1 Temmuz 2010 | Yazar: Gateway | Konu: Mimari
Arkitera Mimarlık Merkezi’nin düzenlediği Arkimeet konferanslarının 24’üncüsü, İranlı mimar Pouya Khazaeli Parsa’nın katılımıyla Bahçeşehir Üniversitesi’nde gerçekleştirildi.
Mimar Pouya Khazaeli Parsa, 1950-1979 arası İran mimarlığına odaklanan konuşmasının ilk bölümünde, İran kültürünün izlerini taşıyan Kamran Diba eseri Tahran Modern Sanat Müzesi, İran Parlamentosu Binası ile Paris’te İranlı öğrenciler için yapılan öğrenci yurdu binasını anlattı ve 1979 yılında İran’da İslami Devrim’in başlamasıyla bu kuşağın yalnızca öğrencilerinin Tah-ran’da kaldığını anlattı.
1979’dan savaşın bitişi olan 1988 yılına kadar İran’da özel bir mimari üretim yapılmadığını söyleyen Parsa, savaş bitiminde ülkenin yeniden yapılanmasına hızla başlandığını ama tecrübeli mimarların olmaması, insanların mimari kültüre çok aşina olmamaları, imar ve inşaat sektörü ile ilgili sorunlarla karşılaştıklarını dile getirdi. Hadi Mirmiran’ın devreye girmesiyle tecrübe sorunu aşılarak İran mimarisine özgü merdiven ve kubbelerin kullanıldığı siyah taban üzerine altın rengi İran Ulusal Kütüphanesi ve Bangkok İran Büyükelçiliği örneklerini anlattı. “İran mimarisi pozitif objeler olmadan işe yaramaz, diyen ve antik şehirlerde obje değil, duvarlar ve boşluk duygusunu yapılarına yansıtan mimarın, savaş sonrası İran mimarlığının iki kahramanından biri olduğunu söyledi.
30 yıl boyunca İran dışında yaşayan diğer kahraman Bahram Shridel Japon tapınaklarının sadece içi ve dışı değil, arasındaki boşluğun da anlam ifade ettiğini belirten mimar, bu mesafeyi kat kat yüzeylerle dolduran ve pozitif obje-ler arasındaki ilişkiye odaklanan Japon Konsey Binası tasarımını anlattı. Kendi mimarlığına değinen Parsa, kendini jenerasyonun bir parçası olarak görmediğini söyledi ve “Gerçekten bir şey yapmak istiyorsak geçmişimizi ve kültürümüzü göz önüne almalıyız. Benim yapılarımın en basit iki özelliği İran avlularını ve modern mimariyi bir arada kullanmaya çalışmam” dedi. Zemin katta, modern mimaride olduğu gibi açık, boşluklu bir alan bırakan, yapıyı bir koni gibi düşünerek üst katları içe dönük ve dışa kapalı olarak tasarlayan mimar, odalar arasındaki ilişkiyi de benzer şekilde kurmuş.
Kullandığı yapı tekniklerinden de söz eden mimar, İran’ın güneybatısının yüzde 60’ının derme çatma yapılardan oluştuğunu için, mimar sorumluluğuyla tasarladığı çok ucuz ve yapımı çok kolay bambu yapı tekniğini gösterdi. Yapının temelini oluşturan gaz borularına sarılan bambunun kıvrılarak iç içe iki daire biçimindeki bu strüktürün hızlı bir şekilde sertleşerek yapının iskeletine dönüştüğünü, İran’ın güneydoğusunda “Gali” adı verilen yerel bir malzemeyle bu strüktürü sararak hem çok ucuz hem de çok sağlam yapılar hazırladıklarını anlattı. “Dünyanın her yerinde kullanılacak yerel malzemelerle birbirinden çok farklı, ucuz konut üretimi gerçekleştirilebilir. Gelecekte yapmayı ümit ettiğim şey, bu tür yeni fikirlerle inşaat teknolojisi ve açık alan kalitesine katkıda bulunmak” diyerek sözlerini tamamladı.
www.arkimeet.com, www.mimdap.org
Etiketler: Arkitera Mimarlık Merkezi, Bahçeşehir Üniversitesi, Mimar, Pouya Khazaeli Parsa | İlk yorumu siz yapın »
10 Kasım 2009 | Yazar: Benan Kapucu | Konu: Mimari
20. YÜZYILIN EN ÖNEMLİ MİMARLARINDAN BİRİ VE ULUSLARARASI MODERNİZMİN BAŞ AKTÖRÜ OLAN ALVAR AALTO , VIIPURI KÜTÜPHANESİ VE PAIMIO SANATORYUMU GİBİ BİRÇOK BAŞYAPITINDA, FİN ROMATİZMİNE ÖZGÜ DOĞA ANLAYIŞINI MODERNİST İDEALLERLE YENİDEN BİÇİMLENDİRDİ; İLHAM VERİCİ MOBİLYALAR VE CAM OBJELER TASARLADI. ALVAR AALTO MÜZESİ’NDE SÜREN “SHIFTING CONTOUR” SERGİSİ, ONUN YAPI VE PEYZAJ ARASINDA KURDUĞU GÜÇLÜ İLİŞKİYE İŞARET EDİYOR.
“Tekne Päijänne ya da Keitele gölünün sularında süzülür, sonra zarif kıvrımlı kıyıları olan derin koylara yanaşırken, en iyi eğlencem bu peyzajın içinde kalan yapılara hayalimde küçük eklemeler yapmaktı. Anında şaşırtıcı biçimde dönüşüyordu her şey; çatıları hafifçe kaldırır-orta Finlandiya’da çatıların mümkün olduğunca düz olması gerekir- köyün renklerine güzel bir ayar verir, oraya buraya ağaçlar dikerdim. Bazen evlerin arasında kalan kilisenin ön plana çıkması gerekirdi: Ben genellikle sütunlarla çevrili küçük bir pazar alanıyla yapardım bunu ya da çan kulesini uzatırdım.”
- Alvar Aalto, Sisä-Suomi, 26 Haziran 1925.
Yapı ve peyzaj ilişkisi, genç bir mimar olduğu dönemde de Alvar Aalto’nun işlerinde ve yazılarında kendini gösterir. Aalto, mimarlıkla ilgili metinlerinde doğaya ve bahçelere de değinir; mimarı arazinin “verimini” artıran, gereksiz sürgünleri budayan bir bahçıvanla özdeşleştirir. Alvar Aalto Müzesi’ndeki yaz sergisi, Jyväskylä Üniversitesi Kampüsü, Seinäjoki Kent Merkezi, Vuoksenniska Kilisesi, Essen Opera Binası ve Finlandiya Kongre Salonu’nun çizimleri eşliğinde onun bu konuya olan yaklaşımını gözler önüne seriyor. Alvar Aalto Müzesi’nin çizim ve fotoğraf arşivine dayanan sergi, geleceğin araştırmacılarına bu çerçevede yeni bir pencere açmış oluyor.
