyoruz. Normalde belli bir kumaşınız vardır, terziye gidersiniz ve dersiniz ki “Benim bedenime göre bu elbiseyi dik.” Ama kimi zaman da işler tersine işliyor. “Bu bedeni bu elbiseye sığdır” deniyor.

Maslak projesi, bunun en iyi örneği. Bu proje aslında 2001’de bitmişti örneğin. O esnada hastanenin kurulacağı arazi üzerinde mikrocerrahi hastanesi olarak yapılmış bir bina vardı ve Anıtlar Kurulu korunmasını öngörüyordu. Biz de kriterlerimizi, oda ebatlarımızı uyarladık; takviyelerle o binayı hastane haline getirdik. Farklı bir cepheyi resmen giydirdik ve projeyi böyle oluşturduk. Anıtlar Kurulu’na sunduğumuz projeyi sit alanının öngördüğü şekilde planlamıştık ama içine konması istenen program ve cihazlar için o bina yeterli olmadı. Radyoterapi bölümünün boyutları 12 metreye 25 metre örneğin, bu da çok büyük bir alan.

Beton dökülerek 2.5 metrelik duvarlarla çevriliyor. Astarı yüzünden pahalı çıkmaya başlayınca “yıkalım” dediler. Ama gelin görün ki bina kontürü öyle onaylanınca, bambaşka prosedürlere girmemesi için yeni binayı o kontürün içine yapmak zorundasınız. Aslında bina aysberg gibidir. Bodrum katları 7500 metrekareden başlar, yukarıda 2000 metrekareye doğru küçülür.

Bu süreçte, iç mekan tasarımı ne zaman devreye giriyor?
Hastaneyi Acıbadem Proje Yönetimi’nin teknik ve mimar danışmanlarıyla beraber avan projede bitiriyoruz, bütün medikal elemanlar da ekilmiş oluyor. Cihazlar da sürekli yeni teknolojiyle birlikte değişiyor, onu da göz önüne almak zorundasınız. Bütün bu bilgiler ekilip avan projeyi çıkardıktan sonra, mekanların adının ne olduğu, kaç metrekare olduğu yazılıyor. İdari birimlerin isteklerini, tecrübeyle sabit bazı bilgileri de projeye ektikten sona kontrol ediliyor, onlarla beraber masaya oturuyoruz.Bazen proje çok ufak revizyonlarla değişiyor, bazen kat değişikliklerine kadar gidiyor. Avan projeden sonra iç mimari, mekanik ve elektrik donanımı devreye girer.

 En altta mimari, üstte statik, elektrik aydınlatma planı, döşeme planı, mermer planı, duvar planı bilgisayar çizimlerinde, hepsinin bir ağ şeklinde üst üste gelmesi gerekiyor.

İşleyen bir makina gibi, öyle değil mi?
Hastanenin arkasında tam bir sanayi var, o mekanizmanın bütün dişlilerinin birbirine uyumlu bir şekilde dönmesi lazım. Mimarisinden son detayına insanı kucaklayan bir yapı olmalı.

hafele-31

Röportaj: Benan Kapucu Portre: Mustafa Nurdoğdu

Etiketler: , , , | İlk yorumu siz yapın »

2009 Pritzker Mimarlık Ödülü’nün Sahibi İsviçreli Mimar Peter Zumthor

16 Eylül 2009 | Yazar: Gateway | Konu: Mimari

peter-zumthor2Dünyanın en prestijli mimarlık ödüllerinden Prıtzker’in sahibi bu yıl Peter Zumthor oldu. 29 Mayıs’ta Buenos Aıres, Arjantin’de yapılan bir törenle 65 yaşındaki mimara, 100.000 Dolar’lık ödül ve bir bronz madalya verildi. Zumthor’un çoğu İsviçre’de olmak üzere Almanya, Avusturya, Hollanda, İngiltere, İspanya, Norveç, Finlandiya ve Amerika’da birçok projesi gerçekleşti. İsviçre’nin Vals kenti için tasarladığı kaplıcalar ise mimarın baş yapıtı olarak kabul ediliyor. Mimarlık eleştirmenlerinden büyük övgü alan Almanya’daki Field Şapeli ve Köln’deki Kolumba Müzesi binalarını “hem şok edici derecede modern, hem de tarihin katmanlarını içinde barındıran dingin bir proje” diye tanımlayan jüri, ödülde bu yaklaşımının belirleyici olduğunu kaydetti.

