30 Ocak 2012 | Yazar: Benan Kapucu | Konu: Mimari

The Los Angeles Country Museum of Art (LACMA) California Design, 1930-1935: “Living in a Modern Way” modern Kaliforniya’nın yüzyılın ortalarında ülkenin materyal kültürünün şekillenmesinde anahtar rol oynayan tasarım denemelerini bir araya getiren ilk kapsamlı sergi niteliğinde.
LACMA’nın küratörleri Wendy Kaplan ve Bobby Tigerman’in düzenlediği California Design sergisi, mobilya, tekstil, moda, grafik ve endüstriyel tasarım, seramik, mücevher, mimari çizim ve filmlerin olduğu 350 objenin yanı sıra Charles ve Ray Eames’e ait evden birebir oluşturulan mekan tasarımlarını kapsıyor. “ Kaliforniya’nın 1945 yılından sonra tasarım inovasyonunun dünya merkezi olduğunu düşünürsek, bu kapsamda bir çalışmanın ilk kez yapılıyor olması şaşırtıcı aslında. Eames’ler, Richard Neutra ve Rudi Gernreich gibi bilinen figürlerin işlerini yeni bir bağlamda sunuyoruz” diyor Wendy Kaplan. Bobby Tigerman ise ekliyor, “Aynı zamanda, Kaliforniya tasarımındakilit rol oynamış ama bilinmeyen tasarımcıları da gündeme getiriyoruz.”

Kaliforniya 20.yüzyılın önemli bir kısmında Amerika’da iyi yaşamın sembolü olmuştur. 1945’ten sonra, Büyük Bunalım döneminin yoksunluk yıllarının ardından varlıklı bir nüfusun oluşması, savaş zamanının ürünleri kısıtlaması Amerika’yı mimari ve mobilyanın gelişme merkezine dönüştürdü. Bu sergi, Kaliforniya’da bir zamanların demokratik ütopyasının materyal kültüre nasıl evrildiğini de gözler önüne seriyor. www.lacma.org
| İlk yorumu siz yapın »
25 Ocak 2012 | Yazar: Gateway | Konu: Mimari

Viyanalı mimar Michael Wallraff’ın MAK Müzesi’nde sergilenen kentsel planlamaya dair gelecek vizyonları, yatay kent gelişiminin alışılmış ve gerçekçi senaryolarından tümüyle farklı bir yaklaşım içeriyor.
Uzmanlığını kentsel dokuda dikey alanların kullanımıyla ilgili derinleştiren Michael Wallraff, yoğun nüfusu olan kentsel strüktürlerde yer alan açık kamusal alanlarda sosyal etkileşimin yeni boyutlarını araştırıyor. MAK’ın ilk kez davet ettiği Wallraff, bireysel sergisinde kavramsal çalışmalarını ve fikirlerini sergiliyor. Viyanalı mimarın MAK Gallery için geliştirdiği düzensiz strüktür, dikey kamusal alanında geliştirdiği teorileri somutlaştıran bir araç işlevini üstleniyor.

Mobilite ve ekoloji alanlarındaki dönüşümler gibi bugünün teknolojisine ait gelişmelerden yola çıkan Wallraff, kenti yaratıcı potansiyeli olan dinamik bir strüktür olarak yorumluyor. 1960’ların mobiliteye ve esnekliğe odaklanan arkitektonik mega strüktürleri gibi avangart kentsel planlama fikirlerinden başlayarak, var olan kentsel yapı içinde dikey kaynakları keşfediyor ve gelecekteki kent planlamasına yönelik yeni senaryolar geliştiriyor. www.mak.at
Etiketler: Michael Wallraff | İlk yorumu siz yapın »
10 Ocak 2012 | Yazar: meltem cansever | Konu: Mimari

Pritzker’den söz edilirken, bıktırıcı bir klişe olsa da, bu ödülün kapsamı ve önemi bakımından karşılaştırılacağı tek muadil olduğu için her yıl tüm yayınlarda hep Nobel’e referans verilir. 1979’da Jay A. Pritzker ve eşi Cindy Pritzker de ödülü tesis ederlerken böyle yapmışlardı. Hyatt otellerinin sahipleri olarak mimarlığın aileleri için ne kadar hayati bir alan olduğundan dem vuran çift, Nobel’in kapsamı içinde mimarlığın olmadığını, kendilerinin bu açığı kapatacaklarını söylüyorlardı. Gerçekten de bu ilk adımla, 35 yıldır mimarlık camiasının en prestijli ödülü olmayı sürdüren benzersiz bir onurlandırma yöntemi yaratmış oldular.
Milliyet, ırk, köken ya da ideoloji ayrımı yapılmaksızın verilen ödül 100.000 dolar ve 1987’den bu yana, mimarlığı formüle eden Vitrivius’tan esinlenilerek üzerinde Latince Firmitas (Sağlamlık), Utilitas (İşe Yararlık) ve Venustas (Zarafet) sözcükleri kazılı bronz madalyadan oluşuyor. O yıla dek madalya yerine Henry Moore imzalı heykeller veriliyordu.
Her yıl, insanlığa ve inşa edilmiş çevreye mimarlık sanatı aracılığıyla istikrarlı ve anlamlı katkılarda bulunmuş, “yetenek, vizyon ve sorumluluk” sahibi, yaşayan bir mimarı onurlandırmayı amaçlayan Pritzker Ödülü, dünyanın her tarafından kamu kuruluşları veya kişiler tarafından gösterilen adaylar arasından seçilen bir mimara, uluslararası bir jüri tarafından gizli oylamayla veriliyor. Tek bir yapı değil, mimarın kariyeri boyunca yaptığı işler ölçüt alınıyor.