Arazinin topoğrafyasına göre yapılarını biçimlendiren Aalto’nun mimarisinde, iç ve dış mekanlar sıklıkla birbirine gölgelikler, pergolalar ve asmalı çardaklarla bağlanır; dış mekandan iç mekana geçiş aralıklarla olur. Heykelsi iç ve dış duvarların dolambaçlı görünümleri de doğayla psikolojik bir bağlantı kuruyor. Essen Opera Binası’nın fuayesinde ve Finlandiya Kongre Salonu’nun oditoryumunda olduğu gibi…

Bina ve doğa arasındaki ilişki, içeriden çevredeki peyzaja ve bahçeye açılan manzaralarla da sağlanır. Binanın yönü, Aalto’nun konut mimarisinde çok önemli olduğu gibi, kamu binalarının tasarımında da incelikle ele alınır. Doğal ışığı iç mekanlara taşımak, özellikle Kuzey’in karanlık kış aylarında daha çok önem kazanır.
Hugo Alvar Henrik Aalto 1898 yılında Finlandiya’nın Kuortane kasabasında doğdu. İsveçli mimar Arvid Bjerke’nin asistanlığını yaptıktan sonra, 1921 yılında Helsinki Teknoloji Üniversitesi’nden mezun oldu. 1924 yılında Jyväskylä’da Alvar Aalto Office for Architecture and Monumental Art / Alvar Aalto Mimarlık ve Anıtsal Sanatlar Ofisi’ni kurdu. Üstelik zamanlaması da kusursuzdu. 1920’lerin ortalarında henüz birkaç yıldır bağımsızlığını kazanmış bir ülke olan Finlandiya, yeni kimliğini tanımlarken mimarlığa da sınırsız yatırım yapıyordu. Aalto, Jyväskylä’da Finlandiya’nın kültürel rönesansında uzun süre rol oynayacak genç sanatçı ve entelektülellerden biriydi. Onların arasına 1924’te evleneceği Aino Marsio da katılmıştır. Aalto, tutkuyla birçok mimarlık komisyonuna projeleriyle katılır ve çoğunu da kazanır.
İlk binaları, Jyväskylä’da işçi konutları ve öğrenci kulüpleridir ama 1927’de Aalto eski başkent Turku’da Southwestern Finland Agricultural Cooperative Building işini de alır. Hem Helsinki’den daha özgür hem de Avrupa’ya yayılan arkadaş kitlesine daha yakın olan Turku, Alvar ve Aino’nun hep yaşadıkları yer olur. Evlerini Almanya’dan getirdikleri Marcel Breuer sandalyeleriyle ve fokstrot çalışmak için edindikleri gramofonla dekore ederler. O dönemde Finlandiya medyasının da gözdesi olan Aalto kimi röportajlarında kendini kozmopolit bir entelektüel olarak tanımlar. “Uçmak, modern insanın tek uygar seyahat biçimi” sözlerinden de anlaşıldığı gibi…
Jyväskylä’da geleneksel Fin çizgileriyle haşır neşir olan Aalto, Turun Sanomat Gazete Binası (1927-28), Viipuri Kütüphanesi (1927-35 ) ve Paimio Sanatoryumu (1928-33) gibi Turku binalarında, Avrupa gezileri sırasında hayran olduğu International Style (Uluslararası Stil) akımını da harmanlar. Diğer genç mimarların yaptığı gibi bu stili aynen kopyalamaktansa, onu yeniden tanımlar. Aalto, Aino ile birlikte 1935 yılında Helsinki’ye taşınır ve Munkkiniemi yakınlarında yeni bir ev ile stüdyo inşa eder. Paimio Sanatoryumu ve Viipuri Kütüphanesi için tasarladığı ahşap sandalye ve tabureleri üreteceği Artek mobilya firmasını da kurmuştur. Aalto, 1937 yılında Savoy restoranı tasarlaması isteninceye dek kent merkezinin hiçbir mimarlık işini alamaz. Savoy restoran için tasarladığı – genç bir Eskimo kızının deri pantolonuna benzettiği- Savoy vazo, bugün bile en çok satan ürünler arasındadır. Bu dönemde Alvar Aalto, sanayici ve sanat koleksiyoncusu Harry Gullichesen ve Maire için Villa Mairea evini tasarlar. Aalto, ince kütüklerin zarif kompozisyonu ve çelik destekler, beton putreller ve çimen çatılarla incelikli bir yapı tasarlar. Böbrek biçimli havuzu ve saunasıyla Hollwood’a gönderme yapar; rattan ya da huş ağacı kaplı siyah çelik kolonlarıyla iç mekanı Finlandiya ormanlarının dokusuna, ışığına ve gölgelerine saygı duruşu gibidir.
Finlandiya’nın bu usta mimarı, Amerika’da birçok mimarlık ödülü alır 1946-49 Baker House Senior Dormitory at the Massachusets Institute of Technology dahil. Dünya çapında bir mimar olarak kabul edilen Aalt, Royal Institute of British Architects (RIBA) ve American Institute of Architecture (AIA) altın madalyaları dahil birçok ödül kazanır– Almanya, Fransa, Danimarka ve İran’da da ödüller alır. Aalto 1976’da Helsinki’deki ölümüne değin, birçok başarılı savaş sonrası projelerine rağmen, hep savaş öncesi ürettiği ve büyüleyici bir kalite yakaladığı ilk Fin başyapıtlarıyla hatırlanır.
Uluslararası Stil’in ölçeği, ışığı kullanma ustalığı ve ayrıksı paleti, Alvar Aalto’nun binalarında güçlü bir hümanizm ile yeniden biçimlenir.
Paimio Sanatoryumu Alvar Aalto, Finlandiya, 1929
Savaş yıllarında Finlandiya’da tüberküloz hastalığının yayılması, yüzyıl boyunca tüm ülkede birçok sanatoryumun açılmasına yol açar. Bunlardan biri de 48 belediye ve dört kasabanın finansal destekleriyle gerçekleştirilen Varsinais-Suomi tüberküloz sanatoryumudur. Sanatoryumun yeri için Paimio’ya karar verildikten sonra, tasarımına 1929 Ocak ayının sonlarında bir yarışma ile karar verilir. Jürideki mimarlar, mimarideki son trendlerin sıkı destekçileri Jussi Paatela ve Väinö Vähäkallio’dur.
Alvar Aalto, projeye hastanın perspektifinden bakar; dingin ama neşeli bir ortam tasarlar. Hiçbir detayı gözden kaçırmaz; merdivenlerin kanarya sarısı renginden ısıtma sistemine, hastaları rahatsız etmemek için suyun sessizce aktığı özel musluk tasarımına kadar… Paimio sandalye (1931-1932) dahil sanatoryumun tüm mobilyaları Aalto’nun imzasını taşır. Evindeki Marcel Breuer çelik boru sandalyelerden de esin alan Paimio sandalye, tüberküloz hastaların nefes almasını kolaylaştıran bir tasarımdır. Aalto, şekillendirilmiş ahşap ve kontrplağın birleşiminden yapılan sandalyenin metalden daha sıcak ve konforlu olduğunu düşünüyordu.
Paimio Sanatoryumu’nda binanın temel işlevleri, bütünsel bir formla her kanadın kendi içinde çözümlenmiştir. A- kanadı en önemli arkitektonik unsur olan güneşli balkonlarıyla hastaların kanadıdır ve güneye bakar. B-kanadı genel alanları içerir: muayene odaları, dinlenme salonu, kütüphane ve ortak mekanlar. C-kanadında çamaşırhane, mutfaklar ve personel birimleri bulunur. Tek katlı D-kanadı ise kazan dairesi ve ısıtma tesisi bulunur. Sirkülasyon alanları A-kanadı ve B-kanadı arasında kalan ana girişi merkezine alır ve ona bir binanın diğer kanatlarına geçişi de sağlayan merdiven boşluğuyla bağlanır.