Jüri’nin seçimi duyurulurken, Hyatt Vakfı’nın başkanı Thomas J. Pritzker jürinin açıklamasından alıntı yaparak, “Peter Zumthor tüm dünyada meslektaşlarının hayran olduğu, inatçı ve olağanüstü derecede azimli, usta bir mimar. Zumthor’un bütün binalarının güçlü, zamansız bir duruşu var. Net ve kesin düşünceyi gerçekten şairane ölçülerle ilham verici işlere dönüştürme gibi eşsiz bir yeteneğe sahip” dedi.

 Zumthor Thinking Architecture kitabında şöyle diyor: “Günümüz mimarlığının kendiliğinden içinde varolan görev ve olasılıkları yansıtması gerektiğine inanıyorum. Mimarlık, kendi özüne ait olmayan şeylerin aracı ya da sembolü değildir. Gerekli olmayanı yücelten bir toplumda, mimarlık bir rezistans görevi görür, artık formları etkisiz hale getirir ve kendine ait bir dille konuşur. Mimarlığın dilinin belirli bir tarzın meselesi olmadığına inanıyorum. Her bina belirli bir kullanım için, belirli bir yerde ve belirli bir toplum için inşa edilmiştir. Benim tasarladığım yapılar bu basit unsurlardan doğan sorulara mümkün olduğunca açık ve rasyonel biçimde yanıtlamayı dener.”

Zumthor 2009 Ödülü’nü kazandığında düşüncelerini şu sözlerle dile getirdi: “Son 20 yılda ürettiğimiz işler ile Pritzker Ödülü’ne layık görülmek, çok güzel bir olay. Yaptığımız küçük bir işin bile profesyonel mimarlık dünyasında fark edilmesi bizi gururlandırdı; bu genç profesyonelleri de kaliteli iş üretmek adına çaba gösterdiklerinde, bunun takdir göreceğine dair yüreklendirici bir olay.” Zumthor’un seçilmesiyle, Pritzker Mimarlık Ödülü’nun 30 yıllık tarihinde, İsviçre bu ödülü ikinci kez almış oldu. 2001 yılında Jacques Herzog ve Pierre de Meuron bu ödülle onurlandırılmıştı.

Pritzker Mimarlık Ödülü’nün amacı her sene yaptığı işlerde hüner, hayal gücü, kararlılık gibi özellikleri bir araya getirebilen, insanlığa ve yapılı çevreye mimarlık yolu ile ciddi katkılarda bulunmuş, halen yaşamakta olan bir mimarı onurlandırmak. 1979 yılında Pritzker ödülünü alan ilk kişi Philip Johnson oldu. Daha sonra sırasıyla; 1980’de Meksika’dan Luis Barragan; 1981’de Birleşik Krallık’tan James Stirling, 1982’de Kevin Roche, 1983’te Leoh Ming Pei, 1984’te Richard Meier, 1986’da Avusturya’dan Hans Hollein, 1986’da Almanya’dan Gottfried Böhm, 1987’de Japonya’dan Kenzo Tange, 1989’da Amerika’dan Frank Gehry, 1990’da İtalya’dan Aldo Rossi, 1991’de Robert Venturi, 1992’de Portekiz’den Alvaro Siza, 1993’de Japonya’dan Fumihiko Maki, 1994’te Fransa’dan Christian de Porzamparc, 1995’te Tadao Ando, 1996’da İspanya’dan Rafael Moneo, 1997’de Norveç’ten Sverre Fehn, 1998’de İtalya’dan Renzo Piano, 1999’da Birleşik Krallık’tan Norman Foster, 2000’de Hollanda’dan Rem Koolhaas, 2001’de İsviçreli mimarlar Jacquez Herzog ve Pierre de Meuron, 2002’de Avusturya’dan Glenn Murcutt, 2003’te Danimarka’dan Jørn Utzon, 2004’te Birleşik Krallık’tan Zaha Hadid, 2005’te Amerika’dan Tom Mayne, 2006’da Brezilya’dan Paulo Mendes da Rocha, 2007’de Richard Rogers ve 2008’de Jean Nouvel Pritzker Ödülü’nün sahibi oldu. www.pritzkerprize.com

Etiketler: , , | İlk yorumu siz yapın »