Bu özelliğiyle pek de işin henüz başlarındaki mimarlara yönelik olmadığı düşünülebilecek ödülü şimdiye dek alan en genç kişi, ipi 1994 tarihinde 50 yaşındayken göğüsleyen Fransız Christian de Portzamparc oldu. Zaha Hadid daha geçen yıla dek madalyaya ulaşan tek kadın mimardı ki, 2010 ödülünün sahibi Sanaa mimarlık bürosundan Kazuyo Sejima “kraliçe”ye ortak geldi. Ülkelere baktığımızda ise ABD sekiz ödülle başta, Japonya ve İngiltere dört ödülle onu izliyorlar. Bu yıl da Portekiz, Eduardo Souta de Moura ile 1992’deki Alvaro Siza’nın ardından ikinci mimarının başarısını yaşamış oldu.
Pritkzer’in bir özelliği, ödül törenlerinin her yıl başka bir ülkede, mimari özellikleriyle öne çıkan, çoğunlukla tarihi bir yapıda gerçekleştirilmesi. Şimdiye dek Türkiye’den ödüllü bir mimar çıkmamış olsa da 2006’da tören, Dolmabahçe Sarayı’nda yer aldı. 2011 ödül töreni ise Washington DC’de 1932-1934 arasında inşa edilmiş Andrew W. Mellon Oditoryumu’nda yapılıyor. Federal Triangle diye bilinen dokuz ofis binasından oluşan büyük kompleksin parçası olan oditoryum dünyanın en etkileyici salonlarından biri olarak kabul ediliyor. Yapı San Francisco’lu mimar Arthur Brown tarafından tasarlanmış.
2011 Pritkzer Ödülü’nün sahibi Eduardo Souto de Moura 1952 yılında Portekiz’de, Porto’da doğdu. Henüz 60’ında olmayan mimar, aslında göreli olarak genç Pritzker’lilerden biri. Babası doktor olan Souto de Moura kariyerine heykeltıraş olmak üzere başladıysa da sanat okulundan mezun olmadan önce mimarlığa geçiş yaptı. Yapılarındaki güçlü plastik duygusunun kaynağında belki bu heykel deneyiminin rolü vardır: Gerçekten de Souto de Moura yapılarında akıl, işlevsel kaygılar, kusursuz tekniğin yanı sıra sanat yapıtlarında görülecek türden bir şiirsellik var. Üstelik ince işçiliği heykel yapım sürecini akla getiriyor. Mimarlığın bir diğer özelliğine, akılcılık ve işlevselliğine daha uygun olduğunu söylüyor.
Portekizli mimar, ‘80’li yıllarda, kariyerinin başındayken, gündemdeki postmodernist rüzgârlara hiç kapılmamasıyla, çağına uygun olmamakla damgalanıyordu. Çalışma yaşamı boyunca, 2007’de İstanbul’a geldiğinde de olduğu gibi, sıklıkla Mies van der Rohe’ye olan hayranlığını dile getirdi. Ama yapılarında hemen fark edilen özgünlük, onu yalnızca bir Mies izleyicisi modernist olarak etiketlemenin de mümkün olmadığını gösteriyor. Souto de Moura yalınlıkla ihtişam, işlevsellikle sanatsallık gibi karşıt kavramları birleştirmeyi başarmasıyla sınıflandırmalara pek uymayacak bir mimari kişilik. 2011 Pritkzer jürisinin başkanı Lord Palumbo “Mies van der Rohe’nin, bin yıllık bir taşı kullanırken ya da ultramodern bir detaydan esinlenirken kendine duyduğu güvene Souto de Moura’da rastlıyoruz” diye belirtirken Mies’in mimar üzerindeki etkisinin stilden daha çok cesaret, geniş perspektif, farklı vizyon gibi kavramlara dayandığını belirtiyordu.
Dünyanın en prestijli ödülüne sahip olmasının temelinde öncelikle özgün imzası olsa da Eduardo Souto de Moura ince işçiliğiyle de övgü toplayan bir mimar. Malzemeye özel bir ilgi duyduğu, birçok yapısında açıkça gözüküyor.
1980 yılında mezun olan Souta de Moura, okurken Portekiz’in ilk Pritzker ödü¬lünü almış Alvaro Siza’nın ofisinde çalıştı. Okuldan çıkar çıkmaz kazandığı yarışma sayesinde aldığı Casa des Artes kültür merkezi projesi sayesinde kendi şirketini kurdu. İlk yıllarda kendi ülkesinde alçakgönüllü konutlar tasarladı; daha sonra ise İtalya, İspanya, Almanya ve İngiltere gibi ülkelerde alışveriş merkezleri, okullar ve sanat galerileri de gerçekleştirdi.
1990’da Porto Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nde profesör olan Portekizli mimar Cenova’dan Paris Belleville’e, Harvard’dan Dublin’e Zürih’e çeşitli üniversitelerde ders veriyor ve sık sık uluslararası seminerlere katılıyor. Bu yoğun gidiş-gelişlerde başta Herzog de Meuron ve Aldo Rossi gibi birçok meslektaşıyla ufuk açıcı dostluklar kuruyor.
| İlk yorumu siz yapın »
2 Aralık 2011 | Yazar: denizayseyazicioglu | Konu: Mimari

Çağdaş mimarlık, 19. yüzyıl Eklektisist mimarlığına karşı özgün yaratımı önemseyen bir yaklaşım olarak ortaya çıkmıştı. Endüstri devrimi sonucunda, bilim, teknik ve endüstrinin gelişmesine paralel olarak ortaya çıkan bu yeni düşünce akımı eski biçimlerin kopyaları yerine özgün tasarıma dayanıyordu. İyi bir yapı, estetik çekicilik kadar kullanım amacına uygun niteliklere de sahip olmalıydı. Çağdaş mimarlık anlayışının 1851 yılında Paxton tarafından yapılmış olan Crystal Palace ile başladığı kabul edilir. Bunun nedeni, 70 bin metre karelik bir alanı kaplayan standart elemanların oluşturduğu binanın, demirle camın kaynaştığı ilk önemli fabrikasyon olmasıdır. Bu mimarlık anlayışı II. Dünya Savaşı sonrasında, Tadao Ando, Mario Botta, Gottfried Böhm, Arthur Dyson, Pei Cobb Freed, Reinhard Gieselmann, Arata Isozaki, Oscar Niemeyer, Kenzo Tange ve Ilmo Valjakka gibi meşhur tasarımcıların yaptıkları eserlerle pekişir ve sıradışı yaşam anlayışlarının ortaya çıkmasına neden olur.
Günümüzde ise yeni malzemeler ve yapım teknikleri sayesinde çağdaş mimarlık yeniden biçimlenmeye ve değişmeye başladı. 2008 yılında İngiltere’ nin Suffolk köyü yakınlarında inşa edilen Balancing Barn, mimarlık dili açısından farklı bir örnek olarak karşımıza çıkıyor. Yöresel ahır mimarisinden yola çıkılarak oluşturulmuş dikdörtgen biçimindeki tatil evi, Hollandalı MVRDV mimarlık şirketinin tasarım anlayışıyla, geçmişin formlarından yola çıkılarak çağdaş eserler ortaya konulabileceğini gösteriyor. Balancing Barn evinde, adının da çağrıştırdığı gibi (dengede duran ahır) 30 m uzunluğunda ve dikdörtgen formundaki kütle, araziye lineer şekilde 15 m’ lik yarısı havada kalacak biçimde oturtularak orta kısmındaki beton çekirdekle dengelenmiş. Yapının konstrüksiyonunu güçlendirmek için toprağın üzerinde kalan bölümünde, havada duran kısma oranla daha ağır malzemeler kullanma çözümüne gidilmiş. Bu farklı strüktür, gelen konukların doğayı ilk olarak zemin seviyesinde deneyimlemelerini de sağlıyor. Evin cephesini ve çatısını örten parlak metal kaplamalar ise bulunduğu peyzajın yeşil dokuyu yansıtarak dinlendirici ve heyecan verici bir etki uyandırıyor. MVRDV, Balancing Barn evinin tasarımında sürdürülebilirlik ilkesini esas alarak binanın yalıtımı ve ısıtma-havalandırma sistemi enerjinin etkin olarak kullanılabileceği biçimde kurgulamış.