Fuayenin girişi farklı işlevlere hizmet eden kanatlar arasında geçiş sağlayan bir sirkülasyon alanı olarak iş görür. Fuayenin -hastaların terlik dolabı dahil- orijinal mobilyaları, uzun süre kalacak hastaların ev ortamında hissetmesini sağlayacak biçimde tasarlanmıştır.
YAZI: BENAN KAPUCU GÖRSEL ARŞİVİ: ALVAR AALTO MUSEUM
Etiketler: Alvar Aalto, Mimar, paimio sanatoryumu | İlk yorumu siz yapın »
16 Eylül 2009 | Yazar: Gateway | Konu: Mimari
Dünyanın en prestijli mimarlık ödüllerinden Prıtzker’in sahibi bu yıl Peter Zumthor oldu. 29 Mayıs’ta Buenos Aıres, Arjantin’de yapılan bir törenle 65 yaşındaki mimara, 100.000 Dolar’lık ödül ve bir bronz madalya verildi. Zumthor’un çoğu İsviçre’de olmak üzere Almanya, Avusturya, Hollanda, İngiltere, İspanya, Norveç, Finlandiya ve Amerika’da birçok projesi gerçekleşti. İsviçre’nin Vals kenti için tasarladığı kaplıcalar ise mimarın baş yapıtı olarak kabul ediliyor. Mimarlık eleştirmenlerinden büyük övgü alan Almanya’daki Field Şapeli ve Köln’deki Kolumba Müzesi binalarını “hem şok edici derecede modern, hem de tarihin katmanlarını içinde barındıran dingin bir proje” diye tanımlayan jüri, ödülde bu yaklaşımının belirleyici olduğunu kaydetti.
Jüri’nin seçimi duyurulurken, Hyatt Vakfı’nın başkanı Thomas J. Pritzker jürinin açıklamasından alıntı yaparak, “Peter Zumthor tüm dünyada meslektaşlarının hayran olduğu, inatçı ve olağanüstü derecede azimli, usta bir mimar. Zumthor’un bütün binalarının güçlü, zamansız bir duruşu var. Net ve kesin düşünceyi gerçekten şairane ölçülerle ilham verici işlere dönüştürme gibi eşsiz bir yeteneğe sahip” dedi.
Zumthor Thinking Architecture kitabında şöyle diyor: “Günümüz mimarlığının kendiliğinden içinde varolan görev ve olasılıkları yansıtması gerektiğine inanıyorum. Mimarlık, kendi özüne ait olmayan şeylerin aracı ya da sembolü değildir. Gerekli olmayanı yücelten bir toplumda, mimarlık bir rezistans görevi görür, artık formları etkisiz hale getirir ve kendine ait bir dille konuşur. Mimarlığın dilinin belirli bir tarzın meselesi olmadığına inanıyorum. Her bina belirli bir kullanım için, belirli bir yerde ve belirli bir toplum için inşa edilmiştir. Benim tasarladığım yapılar bu basit unsurlardan doğan sorulara mümkün olduğunca açık ve rasyonel biçimde yanıtlamayı dener.”
Zumthor 2009 Ödülü’nü kazandığında düşüncelerini şu sözlerle dile getirdi: “Son 20 yılda ürettiğimiz işler ile Pritzker Ödülü’ne layık görülmek, çok güzel bir olay. Yaptığımız küçük bir işin bile profesyonel mimarlık dünyasında fark edilmesi bizi gururlandırdı; bu genç profesyonelleri de kaliteli iş üretmek adına çaba gösterdiklerinde, bunun takdir göreceğine dair yüreklendirici bir olay.” Zumthor’un seçilmesiyle, Pritzker Mimarlık Ödülü’nun 30 yıllık tarihinde, İsviçre bu ödülü ikinci kez almış oldu. 2001 yılında Jacques Herzog ve Pierre de Meuron bu ödülle onurlandırılmıştı.
Pritzker Mimarlık Ödülü’nün amacı her sene yaptığı işlerde hüner, hayal gücü, kararlılık gibi özellikleri bir araya getirebilen, insanlığa ve yapılı çevreye mimarlık yolu ile ciddi katkılarda bulunmuş, halen yaşamakta olan bir mimarı onurlandırmak. 1979 yılında Pritzker ödülünü alan ilk kişi Philip Johnson oldu. Daha sonra sırasıyla; 1980’de Meksika’dan Luis Barragan; 1981’de Birleşik Krallık’tan James Stirling, 1982’de Kevin Roche, 1983’te Leoh Ming Pei, 1984’te Richard Meier, 1986’da Avusturya’dan Hans Hollein, 1986’da Almanya’dan Gottfried Böhm, 1987’de Japonya’dan Kenzo Tange, 1989’da Amerika’dan Frank Gehry, 1990’da İtalya’dan Aldo Rossi, 1991’de Robert Venturi, 1992’de Portekiz’den Alvaro Siza, 1993’de Japonya’dan Fumihiko Maki, 1994’te Fransa’dan Christian de Porzamparc, 1995’te Tadao Ando, 1996’da İspanya’dan Rafael Moneo, 1997’de Norveç’ten Sverre Fehn, 1998’de İtalya’dan Renzo Piano, 1999’da Birleşik Krallık’tan Norman Foster, 2000’de Hollanda’dan Rem Koolhaas, 2001’de İsviçreli mimarlar Jacquez Herzog ve Pierre de Meuron, 2002’de Avusturya’dan Glenn Murcutt, 2003’te Danimarka’dan Jørn Utzon, 2004’te Birleşik Krallık’tan Zaha Hadid, 2005’te Amerika’dan Tom Mayne, 2006’da Brezilya’dan Paulo Mendes da Rocha, 2007’de Richard Rogers ve 2008’de Jean Nouvel Pritzker Ödülü’nün sahibi oldu. www.pritzkerprize.com
Etiketler: ödül, Mimar, Pritzker Mimarlık Ödülü | İlk yorumu siz yapın »
15 Eylül 2009 | Yazar: Gateway | Konu: Mimari

6 Ağustos 1945 tarihinde yerel saat 08:15’i gösterirken, “Little Boy”(Küçük Çocuk) adı verilen atom bombası Hiroşima’da ilk anda 140.000 insanın ölümüne yol açtı. Ölü sayısı sonraki yıllarda da radyasyon etkisini gösterdikçe arttı. Su ve toprak yayılan radyasyondan etkilendi ve bombanın etkisi rakamlarla ifade edilemeyecek kadar büyük olmakla birlikte söylentiler uzun yıllar tek bir bitkinin bile Hiroşima’da yetişmeyeceği yönündeydi. Özetle, Hiroşima haritadan silinmişti.
Hiroşima’yı yeniden inşa etmek için açılan yarışma sonucunda proje “Hiroşima Master Planı” ile Kenzo Tange’e verildi. 1913 yılında Japonya’nın Osaka kentinde doğan Tange, kısa zamanda dünya mimarlık tarihinin en önemli isimlerinden biri oldu. “II. Dünya Savaşı’nın küllerinden modern Japonya’yı inşa eden mimar” olarak da anılan Kenzo Tange, Tokyo Üniversitesi’nde Kent Planlaması ve Mühendisliği Bölümü’nü bitirdi. Modern Japon mimarisinin Tange ile başladığı ve bu nedenle Tange’in sadece Hiroşima’yı küllerinden inşa etmekle kalmayarak yeni Japonya’yı da inşa ettiği düşüncesi yaygın.