Küllerinden şehir yaratan mimar: Kenzo Tange

15 Eylül 2009 | Yazar: Gateway | Konu: Mimari

hafele26

6 Ağustos 1945 tarihinde yerel saat 08:15’i gösterirken, “Little Boy”(Küçük Çocuk) adı verilen atom bombası Hiroşima’da ilk anda 140.000 insanın ölümüne yol açtı. Ölü sayısı sonraki yıllarda da radyasyon etkisini gösterdikçe arttı. Su ve toprak yayılan radyasyondan etkilendi ve bombanın etkisi rakamlarla ifade edilemeyecek kadar büyük olmakla birlikte söylentiler uzun yıllar tek bir bitkinin bile Hiroşima’da yetişmeyeceği yönündeydi. Özetle, Hiroşima haritadan silinmişti.

Hiroşima’yı yeniden inşa etmek için açılan yarışma sonucunda proje “Hiroşima Master Planı” ile Kenzo Tange’e verildi. 1913 yılında Japonya’nın Osaka kentinde doğan Tange, kısa zamanda dünya mimarlık tarihinin en önemli isimlerinden biri oldu. “II. Dünya Savaşı’nın küllerinden modern Japonya’yı inşa eden mimar” olarak da anılan Kenzo Tange, Tokyo Üniversitesi’nde Kent Planlaması ve Mühendisliği Bölümü’nü bitirdi. Modern Japon mimarisinin Tange ile başladığı ve bu nedenle Tange’in sadece Hiroşima’yı küllerinden inşa etmekle kalmayarak yeni Japonya’yı da inşa ettiği düşüncesi yaygın.

Tange’in erken dönem çalışmalarında, yapıtlarından çok etkilendiği Le Corbusier’in de etkisinde kalarak oluşturduğu ve “kapsamlı şehirler”(comprehensive cities) olarak adlandırdığı kent çalışmaları, hizmet ve ulaşım elemanları olarak kombine olmuş mega strüktürlerden oluşuyor. Kenzo Tange’in esinlendiği diğer isimler ise Rönesans döneminin ustalarından Italyan sanatçı Michelangelo ve 20.yy mimarlık dünyasının önemli isimlerinden Alman Mimar Walter Gropius’du. Bu Batı sanatçıları ile Japon geleneklerini ustalıkla harmanlaması, Tange’in kendi çizgisinin karakteristik özelliğini de oluşturdu.

2. Dünya Savaşı’nda atom bombasının atılması ile haritadan silinen Hiroşima’da bulunan yapıların yaklaşık %69’u tamamen yıkıldı ve %6,6’sı da ciddi hasar gördü. Kent saniyeler içinde tanınamaz hale geldi. Tange tasarımına Barış Bulvarı ve atom bombasının düştüğü yerde konumlanan bir anıt ve müze ile başladı. Yapıtları Hiroşima’ya çağdaş bir görünüm verirken, yaşananların unutulmaması için geçmişten kalan bazı eserleri de planına dahil etti. 1955 yılında tamamlanan ve toplam 1.615 m2’ ye sahip olan bu plan, Modern Japon mimarisinin başyapıtı olarak kabul ediliyor.

Öncelikle geleneksel Japon mimarisinden esinlenerek yaptığı tasarımları, 1960’lı yıllardan sonra çağdaş bir üslupla kendini gösterdi. Bu yıllarda Tange’in mimarideki anlayışı işlevsellikten yapısalcılığa doğru yönelmeye başladı. Bu sırada insan ve teknoloji arasındaki ilişkiyi yorumlayan Tange, Tokyo’daki Saint Mary Katedrali projesini aldı. Çeşitli Ortaçağ Gotik Kiliselerini ziyaret eden Tange, bu kiliselerin ihtişamlı ve mistik atmosferinden etkilenerek Saint Mary Katedrali projesinde bu atmosferi modern teknolojiyle harmanladı.

Robin Boyd tarafından kaleme alınan otobiyografik kitabında, başyapıtlarından biri sayılan Saint Mary Katedrali’nden bahsederken Tange şöyle diyor; “Mimari yaratı, gerçekliği tartışmanın özel bir yolu. Tasarım, gerçekliğin ötesinde işlerlik kazanan ve gerçekliği işlevsel bir nesnenin inşasıyla transforme eden bir faaliyet. Bu projenin sanatsal yanı ise çift taraflı; hem gerçekliği yansıtması, hem de zenginleştirmesi üzerine kurulu. Gerçekliğin mimari yaratım vasıtasıyla meydana gelmesi şeklindeki tahayyül, gerçekliğin anatomisinin, ruhani ve bedensel/fiziksel strüktürünün bir bütün olarak var edilmesi gerekliliğini ortaya koyuyor.”