MVRDV, içeriye girer girmez mutfak ve büyük bir yemek odasıyla başlayan bir iç mekan kurgusuna yönelmiş. Ardından banyo ve tuvaletleri olan dört adet ebebeyn yatak odasına geçiliyor. Plana göre tam ortada, yatak odalarının gizlediği merdiven ise arka bahçeye erişimi sağlıyor. Binanın konsol çalışan kısmının cephe, tavan ve tabanında cam yüzeyleri olan büyük bir yaşam alanı konumlandırılmış. Cam yüzeyler binanın doğayla bağlantısını kuran yapı elemanları olarak karşımıza çıkıyor. Ayrıca aynı mekan içerisindeki şömine, yağmurlu günlerde dört elementi birden deneyimleme olanağı sunuyor. İç mekan tasarımında kullanılan mobilyalarda konfor ve şıklık çok yüksek standartlarda tutulmuş. Yüzeylerde ise ağırlıklı olarak ahşap doğal rengiyle bırakılmış, ancak mobilya ve aksesuarlarda dikkat çekici canlı renkler kullanmaya özen gösterilmiş.
Çağdaş mimari konut tasarımlarının güzel örneklerinden biri de Hudson Nehri kıyısından. Ispanyol mimar Campo Baeza’nın tasarladığı Olnick Spanu House, New York Garrison’ da bir ormanın içinde, Hudson Nehri’ nin muhteşem manzarasını kucaklıyor. Mimar, bölgenin etkileyici doğal güzelliğinden esin alarak binayı manzarayı gözlemlemeyi sağlayacak bir platform gibi hayal etmiş ve mümkün olduğunca çok cam cephe kullanarak iç mekanla doğal çevre arasında bütünlük sağlamaya çalışmış. İki katlı ve dikdörtgen planlı olan binanın zemin katı brüt beton bırakılarak bulunduğu çevreyle tezat yaratması istenmiş. Yatak odaları ve banyolar bu katta konumlanmış; orta kısımda ise ana geçişi sağlayan ve bahçeyle bağlantı kuran bir antre düşünülmüş.

37 m. uzunluğunda, 16,5 m. genişliğinde ve 3,65 m. yüksekliğinde devasa bir kutu görünümünde olan binanın toprakla ilişkisi beton duvarlarla sağlanmış. Beton burada binaya daha güçlü bir görünüm kazandırabilmek amacıyla tercih edilmiş. Manzaranın dört bir taraftan rahatlıkla gözlemlenebildiği ve aynı zamanda zemin katın çatısı olan platform biçimindeki alan, güneş ve yağmurdan korunmak amacıyla travertenle kaplanmış. Bu platformun üzerinde 10 adet silindirik çelik sütun tarafından taşınan 30 m uzunluğunda, 12 m genişliğinde ve 2,75 m yüksekliğinde bir kat daha bulunuyor. Birinci katın üzerindeki örtü ise dört taraftan taşarak güneş kontrolü sağlayan saçaklara dönüşmüş. Bu katta çelik sütunlar dışarıda bırakılmış ve bütün cephe cam yapılarak iç mekanda daha fazla saydamlık ve yalınlık hissi yaratılmaya çalışılmış. Mekanın içerisinde ise tavana kadar değmeyen iki beyaz kutu biçiminde merdiven ve servis alanları bulunuyor. Orta bölüm yaşam ve yemek yeme alanı olarak planlanmış, mutfak havuza bakan tarafta çözümlenmiş.
Almanya’ nın kuzey batısında yer alan Münsterland şehrinde 2000 yılında inşaa edilmiş olan Haus Voss da farklı bir çağdaş mimari örneği olarak karşımıza çıkıyor. Alman mimarlık şirketi Leon Wohlage Wernik’in konut olarak tasarladığı bu bina, iki katlı basit bir kutudan oluşuyor ve yüksek duvarlı avlusu, iç mekanla dış mekan arasında bir dizi görsel katman yaratıyor. Dış duvarlardaki pence¬reler ve kapılar öncelikle iç avludaki korunaklı çevreyi, ardından da dışarıdaki peyzajı algılamayı sağlıyor.
Mimar, konutun tasarımındaki ana fikri dışa açıklık ve içe dönüklük, kapalılık ve geçirgenlik arasında zıtlık kurulması olarak tanımlıyor. İncelikle düşünülmüş malzemeler ve kaplamaların kullanılması da bu fikri güçlendiriyor. Örneğin, dış kabuğu oluşturan beton yüzey üzerindeki kalıpların bıraktığı izler sayesinde binanın cephesi ağaçların sürekli gölgelerinin düştüğü bir tuvale dönüşmüş. Kullanılan malzemelerdeki uyum, precast beton yer döşemeleri ve koyu gri alüminyumdan yapılmış pencere doğramaları konutun tasarım fikrini destekleyecek biçimde binanın tümünde zıtlıklar yaratıyor. İç mekandaki katlanmış çelikten tek kollu merdiven ise iki katı birbirine bağlayan mimari eleman olarak ön plana çıkıyor.Dekorasyonda duvar işleri yalın bir biçimde bırakılmış, tavanlar beyaza boyalı, zeminler ise venge parke kaplanmış.
Çağdaş konut tasarımının önemli örneklerinden bir diğeri de 1999 yılında Çin’ in kuzeybatısında Quinlin Dağı’nın eteğindeki vadiye inşa edilmiş olan Father’s House dur. Çinli mimarlık şirketi M.A.D.A spam imzasını taşıyan konutun betonarme taşıyıcı sistemi, dereden gelen yerel taşlardan örülmüş duvar dolguları ve bambu panellerden yapılmış tavanlar ve kepenklerle bir bütünlük oluşturuyor. Duvarların yapımında kullanılan dere taşları iki yıl boyunca yöredeki köylüler tarafından toplanarak renklerine göre ayrılmış, böylece her bir dolgu panelinin kendine özgü bir renge sahip olması sağlanmış.
Father’s House projesinde binanın taşıyıcı sistemini oluşturan tüm kiriş ve kolonlar aynı boyutta inşa edilmiş; yapı sistemi ise dört farklı duvar tipi üzerine kurulmuş. Arazinin çevresindeki istinat duvarı yöresel tarzda örülmüş. Çevre duvarında taşlar her iki yönde de çıplak bırakılarak duvar strüktürüne çimento ve bağlantı çubuklarıyla sabitlenmeleri sağlanmış. İç duvarlarda ise beton kalıplarında kullanılan yerel bambu paneller vernikli olarak uygulanmış. Duvarlardaki açıklıkların tümü zeminden tavana, metal çerçeveli pencereler olarak düzenlenmiş. Avluya bakan tarafta hareketli bambu kepenklerle korunan ve istendiğinde tamamen açılabilen pencereler bulunuyor. İki seviyede düzenlenmiş olan bu konutun plan düzenlemesi mutfak, yemek ve oturma mekanları zemin katta; yatak odaları ve banyo ise üst katta olacak biçimde çözümlenmiş.
Sidney’in güneyindeki Saddleback Dağı’nın güney yamacında 2010 yılında inşa edilmiş olan Ian Moore Architects eseri Rose House ise tüm yönlerde heyecan verici bir manzaraya sahip bir bina. Mimar, manzaranın bina içerisinden mümkün olan en geniş açıyla görülebilmesi için kütleyi, kuzey-güney doğrultulu bir sırtı merkezine alacak şekilde eğime paralel olarak konumlandırmış. Geçiş de cephe bu yönde olacak şekilde planlanmış. Ayrıca manzaraya daha da çok hakim olmak için ortak yaşam mekanları binanın merkezine yerleştirilerek servis birimleri dış kabuktan daha içeride çözümlenmiş. Konutun dikdörtgen planı servis birimlerinin ayırdığı üç eşit bölümden oluşuyor. Planın merkezinde bulunan mutfak, oturma ve yemek alanlarının her iki yanında, birinde ebeveyn yatak odası, banyo ve giyinme alanları, diğerinde ise çocuklar için iki yatak odası ve bu odaların kendine özel banyoları olacak biçimde bölümlenmelere gidilmiş. Her iki uzun cephede bina boyunca devam eden verandalar ise yapının cam cephelerini koruyan güneş kontrol elemanları gibi çalışıyor. Ortak yaşam mekanının çevresindeki sürülerek tamamen açılan pencereler sayesinde doğal havalandırma sağlanmış. Evin uzun cephesi boyunca yerleştirilen iki virendel kirişinden oluşan hafif çelik strüktür, depo odalarını barındıran ve yapının bütünü için ana bağlayıcı eleman olarak görev yapan iki betonarme bloğun üstüne yerleştirilmiş. Kirişlerin binanın doğu ve batı yönlerinde çıkma yapması hafif strüktürü daha algılanır hale getiriyor.
Etiketler: Çağdaş mimarlık | İlk yorumu siz yapın »
7 Ekim 2011 | Yazar: Benan Kapucu | Konu: Mimari