Tange’in erken dönem çalışmalarında, yapıtlarından çok etkilendiği Le Corbusier’in de etkisinde kalarak oluşturduğu ve “kapsamlı şehirler”(comprehensive cities) olarak adlandırdığı kent çalışmaları, hizmet ve ulaşım elemanları olarak kombine olmuş mega strüktürlerden oluşuyor. Kenzo Tange’in esinlendiği diğer isimler ise Rönesans döneminin ustalarından Italyan sanatçı Michelangelo ve 20.yy mimarlık dünyasının önemli isimlerinden Alman Mimar Walter Gropius’du. Bu Batı sanatçıları ile Japon geleneklerini ustalıkla harmanlaması, Tange’in kendi çizgisinin karakteristik özelliğini de oluşturdu.
2. Dünya Savaşı’nda atom bombasının atılması ile haritadan silinen Hiroşima’da bulunan yapıların yaklaşık %69’u tamamen yıkıldı ve %6,6’sı da ciddi hasar gördü. Kent saniyeler içinde tanınamaz hale geldi. Tange tasarımına Barış Bulvarı ve atom bombasının düştüğü yerde konumlanan bir anıt ve müze ile başladı. Yapıtları Hiroşima’ya çağdaş bir görünüm verirken, yaşananların unutulmaması için geçmişten kalan bazı eserleri de planına dahil etti. 1955 yılında tamamlanan ve toplam 1.615 m2’ ye sahip olan bu plan, Modern Japon mimarisinin başyapıtı olarak kabul ediliyor.
Öncelikle geleneksel Japon mimarisinden esinlenerek yaptığı tasarımları, 1960’lı yıllardan sonra çağdaş bir üslupla kendini gösterdi. Bu yıllarda Tange’in mimarideki anlayışı işlevsellikten yapısalcılığa doğru yönelmeye başladı. Bu sırada insan ve teknoloji arasındaki ilişkiyi yorumlayan Tange, Tokyo’daki Saint Mary Katedrali projesini aldı. Çeşitli Ortaçağ Gotik Kiliselerini ziyaret eden Tange, bu kiliselerin ihtişamlı ve mistik atmosferinden etkilenerek Saint Mary Katedrali projesinde bu atmosferi modern teknolojiyle harmanladı.
Robin Boyd tarafından kaleme alınan otobiyografik kitabında, başyapıtlarından biri sayılan Saint Mary Katedrali’nden bahsederken Tange şöyle diyor; “Mimari yaratı, gerçekliği tartışmanın özel bir yolu. Tasarım, gerçekliğin ötesinde işlerlik kazanan ve gerçekliği işlevsel bir nesnenin inşasıyla transforme eden bir faaliyet. Bu projenin sanatsal yanı ise çift taraflı; hem gerçekliği yansıtması, hem de zenginleştirmesi üzerine kurulu. Gerçekliğin mimari yaratım vasıtasıyla meydana gelmesi şeklindeki tahayyül, gerçekliğin anatomisinin, ruhani ve bedensel/fiziksel strüktürünün bir bütün olarak var edilmesi gerekliliğini ortaya koyuyor.”
1964’de Olimpiyat Oyunları için Ulusal Jimnastik Kompleksi ve 1970’lerin başlarında “Insanlığın Ilerlemesi ve Uyumu” teması ile EXPO’70 binasını ve Festival Plaza projelerini gerçekleştirdi. Sonunda 80’li yılların başında, Tange artık uluslar arası projelere imza atmaya başladı. Bu dönemin en bilinen eseri 1985 yılında tasarladığı, Singapur’da bulunan, 280 metre yüksekliğindeki OUB binasıdır. 1980’lerin sonunda Kenzo Tange’in ekibi dünyanın dört bir yanından gelen ve aralarında Fumihiko Maki ve Arata Isozaki gibi iyi tanınan 130 mimarın da bulunduğu bir gruptan oluşuyordu.
Ayrıca Marunouchi’deki Tokyo Belediye Binası’nı tasarlamış olması, 1986’da Yeni Tokyo Belediye Bina Kompleksi projesini de alması için referans oldu. Mimarın “Tokyo için Plan” çalışması içerisinde köprüler, yapma adalar, deniz yüzeyinde inşa edilmiş park alanları ve büyük yapılar bulunuyordu. Bu çalışmanın önemli parçalarından biri de 1996’da tamamladığı Fuji binasıdır.
Kofu’da bulunan Yamanishi Radyo Istasyonu ve Basın Merkezi’nde uyguladığı mimari teoriler, Japonya’da kullanılan merdiven biçimlerini, asansörleri, klimaları ve elektrik ekipmanlarının tasarımını etkiledi. Bu binanın yatay planları yol boyunca cadde ile bağlantılı gibiydi ve bazı alanlar boş, bazıları ise kullanılır durumdaydı. Bu görüntünün en önemli özelliği büyüme potansiyelinin olması. Teras ve çatı bahçe olarak kullanılan alanlar ihtiyaç halinde çevrelenerek içeriye dahil edilebilme özelliğinde. Dünyanın birçok yerinde eserler yapmış olan Tange, Japonya’daki Türk Büyükelçilik Binası’nın da mimarıdır. 1991’de o dönem Paris belediye başkanlığı yapan Chirag’ın teklifi ile, Paris’e 200 metre yüksekliğinde plaza tasarladı ve şehrin sınırını da belirleyen bu plaza Paris’in doğusunda konumlandırıldı.
Tange’in mimari üslubunun en temel özellikleri; gelenekle çağdaşlığı birlikte sunması ve teknolojiyle insanın uyumlu birlikteliğini sunmasıdır. Bunu otobiyografisinde şöyle izah eder; “Mimari, öncelikle insan ruhuna hitap eden bir şey olmalı daha sonra temel formlar, mekan ve dış görünüş mantıklı olmalıdır. Çağımızda yaratıcılık; teknoloji ve insanlığın bir birlikteliği olarak ifade edilir. Geleneğin rolü, yaratıcılıkta katalizör görevini üstlenmesidir. Işin sonunda kendini belli etmeyen gelenek, yaratıcılığın kesinlikle içerisinde olmalı ama asla yaratıcının kendisi olmamalıdır.” Kenzo Tange’in bu felsefesi, tasarladığı hemen hemen bütün projelerde görülebilir. Bu bakış açısı Tange’i farklı kılan en önemli özelliğidir.
Hem modern mimarlık eğitiminde bir öğretmen olarak hem de dünyadaki mimarlara bir model olarak çok etkili olan Kenzo Tange, 1987 yılında Pritzker Mimarlık Ödülü’nü ve RIBA, AIA ve Fransız Mimarlık Akademisi’nden altın madalyonlar aldı. Harvard, Yale, Princeton, Washington gibi üniversitelerde dersler veren Tange, kendinden sonra gelen genç mimarlar için önemli bir esin kaynağı oldu. Kariyeri boyunca, Japon ve Batı estetik kurallarını birbirine bağlayan bir tarz oluşturan Kenzo Tange, 22 Mart 2005’te geçirdiği kalp krizi sonucunda vefat etti. 91 yaşındaki Tange’nin tüm tasarımları modern yapılara halen öncülük ediyor.