1964’de Olimpiyat Oyunları için Ulusal Jimnastik Kompleksi ve 1970’lerin başlarında “Insanlığın Ilerlemesi ve Uyumu” teması ile EXPO’70 binasını ve Festival Plaza projelerini gerçekleştirdi. Sonunda 80’li yılların başında, Tange artık uluslar arası projelere imza atmaya başladı. Bu dönemin en bilinen eseri 1985 yılında tasarladığı, Singapur’da bulunan, 280 metre yüksekliğindeki OUB binasıdır. 1980’lerin sonunda Kenzo Tange’in ekibi dünyanın dört bir yanından gelen ve aralarında Fumihiko Maki ve Arata Isozaki gibi iyi tanınan 130 mimarın da bulunduğu bir gruptan oluşuyordu.

Ayrıca Marunouchi’deki Tokyo Belediye Binası’nı tasarlamış olması, 1986’da Yeni Tokyo Belediye Bina Kompleksi projesini de alması için referans oldu. Mimarın “Tokyo için Plan” çalışması içerisinde köprüler, yapma adalar, deniz yüzeyinde inşa edilmiş park alanları ve büyük yapılar bulunuyordu. Bu çalışmanın önemli parçalarından biri de 1996’da tamamladığı Fuji binasıdır.

Kofu’da bulunan Yamanishi Radyo Istasyonu ve Basın Merkezi’nde uyguladığı mimari teoriler, Japonya’da kullanılan merdiven biçimlerini, asansörleri, klimaları ve elektrik ekipmanlarının tasarımını etkiledi. Bu binanın yatay planları yol boyunca cadde ile bağlantılı gibiydi ve bazı alanlar boş, bazıları ise kullanılır durumdaydı. Bu görüntünün en önemli özelliği büyüme potansiyelinin olması. Teras ve çatı bahçe olarak kullanılan alanlar ihtiyaç halinde çevrelenerek içeriye dahil edilebilme özelliğinde. Dünyanın birçok yerinde eserler yapmış olan Tange, Japonya’daki Türk Büyükelçilik Binası’nın da mimarıdır. 1991’de o dönem Paris belediye başkanlığı yapan Chirag’ın teklifi ile, Paris’e 200 metre yüksekliğinde plaza tasarladı ve şehrin sınırını da belirleyen bu plaza Paris’in doğusunda konumlandırıldı.

Tange’in mimari üslubunun en temel özellikleri; gelenekle çağdaşlığı birlikte sunması ve teknolojiyle insanın uyumlu birlikteliğini sunmasıdır. Bunu otobiyografisinde şöyle izah eder; “Mimari, öncelikle insan ruhuna hitap eden bir şey olmalı daha sonra temel formlar, mekan ve dış görünüş mantıklı olmalıdır. Çağımızda yaratıcılık; teknoloji ve insanlığın bir birlikteliği olarak ifade edilir. Geleneğin rolü, yaratıcılıkta katalizör görevini üstlenmesidir. Işin sonunda kendini belli etmeyen gelenek, yaratıcılığın kesinlikle içerisinde olmalı ama asla yaratıcının kendisi olmamalıdır.” Kenzo Tange’in bu felsefesi, tasarladığı hemen hemen bütün projelerde görülebilir. Bu bakış açısı Tange’i farklı kılan en önemli özelliğidir.

Hem modern mimarlık eğitiminde bir öğretmen olarak hem de dünyadaki mimarlara bir model olarak çok etkili olan Kenzo Tange, 1987 yılında Pritzker Mimarlık Ödülü’nü ve RIBA, AIA ve Fransız Mimarlık Akademisi’nden altın madalyonlar aldı. Harvard, Yale, Princeton, Washington gibi üniversitelerde dersler veren Tange, kendinden sonra gelen genç mimarlar için önemli bir esin kaynağı oldu. Kariyeri boyunca, Japon ve Batı estetik kurallarını birbirine bağlayan bir tarz oluşturan Kenzo Tange, 22 Mart 2005’te geçirdiği kalp krizi sonucunda vefat etti. 91 yaşındaki Tange’nin tüm tasarımları modern yapılara halen öncülük ediyor.

Etiketler: , | İlk yorumu siz yapın »