Geçtiğimiz günlerde Danimarkalı sanat müzesi ARoS Aarhus Kunstmuseum’da, Olafur Eliasson’un yeni projesi Your rainbow panorama’nın resmi açılışı yapıldı.
Dünyaca ünlü Danimarka ve İzlanda kökenli sanatçı, bu kalıcı sanat eserinde 150 metre uzunluğunda ve 3 metre genişliğinde, gökkuşağının tüm renklerini taşıyan bir yürüme yolu yaratmış. Çatının 3.5 metre üs¬tünde, zarif kolonlarla yükselen 52 metre çapındaki bu çarpıcı eser, kübik müze binasnın bir cephesinden ötekine boylu boyunca uzanıyor. Projenin planlanmasına ve uygulanmasına destek veren Realdania, bu sanat eserinin ortaya çıkması için tam 60 milyon kron değerinde finansman sağlamış.

Ziyaretçiler, merdivenleri ya da asansörü kullanarak müze girişinden Your rainbow panorama’ya ulaşıp, gökkuşağı renkleri içinde, kentten muhteşem bir manzara sunan dairesel, panoromik yürüme yolunu çepeçevre yürüyebiliyor. Bu “yüzer” sanat eserinin yanında, 1500 metrekarelik mevcut çatı tik ağacıyla kaplanarak, burada kendine özgü bir dinlenme alanı; sokak seviyesinden yaklaşık 50 metre yukarıda ziyaretçiler için bir seyir platformu oluşturulmuş. Koebmand Herman Sallings Fond’un finanse ettiği çatı terasına ve Olafur Eliasson’un eserine aynı noktadan ulaşılabiliyor.

Olafur Eliasson, Your rainbow panorama eserinin çıkış noktasını şu sözlerle ifade ediyor: “Your rainbow panorama, var olan mi¬mariyle diyalog kuruyor ve bir anlamda kent içindeki görünümü açısından zaten orada olanı daha güçlü kılıyor. İç ve dış arasındaki sınırların neredeyse eridiği –bir sanat eserinin mi yoksa bir müzenin içinde mi gezindiğinize dair biraz kararsız kaldığınız- bir mekan yarattığım söylenebilir. Bu belirsizlik benim için çok önemli, çünkü insanları bir müzenin alışılmış işlevinin dışında, sınırların ötesini düşünmeye ve hissetmeye yöneltiyor.” www.aros.dk
| İlk yorumu siz yapın »
16 Eylül 2011 | Yazar: Gateway | Konu: Mimari

İsrail Tel Aviv’de Design Museum Holon’da açılan New Olds: Design Between Tradition and Inovation /Yeni Eskiler: Gelenekle İnovasyon Arasında Tasarım başlıklı sergide, çoğu Alman 57 uluslararası tasarımcının işleri malzeme, üretim teknikleri, form açılarından gelenekselle yeni arasında yeni köprüler kuruyor.

Makinenin baş döndürücü hızında, modernizmin ilk günlerinde açılan beyaz sayfa, yeniliğe uyum açısından işleri kolaylaştırmış, eski yok sayılmıştı. Oysa dijital zamanlarda geçmişe kocaman bir kucak açılmış durumda. Tasarım da genel eğilimin dışında değil. Günümüz tasarımı, eskiyi yeniden yorumlayarak ilerliyor. 80’lerin postmodernizmi gibi ironik bir eskiden yeniye biçim aktarımından çok daha incelikli olarak, teknikten malzemeye, üretimden örgütlenmeye ve biçimselliğe, geleneği inovasyonun baş döndürücü hızına dahil etmeye çalışıyor. 26 Mayıs’ta, Tel Aviv’de Almanya Dışişleri Bakanlığı’na bağlı IFA ve İsrail Goethe Enstitisü desteğiyle, Volker Albus’ın küratörlüğünde Design Museum Holon’da açılan sergi de bu arayışı somutlaştırıyor. Yeni Eskiler: Gelenekle İnovasyon Arasında Tasarım, 10 Eylül’e dek sürecek. Maarten Baas, Laura Bernhardt, Matali Crasset, Martino Gamper gibi adları da içeren sergide 20’li ve 30’lu yaşlarındaki genç tasarımcılara yer verilmiş.

Albus, inovasyonun sınırlarını zorlayan örneklerdeki geleneksel ögeleri, tarihsel kültürel sembollerin çağdaş tasarım söylemine yerleştiği eksende arıyor. Seçilen işlerde, geyik boynuzları, guguklu saat, geleneksel mavi-beyaz Çin porselenleri, barok objeler gibi modern öncesi kültür simgelerinin yanı sıra Bauhaus ve Memphis esintileri göze çarpıyor. Öte yandan roto kalıp, 3D yazılım gibi en yeni teknolojiler dokumadan üfleme cama ve ahşap oymacılığa kadim tekniklerle yan yana sergileniyorlar. Geri dönüşüm, atık değerlendirme gibi küresel çağın ekolojik kaygıları da bağlamdaki yerlerini buluyorlar. Yeni Eskiler, gelenek-yeni sorunsalını tüm karmaşası içinde ele almasıyla konu hakkında hâlâ söylenecek keşfedilmeye değer sözler olduğunu gösteriyor. www.dmh.org.il
| İlk yorumu siz yapın »
12 Eylül 2011 | Yazar: Benan Kapucu | Konu: Mimari

Her yıl Monumenta, dünyaca ünlü bir sanatçıyı Paris’teki Grand Palais’nin avlusunda sergilemek için bir eser üretmeye davet ediyor. Monumenta, 13000 metrekare alanında 35 metre yüksekliğinde bir sanatsal etkileşim platformu. Çağımızın en önemli heykeltıraşlarından biri kabul edilen Anish Kapoor’un Monumenta’ya çağırılması Paris’teki ilk sergisinden tam 30 yıl sonra bu kente dönüşünü simgelemesi açısından da anlamlı.
Bugüne dek 150 bin ziyaretçiyle büyük başarıya ulaşan Monumenta sergisi Alman sanatçı Anselm Kiefer’ ile başladı; onu 2008 yılında Amerikalı sanatçı Richard Serra, 2010’da ise Fransız Christian Boltanski izledi. Fransız Kültür ve İletişim Bakanlığı’nın sarayın anıtsal ölçeklerdeki avlusunda 11 Mayıs ve 23 Haziran tarihleri arasında sergilenmek üzere enstalasyon yapması için çağırdığı dördüncü isim ise Turner ödüllü Anish Kapoor oldu.