Etiketler: kenzo tange, Mimar | İlk yorumu siz yapın »
8 Eylül 2009 | Yazar: Gateway | Konu: Mimari

“Bir ev; normlara ve klişelere hapsolmayan, bir ressam tarafından tasarlanan sıra dışı bir ev. Modern zamanlarda bir macera. Bilinmeyen bir yere, yaratıcı mimariye bir yolculuk. Doğanın ve insanoğlunun buluşması.”
Yüzyıllar boyunca Hofburg hanedanını ağırlamış, aristokrasi kokan bir şehir…hem tarihi dokusu korunmuş hem de modernizmi, müziği ve kültürüyle içinde zıtlıklar barındıran bu şehre de Hundertwasser gibi bütün standartlara karşı çıkan bir asi yakışırdı…
Asıl adı Friedrich Stowasser olan Avusturyalı ressam ve heykeltıraş, zamanla çok kimlikli bir hal alan sanatçılığına ithafen adını Friedensreich Regentag Dunkelbunt Hundertwasser olarak kullanmaya başlamış. Ressamın kendine seçtiği kimliğe bir bütün olarak bakarsanız asla taviz vermediği çevreci yaklaşımına ve insanın doğayla bütünleşmesine olan inancını vurgulayan bir anlam taşımasına da şaşırmıyorsunuz; barışçıl, yağmurlu ve renkli…
Dış duvarlarda, evin içinde engebeli yapılar, asimetrik çizgiler, hiçbiri birbirine benzemeyen pencereler, rengarenk mozaikler ve olabildiğince bitkiden oluşan binalar. Hundertwasser’i bu kelimelerden daha iyi başka ne anlatabilir ki?
İlk mimari projesini 1983-1985 yılları arasında Viyana’da düşük gelirliler için hiçbir ücret almadan gerçekleştiren Hundertwasser, Viyana’nın eski şehir dokusunu bozan yeni nesil tekdüze toplu konutlara tepki olarak hayata geçirdiği bu projede asla ödün vermediği ilkelerini de fazlasıyla uygulama olanağı bulmuş. İki binanın birleştirilmesiyle ortaya çıkan Hundertwasser Evinin tasarımı Mimar Joseph Krawina’ya ait olsa da işin sanat yönü tamamen Hundertwasser’e ait. 52 dairenin ve 4 dükkanın bulunduğu binanın terasları 250 adet ağaç ile yeşillendirilmiş; binanın çatısı da toprak ve çimenle kaplanmış.
Binanın çatısına baktığınızda gökyüzünde bir ormanla karşılaşıyorsunuz ve kocaman ağaçlar sanki evlerin içinde büyüyüp camlardan sarkıyor. İlk aşamada ,binayı ya da herhangi bir resmini görmeden, yapıyı gözünüzde canlandırmak neredeyse imkansız, imkansızdan da öte fazlasıyla şaşırtıcı ve sıra dışı. Hundertwasser, 1972’deki manifestosunda binalarda ağaç yetiştirmenin bir mecburiyet olması gerektiğini savundu. İnsan tabiatın misafiridir ve buna uygun davranmalıdır.
Binanın dışındaki renk cümbüşü, eğri büğrü ve hiçbir simetrisi olmayan basamaklar, taş döşeli kaldırımlar…Hundertwasser’e göre doğada hiçbir şey düz çizgilerden oluşmaz ve düz çizgileri olan, simetrik yapılı binalar da insan doğasına tamamen aykırıdır. Gecekonduların insan bedenine verdiği zararın, apartmanların ruh sağlığına verdiği zararın yanında masum kaldığını savunuyor. Çünkü gecekondularda hiç değilse o meskende yaşayacak olan kişinin emeği ve estetiğinin olduğuna inanıyor. Hundertwasser’e göre konutlarımız bizim ikinci derilerimizdir dolayısıyla da hangi yapı olursa olsun içinde yaşayacak olanlar tarafından da birşeyler taşımalı.
Mimar, proje sahibi ve o meskende yaşayacak olanlar üçlü halinde düşünüp tasarlamalılar ki evlerimiz içlerine tıkıldığımız, hapsedildiğimiz binalar olmaktan çıksın. Ona göre herbirimiz anılarımızın, duygularımızın, arzularımızın ve hayallerimizin bir toplamıyız. Sanatın görevi de bütün bunları hayata geçirmek ve bize özgür olabileceğimiz alanlar yaratmak.
Ressam Egon Schiele ve Gustav Klimt’in ilk dönem çizgilerinden etkilense de Hundertwasser’i asıl etkileyen Antoni Gaudi olmuştur. Gaudi’den fazlasıyla etkilenmiş olsa da ondan farklı olarak doğada var olan formları mimarisine kattı ve renk kavramı üzerinde fazlasıyla durdu. Çoğunlukla doğanın içindeki uyumdan esinlenen sanatçı, eserlerindeki belirgin düzensizliğin kendisine zevk verdiğini de özellikle vurguluyor.
Sanatçının kendisinden çok, sanat eserini görenin ve izleyenin tecrübesine odaklanıyor Hundertwasser ve mimarideki bütün matematiksel oranlamaları, rasyonalizmi bir kenara bırakarak ısrarla doğanın kendi içindeki uyumundan yola çıkıyor. Uyumdan kastı da var olagelen standart mimari projelerin çok dışında tesadüfen ve hatta kendiliğinden oluşan, düzensizlikler içinde bir uyum.
“Bazı insanlar evlerin duvarlardan ibaret olduğunu söylerler, bana göreyse evler camlardan ibarettir.” Hundertwasser’e göre evlerde kullanılan camların bile hakları vardır. Her evin standart camlara sahip olması ona göre diktatörlükten başka bir şey değildir ve kiralık dairede oturan biri, penceresinin dışına sarkıp kolunun erişebildiği yere kadar duvar sıvasını kazıyabilmelidir. Ve yine eline uzun bir fırça alıp kolunun uzanabildiği yere kadar her yeri boyamasına izin verilmelidir. Böylece sokaktan gelip geçen herkes, orada hapsedilmiş, köleleştirilmiş, standartlaştırılmış birinden farklı biri yaşadığını görebilir.
Yeni Zelanda için bir bayrak tasarımı da yapan Hundertwasser nereye giderse gitsin evinin Yeni Zelanda olduğunu söyler ve saati de oraya göre ayarlıdır. Çevreci yaklaşıma ve doğaya bu kadar sadık kalan sanatçı evinin bahçesinde lalelerinin altına gömülü.
Etiketler: Hundertwasser, Mimar | İlk yorumu siz yapın »
21 Haziran 2009 | Yazar: Gateway | Konu: Hafele'den Haberler
Mimarlık, ışıkta bir araya getirilmiş kütlelerin ustaca, doğru ve muhteşem oyunudur.” Bu söz, yirminci yüzyılın en ünlü mimarı, modernist mimarinin kurucusu ve şezlongun yaratıcısı Le Corbusier’ye ait.
Fikirleri dünya çapında büyük ilgi uyandıran Le Corbusier çağının çığır açan mimarı olarak ismini belleklere kazıdı. Yapıları, yazıları ve kişiliğiyle 20. yüzyılın en önde gelen figürlerinden biri olan ve bugün bile mimarları etkileyen Le Corbusier, yaşadığı dönemde eleştirilere hedef olduysa da , günümüz mimari ve şehircilik anlayışını derinden etkileyen eserleriyle ölümsüzler arasına girdi.