Hint kökenli İngiliz sanatçı ve heykeltıraş Anish Kapoor, anıtsal ölçeklerdeki tüm işlerinde görülen ustalığı, renklere olan duyarlı yaklaşımı ve yalın anlatımıyla modern heykelin sınırlarını genişletti.
1970’li yılların ikinci yarısından itibaren boyut, renk ve boşluk kavramı konusundaki cesur denemeleri sayesinde çağdaş heykel sanatının kapsamını ve dilini geliştiren Anish Kapoor, Louvre, Royal Academy, Tate Modern gibi dünyanın en prestijli müzelerinde kişisel sergileriyle yer aldı. Londra 2012 Olimpiyatlarına özel 116 metre yüksekliğinde Orbit heykelinin de yaratıcısı olan Kapoor, Monumenta için yarattığı eserini “tek bir obje, tek bir form ve tek bir renk” diye tanımlıyor ve ekliyor: “Benim heyecanım, Grand Palais avlusunun ışığını ve görkemini de yansıtan, mekan içinde bir mekan yaratmaktı. Konukları, bu mekanın içinde gezinmeye ve kendilerini bu rengin enginliğine bırakmaya çağırdık.

Zihinsel ve şiirsel bir deneyim yarattı, en azından öyle umuyorum.” En yeni teknolojilerle tasarlanmış olan eser sadece görsel düzeyde iletişim kurmuyor, insanın tüm duyularına seslenen duygusal ve zihinsel bir yolculuğa çıkarıyor. Heykelin bildiğimiz kalıplarına ve tarihine paralel olmayan bu teknik ve şiirsel başkaldırı, sanat hakkında, bedenimiz hakkında ya da en mahrem deneyimlerimiz ve kökenlerimiz hakkında ne bildiğimizi sorguluyor. Sanatçının bu son derece görsel ve engin sanat eserinin can alıcı noktası, onun deyimiyle “fiziksel araçlar kullanarak tümüyle yeni bir duygusal ve düşünsel bir deneyim yaratmak.” Anish Kapoor işlerininin gücü, çağdaş sanatın demokratikleşmesi adına da uygun bir zemin oluşturuyor.
www.monumenta.com
| İlk yorumu siz yapın »
11 Ağustos 2011 | Yazar: Nahide Mutlu | Konu: Mimari

2008 Olimpiyat Oyunları öncesinde açılışı yapılan Başkent Pekin Uluslararası Havaalanı Terminal 3 projesi Pekin’e, çağımızın en ünlü mimarlardan biri tarafından tasarlanmış muhteşem bir karşılama mekanının yanı sıra dünyanın en büyük binasına ev sahipliği yapma onurunu da kazandırdı.
2008 yılında Pekin’de düzenlenen Olimpiyat Oyunları öncesinde şehrin artacak hava trafiğini karşılaması ve ülkenin uluslararası konuklara konuksever yüzünün gösterilmesi için 2003’te bir tasarım yarışması gerçekleştirildi. Aşamalı olarak büyütülmesi planlanan Başkent Pekin Uluslararası Havaalanı’na eklenecek yeni terminaller ve kullanımdaki terminalleri birleştiren Terminal 3 binası için Foster + Partners mimarlık bürosunun tasarımı seçilmişti.
Binanın tasarım ve uygulaması 4 yıl gibi kısa bir zamanda tamamlandı ve 2008 Olimpiyat Oyunları öncesinde açılışı gerçekleştirildi. Bu proje Pekin’e, yaşayan en ünlü mimarlardan biri tarafından tasarlanmış muhteşem bir binanın yanı sıra dünyanın en büyük binasına ev sahipliği yapma onurunu da kazandırdı.
Dünyanın en büyük binası ve en gelişmiş havaalanı ünvanını kazanan Başkent Pekin Uluslararası Havaalanı Terminal 3 binası, kullanıcılarına benzersiz bir yolculuk deneyimi sunmayı hedefliyor. Sadece teknolojik bakımdan değil, operasyonel kolaylık, yolcu konforu, sürdürülebilirlik ve doğal gün ışığı kullanımı bakımından benzersiz olduğunu söylemek mümkün.
Projenin tasarımında kültürün, coğrafyanın ve 29. Olimpiyat Oyunları’nın belirleyici rolü olduğunu mimar Norman Foster şöyle anlatıyor: “Bu bina bağlamından doğdu. Çin kültüründeki mekan duygusuyla eşsiz bir biçimde iletişim kuruyor ve ülkeye girişi simgeliyor. Bu, ejderhayı andıran biçimiyle, altın sarısından kırmızıya uzanan yelpazede geleneksel Çin renklerinin kullanımıyla ve yükselen çatısındaki dramatik ifadeyle anlatılıyor. Merkezi aks boyunca ilerlediğinizde, sağlı sollu sıralanan kırmızı kolonlar dizisi de bir Çin tapınağını çağrıştırıyor.” Havaalanının 2008’de Pekin üzerinden Çin’e giriş yapan sporcu ve konuklar için muhteşem bir karşılama mekânı olması amaçlanıyordı. Bu nedenle kesitte kükreyen bir ejderhanın ağzını anımsatan aerodinamik çatısı ve planda mitolojik yılansı ejderhaları anımsatan uzun biçimiyle sembolizm yüklü bir yapı tasarlandı. Kırmızı, turuncu ve sarının cesurca kullanıldığı iç mekânlar geleneksel Çin renklerini çağrıştırırken, altın rengi çatı Yasak Şehir’e gönderme yapıyor.