“Hayatımda yaptığım en büyük hata Atatürk’e yazdığım mektuptur. Eğer ‘İstanbul’u bu dokusu ile bırakın, imar planı yapmayın. Bu şehir Bizans kokusunu taşımalıdır’ gibi aptal bir gafı yapmasaydım şuan dünyanın incisi olan o şehrin imar planını ben yapıyor olacaktım.”
Le Corbusier olarak tanınan Charles Edouard Jeanneret, kent planlamacı, ressam, heykeltıraş, yazar ve mobilya tasarımcısıydı. Aynı zamanda iyi bir gezgin olan Le Corbusier, bu gezilerden edindiklerini mimari anlayışı ile bağdaştıran ve bu günün mimarisini şekillendiren bir mimar olmuştur.
Le Corbusier’yi bu kadar değerli kılan yönlerinden biri kuşkusuz çıplak betonu ilk kez bilinçli biçimde kullanmış olmasıdır. Binalarda ilk kez kolonu kullanarak bütün mimarlık anlayışını değiştiren bir adım atan Le Corbusier, o güne dek aynı zamanda taşıyıcı olan duvarları yükten kurtarır. Bu yöntem, tasarımı özgürleştirir ve yapının işlevselliğini artırır. Betonu ve tuğlayı heykeltıraş gibi kullanır; çıplak bırakmaktan korkmaz.
Le Corbusier’nin “Bir şey, bir ihtiyaca cevap veriyorsa güzeldir” felsefesi, İşlevselcilik akımının da temelini oluşturur. 19. yüzyıl endüstri kentlerinde yaşam koşulları son derece kötüdür. Özellikle, işçi mahalleleri ve kent merkezlerinde artan nüfus yoğunluğu, yaşam koşullarını bir hayli ağırlaştırmıştır. Le Corbusier, özellikle 2. Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan ve giderek ağırlaşan yaşamsal sorunların ancak yepyeni bir mimarlık anlayışı ile mümkün olabileceğine inanıyordu. Bunu gerçekleştirecek yegane düşünce de “işlevselcilik”ten başkası değildir. İşlevselcilik, biçim ile öz arasındaki gerçek ve doğrudan ilişki kurabilmeyi amaçlayan bir akımdı. Bu akımın mimarideki temsilcisi olan Le Corbusier “Yeni bir Mimarlığa Doğru”

“
(1923) adlı kitabında, mimarlıkta işlevselliği detaylı bir şekilde anlatır; estetik değerler ve işlevselliğin uyumlu olması gerektiğinin altını çizer. İnsanın güzelliğe ihtiyacına vurgu yapan mimar, güzelliğe ulaşmanın iki yolu olduğunu söyler: Oransal geometri ile form ve işlev arasındaki birebir ilişki…
Le Corbusier, mimarlık görüşünü beş temel ilkeye dayandırır: Kolonların duvarları taşıyıcı olmaktan kurtararak bütün yükü alması; yapının taşıyıcıları ve duvarların işlevsel yönden birbirinden bağımsız olması; betonarme strüktürün teknik özelliğin dışında estetik öğe olarak kullanılması; serbest cephenin bir parçası olarak yatay bant şeklinde uzanan pencerelerin iç mekanı aydınlatması; son olarak en üst katta binanın doğal çevreyle uyumunu sağlamak için çatıların teras bahçeye dönüştürülmesi…
Le Corbusier tüm bu ilkeleri bilinen yapılarından Villa Savoye’de kullanır. Adeta yerden yükseltilmiş bir kutu görünmünde olan evi çevreleyen yatay pencereler, üstü açık balkon bölümünde bile kesintiye uğramaz, bu bölümün cepheleride salon pencereleri gibi gösterilir. Küp formu çatı katında silindirik duvarlarla bozularak hareket kazanır. Binaya bakıldığında ilk olarak geometrik oran göze çarpar. İnce kolonlarla yerden koparılan ev, havada duruyormuş izlenimi verir. Bu yaklaşım, yükün kolonlara aktarılmasıyla neler yapılabileceğini gösterir.
Aynı zamanda kent planlamacısı olan Le Corbusier, Modular Oranlar Sistemi diye tanımladığı yaklaşımında, kentleri insana benzeterek, modern kentlerde yapıların insan vücudu baz alınarak tasarlandığında, en çok sayıda insana en sağlıklı çevrenin yaratılabileceğini söyler.
Le Corbusier’nin tasarladığı kentler, “yaşama, çalışma, aklın ve bedenin uyumu” diye tanımlanır. Onun ütopik kentinde, yukarı yükselen yapılar, sokağa çıkmayı gerektirmeyen alışveriş alanları, teras parklarında gezinti ve piknik alanları, tenis kortları gibi spor kompleksleri olan bloklar, yerin metrelerce altında garajlar, yollar yer alıyordu. Le Corbusier’nin kentlerinde yaşayan insanlar, yollar yer altına indiği için, evlerinden çıktıklarında parklar, bahçelerle karşılaşır. Le Corbusier yerleşmeleri her zaman doğal çevreyle bütünleşmiş olarak ele alır.
Le Corbusier, özellikle yaptığı gezilerde Akdeniz ve Orta Avrupa mimarileri ile yakından ilgilenmiş, iklimsel farklılıkların yöreye özgü mimari tarzlar yarattığını açıkça gözlemleyebilmiştir. Bu gözlem, “mimarlığın ihtiyaca cevap vermesi” fikrinin gelişmesinde etkili olmuştur.
Gezilerinde tarihi kentleri, sokak sokak gezen mimar buraları adeta bir kitap gibi okur. Teknolojik gelişmeleri büyük heyecanla karşılar ama geçmişin değerlerini göz ardı etmez. Geçmiş ile çağdaş olan arasında köprü kurmaya çalışır ve bunu ustalıkla başarır.
Başarılı olamadığı -daha sonra “Deliler Evi” olarak adlandırılan “Unite d’habitation” –Marsilya Blokları-veya Paris’te bulunan öğrenci yurdu gibi- yapılarında hatalarını kabul ederek “Haklı olan mimari değil, hayattır” demiştir.
Gezdiği ve mimarisinden etkilendiği ülkelerden biri Türkiye olmuştur. “Mekanı tam olarak kavrayabilen iki mimar var dünyada. Biri Mimar Sinan biri de ben” diyerek Mimar Sinan’a olan hayranlığını dile getiren Le Corbusier’in Türkiye ile ilişkisi bu kadarla sınırlı değil. Atatürk’ün İstanbul’u yeniden planlaması için teklif götürdüğü Le Corbusier, İstanbul mimarisinden etkilenerek geliştirdiği çatı bahçelerinden bahseder ve İstanbul’un tarihinden gelen dokunun bozulmaması gerektiğini belirten bir mektubu Atatürk’e yazar. “Hayatımda yaptığım en büyük hata Atatürk’e yazdığım mektuptur.
Eğer ’İstanbul’u bu dokusu ile bırakın, imar planı yapmayın bu şehir Bizans kokusunu taşımalıdır‘ gibi aptal bir gafı yapmasaydım şuan dünyanın incisi olan o şehrin imar planını ben yapıyor olacaktım” diyerek kariyerinin en önemli hatasını yapmış olduğunu itiraf edecektir. Yapılarında geometrik biçimlerin öne çıktığı, teknolojiyi mimaride kullanmaktan kaçınmayan, avant garde mimarinin öncüsü Le Corbusier, tarihi ve geleneği göz ardı etmeden mimarlık anlayışına çağdaş bir yorum getirmiştir.
Sadece bir mimar olarak değil, düşünür ve sanatçı olarak kabul edilen mimar, çağdaş mimarlığa yeni bir tanım getirmekle birlikte, mimarlığın sanat dalı olarak kabul görmesinin ötesinde diğer sanatlara ilham veren bir noktaya gelmesini sağlamıştır.
Etiketler: Le Corbusier, Mimar | İlk yorumu siz yapın »
19 Mart 2009 | Yazar: Eda Başar Uytun | Konu: Söyleşi

Bir söyleşinizde “her çağın kendi mimarisi olması gerekir” diyorsunuz. Bu çağın mimarisini gökdelenlerle bütünleştirebilir miyiz?
Modern mimarinin katıcılığı ve tekdüze yapısı yüzünden çağımız mimarisinde yeni bir üslup olan post modern mimari ortaya çıktı ve buna bağlı olarak da mimaride çok değerlilik başladı. Sonuçta herkes kendi mimarisini savunmak için bir ideoloji, bir söylem geliştirdi ve artık tek bir söylem yok. Bu çağın mimarisi kendini daha çok bu değişimle ve yeni teknolojilerle gösteriyor. Aslında bu çok sesliliğin mimariyi biraz çığırından çıkardığını da düşünmüyor değilim. Post modern mimari düşüncesi genel bir tepki olarak ortaya çıkmıştı ancak şimdiki durum da sıkıntı verici. Birçok mimar daha farklı ve şaşırtıcı olanı üretmeye çalışırken tüketim ekonomisine hizmet eden bir anlayış ortaya çıktı. Mimari çabuk tüketilen bir hale gelmeye başladı ki bundan kurtulduğumuzda yeniden sakin bir mimamimariye geçiş dönemi yaşayacağız diye düşünüyorum. Tüm bunların ışığında bu çağın mimarisi sadece gökdelenlerden ibarettir demek doğru olmaz. Gökdelenler tabii ki teknolojinin de getirdiği olanaklarla bu çağın mimarisinin bir karakteristiğini yansıtır ancak esasen kentleşmenin ve kent nüfusunun yoğunlaşmasının getirdiği olanaksızlıkların şekillendirdiği yapılardır.
Gökdelenler günümüz mimarisinde adeta bir gereksinimdir. 11 Eylül saldırılarından sonra gökdelenlerin güvenliği çok tartışılır oldu. Gökdelen projelerini hayata geçirirken güvenlik anlamında diğer yapılardan farklı olarak uyguladığınız teknikler nelerdir?
Yapılardaki güvenlik kriterleri mimarların dışında inşaat, elektrik ve makine mühendisleri tarafından tespit ediliyor. Örneğin 11 Eylül saldırısını da göz önünde bulundurarak Amerika’nın ünlü yangın yönetmeliğini ele alırsak, binanın hızla boşaltılabilmesi, yangının bir birimden diğerine sirayet etmemesi konusunda katı önlemler içerdiğini görüyoruz.
Yangına dayanımlı camlar, insanların yangın durumunda dışarı çıkabilmesi için birçok alternatif yol oluşturulması gibi daha sayamadığım çok önlem var. Bu önlemler mimarlara da araştırmacılar tarafından kurallar olarak veriliyor ve bunun dışında bizler ancak sezgisel olarak hareket ediyoruz. Yani diyelim bir gökdelen yaparken, tüm işlerimizde olduğu gibi, dayanıklı bir yapı oluşturmaya, kabil olduğu kadar denenmemiş yapı malzemesinden kaçınmaya çalışıyoruz.
Çağımızda çok büyük yapıları hızlıca ortaya çıkarma zorunluluğu güvenlik önlemlerinin de önemini artırıyor. Türkiye’de bu önlemler henüz gerektiği gibi ele alınmıyor ve yeterli yaptırımları yok ancak sevindirici gelişmeler de oluyor. Mesela son üç aydır Amerika’daki yangın yönetmeliğinin standartları göz önüne alınarak yeni bir yangın yönetmeliği çıktı. Bu önemli bir adım…

Tasarlayıp, tamamladığınız projeler içerisinde birçok büyük ölçekli, insan kalabalığının yoğun olduğu yapıya rastlıyoruz. Bu projelerin tasarım sürecinde, acil bir durum karşısında yapı içerisindeki kişilerin tahliyesi ve dışarıdan güvenlik kuvvetlerinin yapıya müdahalesini kolaylaştıran önlemler alıyor musunuz?
Bizim şu anda yapmakta olduğumuz Sabiha Gökçen Havaalanı projesinde, yılda ortalama 20 milyon yolcunun bulunacağı ve bir saat içerisindeki yolcu kapasitesinin ise 5 bin yolcu olacağı tahmin ediliyor. Demek ki, binanın içerisinde her saat 5 bin yolcu ve bunlara hizmet eden 2500 personel bulunacak. Rakamı düşündüğünüzde bu havalimanı kompleksinin küçük bir kasabadan farkı olmadığını görüyorsunuz. Böyle bir yapının yangına, depreme dayanımı, güvenliği ve acil bir durumda tahliyesi çok önemli. Havaalanlarının ayrıca, örneğin deprem anında, kente yardım ulaştırılabilmesi açısından da büyük bir stratejik ve hayati önemi var. Uluslararası kurallara baktığımızda depremden en geç iki saat sonra, bir havaalanı bütün fonksiyonlarıyla çalışabilir halde olmalı.

Sabiha Göçken projesinde birlikte çalıştığımız bir yangın danışmanımız var. Bu kişinin de yön göstermesiyle örneğin projede yangın merdivenlerinin genişlikleri iki metre. Böylece bir yangın durumunda bina kolaylıkla tahliye edilebilecek.
Gökdelenlerin yapılandırılacağı çevrenin fiziksel koşulları nasıl olmalıdır?
Gökdelenlerin yapılandırılacağı çevrenin fiziksel koşullarında zemin, hava koşulları ve gölgelendirme çok önemli. Gökdelenlerin etrafındaki yapılarla ilişkileri hakkında, birbirlerine olan uzaklık ve yükseklik ile ilgili belli kurallar var. Türkiye’de ise böyle bir uygulama yok. Bizde arsa büyüklüğüne göre yapı katsayısı veriliyor ki bu uygulamada yapıyı istediğiniz kadar yükseltebiliyorsunuz. Burada bence dikkate alınması gereken unsurlar zemin güvenliği ve temel sisteminin güvenliğe uygun olacak şekilde tayin edilmesi. Yapının komşu binalara vereceği etkiler de önemli. Gökdelenden önce güneş alan çevre binaların üzerine gökdelenin gölgesi düşmemeli. Binalar üzerinde gölge ve rüzgâr etkilerinin doğru tespit edilmesi lazım. Yüksek yapıların çevrelerine yapacağı rüzgâr tesirleri rüzgâr tünelinde etüt edilmeli.
Gökdelenlerin İstanbul’un bazı bölgelerinde hava koşullarını etkilediği söyleniyor? Konuyla ilgili siz ne düşünüyorsunuz?