Doğu pisti ile ileride inşa edilecek üçüncü pist arasında konumlanan Terminal 3 ve Kara Nakliye Merkezi çoğunluğu kapalı olmak üzere yaklaşık 1.3 milyon metrekare alana yayılıyor. 1 milyon metrekare sınırını aşan ilk bina olarak Başkent Pekin Uluslararası Havaalanı Terminal 3’ün 2020’ye kadar yılda 50 milyon yolcuya hizmet verebilmesi hedefleniyor. Yapının modern hava taşımacılığının karmaşık sorunlarına çözüm getirmesi, yüksek hizmet standartlarına cevap vermesi ve mekânsal ferahlık sunması tasarımın temel kriterleridir. Havaalanını kullanan yolcuların terminalde yollarını kolayca bulmaları ve hoş bir karşılama deneyimi yaşamaları da isteniyordu. Foster + Partners tarafından sunulan çözümde T3A, B ve C adı verilen üç parça, basit ve simetrik bir şema üzerinde birleşip her iki uca doğru açılarak gidiş ve geliş terminali olarak hizmet veriyor. T3A karşılama terminali ve iç hatlar, T3B dış hatlar terminali olarak kullanılıyor. Yapının merkezinde T3C (iç hatlar) bölümü yer alıyor. Binanın kuzeyden güneye uzunluğu üç buçuk kilometre olmasına rağmen üç parça arasındaki görsel bağ, açık asma kat seviyesi ile zemini birleştiren görsel bağlantı gibi güçlü elemanlarla sağlanmış. Yapının tüm bölümleri doğal ışıkla aydınlatılıyor ve saydam cephe ve çatı pencereleri de iç mekân, dış mekan ve gökyüzü arasında görsel bütünlük sağlıyor. Merkezi aks yapının dış uçlarına doğru devam eden ve geleneksel Çin tapınaklarını çağrıştıran kırmızı kolonlarla belirginleştiriliyor.
Terminale ana yoldan ya da Kara Nakliye Merkezi’nden gelen yolcular, kucaklamak için açılmış kolları çağrıştıran eğrisel bir taşıyıcı kirişin biçimlendirdiği girişle sembolik olarak karşılanıyor. Geliş ve gidiş bölümleri ayrı katlarda yer alıyor. Geleneksel havaalanı şeması T3B’de tersine çevrilip ve geliş üst kata alınarak Pekin’e gelen yolcuların bu dramatik mekanı en iyi noktadan görmesi amaçlanmış. Terminalleri birleştiren dev çatı, doğal ışık almak ve yolcuların yönlerini kolayca bulabilmesi için yer yer çatı pencereleriyle bölündü. Binanın tamamında T3B’nin ucundaki sarıdan başlayan ve T3A’nın girişinde kırmızıyla biten 16 farklı renk tonu kullanılıyor. Bu yolla işlevleri farklı mekanlar birbirinden kolayca ayrılıyor ve renkler bina içinde bir yol bulma sistemi olarak görev yapıyor. Sarıdan kırmızıya giden renk paleti binanın çatısındaki eğrisellik algısını arttıracak şekilde kuzeyden güneye geliş ve gidiş salonlarının tavanlarında da kullanılıyor. T3A ve T3B terminalleri arasında yataydaki mesafeyi kat etmek için yolcular saatte 80 km. hıza ulaşabilen APM (Automated People Mover – mini metro) kullanıyor. Böylece yapıyı uçtan uca kat etmek sadece 2 dakika sürüyor. APM’e gidiş katından kolayca ulaşılabiliyor. Yeşillendirilmiş ve gün ışığı alacak biçimde şeffaf olarak düzenlenmiş bu yol boyunca yolcular terminalleri ve çevrelerini görebiliyor ve yönlerini bulmaları kolaylaşıyor. Foster, insan ölçeğinden bu kadar uzak bir projede dengeyi nasıl koruduklarını şöyle anlatıyor: “Pekin, ölçek ile şeffaflık arasındaki diyaloğu başka bir boyuta taşıyor. Biçimindeki eğrilik, dışarıdaki uçakları görmenizi sağlayan ve sizi bina boyunca kendine çeken manzarayla yerden göğe doğru, tanımlı bir hareketi vurguluyor. Havaalanının avlusuna geldiğinizde, hemen uçakları ve pistleri görebiliyorsunuz. Daima elemanların ve bağlamın farkında olabiliyorsunuz. Binanın neresinde olduğunuzun önemi yok, ilişki orada.” Uzay kafes sistemi ile oluşturulan çatı, renkli kaplama ve ışıklandırma yardımıyla görsellik kazanıyor. Çatı, yapıyı baştan başa kat ederken merkeze doğru yükselerek katedrali andıran bir iç mekân yaratıyor; terminallere yaklaştığı noktalarda ise tekrar alçalarak daha özel, tanımlı alanlar yaratarak işleve vurgu yapıyor. Kaplamaları destekleyen çatı kirişleri, çatıda renklerin kırmızıdan sarıya doğru değişerek ilerlediği sisteme uyuyor. Perde duvar sisteminde kullanılan fazladan bölmelerle mümkün olduğunca şeffaflık sağlanarak, giydirme cephenin mümkün olan her noktadan görünmesi sağlanıyor.
Sabah güneşinden maksimum ısı enerjisi toplamayı amaçlayan güneydoğuya bakan çatı pencereleri, enerji tüketimini en aza indiren entegre ısıtma-havalandırma sistemi gibi pek çok pasif çevre tasarım konsepti sayesinde Başkent Pekin Uluslararası Havaalanı Terminal 3 binası dün¬yanın en sürdürülebilir yapılarından biri kabul ediliyor. Dağınık yerleşmiş birçok bina yerine, iletişim ve yapısal kolaylık nedeniyle tek bir çatı altına toplanan fonksiyonlar daha az alan kullanılıyor. Yapısal bakımdan ele alınacak olursa, tasarımı yerel malzeme kullanımı, işlevsellik, yerel işçilik kullanımı ve maliyetleri düşürme açısından istenenleri yerine getiren bir tasarıma sahip. Norman Foster, projenin kısa zamanda sıkı bir ekip çalışmasıyla tamamlandığını anlatıyor: “Pekin Havaalanı projesi çok hızlı ilerledi. Yarışmayı kazandığımız 2003 Kasım’ının ortasında bildirildi ve aynı ayın sonunda Londra’daki ekibimizden 38 kişiyi görevlendirdik. Pekin’de de 11 kişilik bir ofis kurduk.
Takip eden dört ay içinde ekibimiz 2.500’den fazla çizimi tamamlamıştı. İnşaat süresince 50.000 kişinin şantiyede aynı anda çalıştığı zamanlar oldu. Bu projenin tasarımı ve inşası Heathrow Havaalanı Terminal 5’in organize edilme ve kamuoyuna sunulma süresinden bile kısa zamanda, 4 yıldan biraz fazla bir sürede tamamlandı.” Projenin kısa zamanda tamamlanmasında nitelikten çok organizasyonun önemli olduğunu söyleyen Foster “Bu projenin en harika bölümü elimizdeki kaynakların niteliğinden çok, zihinsel iş bölümü, kaynakların orga-nizasyonu ve yönetimiydi,” diyor.
| İlk yorumu siz yapın »
3 Ağustos 2011 | Yazar: Zeynep Sarptır | Konu: Mimari

1970’li yıllarda sadece küçük bir balıkçı kasabasıyken, bugün Guangdong eyaletinin güneyinde dünyanın en hızlı gelişen bölgesi olan Shenzhen, Çin’in yoğun nüfuslu kentlerine yakınlığı ile şehirlerarası geçiş noktası özelliği taşıyor. Fuksas Architects’in küresel bir havacılık geçidi olarak tasarladığı havaalanının 2035 yılına kadar üç fazda tamamlanması bekleniyor.
Dünyanın en hızlı gelişen şehirlerinden biri olan Shenzen, 1970’li yıllarda sadece küçük bir balıkçı kasabasıyken, günümüzde Hong Kong ve Pearl River Delta’sı arasındaki avantajlı coğrafik konumu sayesinde turistlerin ve iş adamlarının ilgi odağı haline geldi. Guangdong eyaletinin güneyinde yer alan şehir, Çin’in yoğun nüfuslu kentlerine olan yakınlığı ile şehirlerarası bir geçiş noktası özelliği taşıyor.

Shenzhen’in hızla gelişen ekonomisi ve artan hava trafiği Shenzhen Bao’an Uluslararası Havaalanı 3. Terminal Binası projesini ortaya çıkardı. İtalyan Mimarlar Massimiliano ve Doriana Fuksas tarafından tasarlanan 400 bin metrekarelik 3. Terminal Binası, uluslararası standartlarda ulaşım hizmeti vermek üzere yapılandırıldı. 2035 yılına kadar devam edecek olan terminal inşasının 3 fazda tamamlanması planlanıyor. 2011-2015 yılları arasında devam edecek birinci fazda, 61 yolcu giriş kapısının bağlı olduğu terminal ünitesi, otopark alanları, alışveriş merkezi, dış düzenlemeler ve otomatik yolcu taşıma sisteminin inşası tamamlanacak. Şehir içi aktarma sistemlerinin aktif hale geleceği ikinci fazın ise 2025 yılında tamamlanması bekleniyor. Terminal binasının üçüncü fazı talep bazlı bir gelişme sürecine tabi olacak. Ana bekleme salonunun genişletilmesi esnasında yolcuların ihtiyaçları doğrultusunda terminali şehir hatlarına bağlayan bölümler de genişletilerek, yeni yolcu koridorları yapıya eklenecek. Proje tamamlandığında, Shenzhen Bao’an Uluslararası Havaalanı Çin’in dördüncü büyük havaalanı olmasının dışında, dünyaya açılan küresel bir havacılık geçidi ünvanını da taşıyacak.
Shenzhen Bao’an Uluslararası Havaalanı, havacılık endüstrisinin değişken doğası ile başa çıkabilecek şekilde, maksimum esneklikle tasarlanmış. Kısa adıyla T3’ün modern hava ulaşımının karmaşık yapısını, üç boyutlu gerçeklik ve yüksek hizmet standartlarını birlikte kullanarak çözmesi bekleniyor. Çelik ve cam malzeme kullanımıyla hafiflik kazandırılacak mekanda, inşa edilecek ana bekleme salonu uzantısının ön cephe ve çatı konstrüksiyonu bina geneli ile uyum içerisinde olacak.

Havaalanlarında, yolcu terminali ve çıkış kapılarına giden koridorlar yolcuların havaalanı hakkındaki ilk izlenimlerini edindikleri mekanlardır. Yolculara mümkün olan en yüksek konforun sağlanması için, 3. Terminal binasında, bina içi yürüme mesafeleri, yolcu oryantasyonu ve algılama kolaylığı işlevleri tasarım konseptinin yapı taşlarını oluşturmuş. Dış mekanla bütünleşmek adına tek bir birleştirici çatı kanopisi kullanılmış ve gün ışığının çatı yüzeyinde filtrelenmesi sağlanmış. Çatının bu yapısı enerji tasarrufu ile birlikte mekanda zarif bir atmosfer yaratma amacına hizmet ediyor. Yapı tasarımının ana fikri, ulaşım kolaylığı üzerine kurulmuş. Zemin katta bulunan bagaj teslim alanlarına, giriş ve çıkış salonlarına, restoranlara, kafelere, ofis ve toplantı salonlarına erişim oldukça kolaylaştırılmış. Ana bekleme salonunda tavan yükseklikleri arttırılarak mekanda mimari açıdan farklı seviyeler yaratmak dışında yolcular için doğal ışık sağlanmış.
Boru şeklindeki tasarımı ve yürüyen bantları ile terminal bagaj alanı, havaalanındaki bir diğer durma noktası. İki kat yüksekliğindeki tavan yolculara aydınlık bir ortam sunuyor. Terminal tuvaletleri dört farklı renk kombinasyonu ile oldukça keyifli mekanlar olarak tasarlanmış. Havaalanı genelinde beyaz olan yer döşemeleri bu alanlarda siyaha dönüştürülerek, diğer renklerin parlamasını sağlayan bir fon oluştu-rulmuş. VIP bekleme salonlarında yer alan tuvaletlerde ise Çin mermeri türü oldukça lüks materyaller tercih edilmiş. Hem standart hem de VIP tuvaletlerde aydınlatma duvar içerisine gizlenmiş.

Detaylar ön planda tutularak tasarlanan 3. Terminal binasının 2035 yılında tamamlanmasının ardından, Shenzhen Bao’an Uluslararası Havalimanı, Hong Kong ve Guangzhou Baiyun Uluslararası Havaalanları ile birlikte Çin’in güney bölgesine hizmet veren üç büyük ha-valanından biri haline gelerek, kentin imajına büyük katkı sağlaması bekleniyor.
MASSIMILIANO FUKSAS
Litvanya kökenli Massimilano Fuksas 1944 yılında Roma’da doğdu. 1969 yılında La Sapienza Üniversitesi Mimarlık Bölümü’nden mezun oldu. Mezun olmadan önce 1967 yılında ilk mimarlık ofisini kuran Fuksas, 1985 yılından beri eşi Doriana O. Mandrelli ile birlikte çalışıyor. 1989, 1993 ve 2002 yılında sırayla yaşadıkları Paris, Viyana ve Frankfurt’ta ofis açtılar. Massimilano Fuksas, 1998 -2000 yılları arasında ‘Daha Az Estetik, Daha Çok Etik” konulu VII. Venedik Mimarlık Bienali’nin direktörlüğünü üstlendi. 1999’da Fransa Mimarlık Büyük Ödülü, 2000’de İtalya San Luca Ulusal Akademisi ile Fransız Sanat ve Edebiyat Birliği Başkanlığı ödüllerini aldı.
DORIANA O. MANDRELLI FUKSAS
Doriana Fuksas La Sapienza Üniversitesi Çağdaş Mimarlık Tarihi Bölümü’nden 1979 yılında mezun oldu. VII. Venedik Mimarlık Bienali’nde (Ekim 200) Jean Prouvé, Jean Maneval, Barış Pavyonu, Alenia Spazio ve Expo alanlarının sorumluluğunu üstlendi. 1985 yılından beri Massimiliano Fuksas ile birlikte, Studio Fuksas’ın tasarım bölümünü yönetiyor.
SON PROJELER
Zenith Music Hall (Strasburg, 2008), Armani Ginza Tower(Tokyo, 2007), Milano Fuarı (2005) ve Roma’daki yeni kongre binası en yeni projeler arasında.
| İlk yorumu siz yapın »
28 Temmuz 2011 | Yazar: Nahide Mutlu | Konu: Mimari