İstanbul’daki büyük yapıların özellikle Büyükdere Caddesi’nin iklimini değiştirdiği söyleniyor ancak ben katılmıyorum. Şimdilik yüksek yapıların oranı Büyükdere Caddesi’nin tümü düşünülürse fazla bir alan kaplamıyor dolayısıyla bence henüz böyle bir etkiden bahsedilemez. Bu bölgedeki gökdelenler çok büyük aralıklarla mevcutlar. Yalnızca Metrocity’nin kuzeye bakan cephesinde çok yoğun bir rüzgar olduğunu biliyorum, şimdi tentelerle cam bölmelerle kapatılıp tedbir alınmaya çalışılıyor. Türkiye’nin en yüksek gökdeleni olarak gösterilen

İş Kule’de yangın güvenlik önlemi olarak yangına dayanıklı kablolar kullanıldığını biliyoruz. Bunun dışında alınan güvenlik önlemlerinden bahsedebilir misiniz?
İş Kuleleri’nin avam projeleri, tasarımları, uygulama ve ruhsat projeleri bize ait ama uygulama projelerini bir Amerikan firması yaptı. Dolayısıyla orada kullanılan malzemeyi ve nasıl kullanıldığını biz yakinen bilmiyoruz. Umuyorum ki orada da Amerikan yangın yönetmeliğinin tedbirleri alınmıştır. Meslek hayatınız boyunca 60’ı aşkın ödül kazandığınızı biliyoruz.
Çalışma hayatınızda dönüm noktası olarak adlandırabileceğiniz ödülleriniz var mı?
Büroyu 1953 yılında ilk kurduğumuzda çok küçük işlerden başlayarak ayakta kalmaya çalıştık. O yıllarda Bayındırlık Bakanlığı ve Belediyeler tarafından yoğun şekilde proje yarışmaları açılıyordu. Biz de bu proje yarışmalarına katıldık ve oldukça şanslı olduk. İlk 10 yıl içinde 60 kadar yarışmada ödül kazandık. Bu ödüllerin 20’den fazlası da birincilikti. O zaman kazandığımız bu ödüllerin hepsi bizim için çok kıymetli ancak unutamadıklarımdan birini sorarsanız Manifaturacılar Çarşısı derim. O yarışma çok önemliydi. O dönem Türkiye’deki en büyük uygulamaydı, bu bakımdan hayatımızda bir dönüm noktası olmuştur. Ankara’daki Halk Bankası binaları da bir dönüm noktasıdır. İş Bankası da öyle… Bize meslek hayatımızda çoğunlukla büyük, karmaşık yapılar yapmak kısmet oldu. Şimdi bitirilmiş 110 kadar büyük yapımız var ve bunların hepsi meslek hayatımızda hep bir adım ileriye gitmemize olanak veren işler oldu. Tabii bunların içerisinde Mimarlar Odası’nın büyük ödülünün bize verilmesi, mesleki başarımızdan ötürü fahri doktora alan bir mimar olmam da benim için dönüm noktası sayılabilir.
Mimari bir tasarım yaparken, yapıtlarınızın bulunduğu şehrin mimari dokusuna uyumlu olması gerektiğini düşünüyor musunuz? Bu konuda tasarımlarınızı yönlendiren temel unsurlar nelerdir?
Keşke herkes daha güvenli, doğayla ve şehirlerin mimari dokusuyla daha uyumlu olan 3 – 4 katlı yapılarda yaşama imkanı bulabilse ancak özellikle bizim gibi ülkelerde kamunun arsa üretememesinden dolayı özellikle merkezi yerlerdeki arsalar kıymetleniyor ve o bölgede daha yoğun bir yapılanma oluyor. Tabii bu ekonomik gelişme mimarideki gelişmeleri ve tercihleri de şekillendiriyor
Türkiye’de birçok gökdelen projesine imza atarak, mimari anlamda devrimci bir tavır yansıttığınızı söyleyebilir miyiz?
İş Bankası, Metro City ve Halk Bankası gibi yapıları tasarlarken gerek yapı teknolojisi gerekse malzeme kullanımı açısından bir yabancı mimardan kopya çekmemeye çok özen gösterdik çünkü mimari tavrınızı devrimci kılacak niteliklerden biri özgün olmaktır.
Yapılarımızın düşünce olarak da bir Amerikan ya da Alman yapısının benzeri olmaması, tam anlamıyla bir Türk yapısı olması bizim için her zaman önemliydi. Bu konuda ne kadar başarılı olduk, ne kadar olamadık onu bilmiyorum ama hareket noktamız buydu. Benim kastettiğim tarihselcilik değil yalnız, lütfen yanlış anlaşılmasın. Hep söylediğim gibi her çağın kendi mimarisi olmalı. Ama taklit işin içine karıştırılmamalı.
Türkiye’de mimari alanda özel bir yere sahipsiniz. Deneyimlerinizden yola çıkarak genç mimar adaylarının nerelerden beslenmesini tavsiye edersiniz?
Ben tavsiye vermeyi pek sevmiyorum. Bir insanın gerçekten bir bilgiye ihtiyacı varsa ve gelip bunu bende ararsa ona tavsiyelerde bulunur, yol göstermeye çalışırım ama bunun dışındaki bir müdahalenin verimli olmadığını düşünüyorum. Katıldığımız kongre ve davetlerde bazen gençler, o an ellerinde ne iş varsa onunla yaklaşıp bana işleriyle ilgili bir şeyler soruyor, tavsiye istiyorlar. İşte ben o zaman cevaplıyorum. Öğrenmenin verilen tavsiyelerden ziyade gezerek, özellikle yurtdışındaki işleri inceleyerek, kongre ve toplantılara katılarak, sosyalleşerek, pratik yaparak ve okuyarak olacağına inanıyorum.
Ben de bu şekilde birçok şey öğrenme fırsatı buldum. Mimarlar kendi kabuklarında kalmamalı, sosyalleşmeli, temaslarda bulunmalılar. Sanatı da kendi eğitimleri ve beğenileri doğrultusunda hayatlarına katmalılar. Bir sanat eserindeki mükemmelliği okuyabildiklerinde, kendilerini bununla beslediklerinde bu mükemmelliği mimaride de yakalamaya gayret edeceklerdir. İşlerine çok daha farklı bir gözle bakacaklardır.
Son olarak bu bölümde söyleşi yaptığımız kişilerden son zamanlarda okudukları veya hayat boyu çok etkilendikleri bir kitap tavsiyesinde bulunmalarını rica ediyoruz. Sizin tavsiyeniz ne olur?
İnsana hayattaki davranış biçimi hakkında çok bilgi verdiğini düşündüğüm otobiyografik kitapları okumaya özen gösteriyorum. İdil Biret’in kitabı da bunlardan biri. Hemen hemen her gün birkaç sayfası okunacak bir kitap olduğunu düşünüyorum. Fazıl Say’ın “Uçak Notları” adlı kitabı ise yazarın bu kadar genç olmasına rağmen böyle bir bilgi birikimine ve olgunluğa sahip olmasından dolayı beni çok etkiledi. Onun dışında her tür kitabı okumaya gayret ederim. Mimari yayınları da doğal olarak takip ediyorum.
Etiketler: İş kuleleri, Doğan Tekeli, Halk Bankası, Metro City, Mimar, Sabiha Gökçen | İlk yorumu siz yapın »