Uruguay’ın başkenti Montevido’daki Carrasco Uluslararası Havaalanı, yurt dışından gelen yolcuların Uruguay’da ilk gördükleri yapı. Bu nedenle havaalanı yenileme projesinin temel kriterlerinden biri, ülkenin modern ve dinamik yüzünü yansıtan bir mimariye sahip olmasıydı. Havaalanının genişletme ve modernleştirme projesini üstlenen Amerikalı Rafael Viñoly Architects’in mimari kurgusunun çekirdeğini, uluslararası uçuşların geliş ve gidiş terminallerinin yer aldığı tek bir bina ve bu binayı boydan boya örten, yekpare ve eğrisel bir kabuk oluşturuyor.
Carrasco Uluslararası Havaalanı, Uruguay’ın başkenti Montevideo’nun 18 km. doğusunda yer alıyor. Yılda bir milyon yolcunun kullandığı havaalanında, yıl boyunca uluslararası uçuşlar sürüyor ve bu nedenle Uruguay’a dışarıdan gelenlerin ilk gördüğü yer olarak sembolik bir anlama sahip. Carrasco Uluslararası Havaalanı’nı işleten Puerta del Sur, tam da bu nedenle havaalanının genişletme ve modernleştirme projesi için Rafael Viñoly Mimarlık Bürosu’nu seçti.
Rafael Viñoly Mimarlık Bürosu bu projede, mevcut havaalanı binasının yaklaşık 1 kilometre doğusuna yeni bir terminal binası inşa etmeyi önerdi. Uluslararası uçuşların geliş ve gidiş terminallerinin yer aldığı tek bir bina ve bu binayı boydan boya örten 336 metrelik yekpare, eğrisel bir kabuk projenin ana fikrini oluşturuyordu. Projede zemin kattaki geliş ve birinci kattaki gidiş terminalleri iki ayrı kata yerleştirilerek aynı bina içinde birbirinden bağımsız biçimde işlemeleri sağlanıyor. Her iki terminale de birbirinden bağımsız olarak dışarıdan araçla ulaşım mevcut. Gidiş terminalinin üstünde, ikinci katta, yeşillendirilmiş bir teras yer alıyor. Terasın hem pistleri hem de binanın girişindeki meydanı gören bölümlerinde bir restoran ile ticari ve kültürel amaçlar için kullanılabilecek mekânlar oluşturulmuş.

Carrasco Uluslararası Havaalanı’nın bu kadar dikkat çekici bir forma sahip olmasının sebebi, Uruguay sahillerinde sıkça görülen kum tepecikleri. Havaalanı, iç mekanları, yapım teknolojisi ve tüm fonksiyonları ile modern bir yapı olmasına rağmen, biçimini yerel motiflerden alıyor ve bu sayede çevresindeki topoğrafyaya uyum sağlıyor. Havaalanını örten dev kabuk-çatı aynı zamanda Uruguay’ın kendi bölgesinde önemli bir ülkeden, ticaret ve seyahat için tercih edilen önemli bir destinasyona dönüşümünü sembolize ediyor.
Rafael Viñoly Mimarlık Bürosu’nun tasarımı ortak kullanım alanlarını, dışarıdan araçla ulaşımı sağlayan yollarla uçakların yanaştığı peronların arasına konumlandırarak tüm fonksiyonları yekpare çatının altında toplamayı amaçlıyor. Yay biçimindeki çatının uçları gittikçe alçalarak zeminle birleşiyor, uzaktan bakıldığında adeta zeminden yükselerek ilham kaynağı kum tepecikleri gibi topoğrafyanın bir parçasıymış gibi algılanıyor. Binayı saran kabuk çatı, binanın dışına doğru devam ediyor ve havaalanına araçla girişi sağlayan yolları örten bir kanopi görevi görürken, arka tarafı, yerden yükselerek pistlere bakan yönde geniş bir görüş açısı sağlıyor.
Carrasco Uluslararası Havaalanı’nın diğer havaalanlarından temel farkı, duty-free mağazalarının konumlandırılması. Güvenlik noktası, yolcuları hem gidişte hem de gelişte doğrudan mağazalara yönlendiriyor. Böylece yolcu karşılama ve uğurlama geleneğinin bu kadar güçlü olduğu bir kültürde her iki terminalde de ortak alanlar mümkün olduğunca geniş tutulmuş oluyor. Yolcu uğurlamaya gelenler ve henüz güvenlikten geçmemiş yolcular, merdiven veya asansörleri kullanarak, bir şeyler yiyebilecekleri ve inen-kalkan uçakları izleyebilecekleri ikinci kattaki terasa ulaşabiliyor.
Tüm zemin kata yayılan geliş terminali, devasa terminal salonu geleneğine uygun olarak tasarlanmış büyük bir mekan. Dört yanından taşıyıcı elemanlarla desteklenmekle birlikte kabuk-çatı, binanın üzerinde yüzüyormuş hissi uyandırıyor. Gidiş terminalinde ortak alanlar ve uçağa biniş holü, aralarında yer alan güvenlik kontrolü ve göçmen bürosu sayesinde birbirinden ayrılıyor. Check-in ve güvenlik işlemlerini tamamlayan yolcular, duty-free mağazaları ve restoranların bulunduğu bekleme alanına yönlendiriliyor. Buradan sekiz ayrı biniş kapısına bağlı dört adet köprüyle uçaklara geçiş sağlanıyor.

Havaalanının yeşillendirilmiş terası, gidiş terminalinin üstünde, ikinci katta yer alıyor. Bu terminale güvenlikten geçmeden ulaşılabiliyor, böylece yolcu olmayanlar, yani yolcu karşılamaya ya da uğurlamaya gelenler, terastaki restoran ve diğer ortak alanları kullanabiliyor.
Gelen yolcular, terminal ve pistleri görebilen ve bu sayede ilk defa gelenlerin bile yollarını kolayca bulabilmelerini sağlayan bir asma kattan geçerek bir alt kattaki (zemin kat) bagaj teslim, gümrük, göçmen bürosu ve duty-free mağazalarına, daha sonra da kendilerini karşılamaya gelenlerle buluşabilecekleri Geliş Terminali Ana Holü’ne ulaşıyorlar. Zemin kattaki araç geliş alanına bitişik bir atrium hem bu bölüme zemin katı Gidiş Terminali Ana Holü’nün anıtsal mekanına bağlayarak ve ekstra ışık sağlıyor hem de görsel ve mekansal olarak bu iki katı birbirine bağlıyor.
Rafael Viñoly projeyle ilgili olarak “Uruguay’da herkes sizi karşılamak veya uğurlamak için hala havaalanına geliyor. Bu nedenle bu bina, seyahat edenlere olduğu kadar etmeyenlere de hizmet ediyor. Atriumu, terası, ana girişi ve terminal holleri ile bu havaalanı, herkes için olağanüstü bir karşılama mekanıdır” diyor.
Etiketler: Carrasco Uluslararası Havaalanı | İlk yorumu siz yapın »