Mekanda Cazibe Yaratmak Üzere: Mahmut Anlar

2 Aralık 2010 | Yazar: Benan Kapucu | Konu: Söyleşi

Onun tasarladığı her mekânın bir ruhu, bir kimliği var; heyecan uyandıran sürprizlerle dolu üstelik. Her projesinde farklı bir öykünün peşinden giden mimar, ‘cazibeyi’ oluştururken senaryodaki en önemli rollerden birini ‘ışık tasarımına’ veriyor.  Doğal ve yapay ışığı tekdüzelikten uzak, günün farklı saatlerine göre değişkenlik gösteren ve insanda farklı duygular uyandıran ortamlar yaratmak için kullanıyor.

90’lı yıllarda başladığı kariyerine minimalist konut ve ofis projeleriyle başlayan, sonra portföyüne spor ve eğlence mekânlarını da ekleyen Mahmut Anlar, Buzz, Havana, Laila gibi popüler gece kulüplerinin, Vogue, Anjelique gibi bir çok bilinen restoran-barın iç mekanlarına imzasını attı; yenilerini de eklemeyi sürdürüyor. Bebek te bistro, suşi restoranı gibi farklı restoran konseptlerini buluşturan teraslı bir kompleksi yeni tamamladı; İstanbul’un ilk karma projesi kentsel eğlence merkezi ORA Bayrampaşa projesi ise sürmekte. Teşvikiyede, ilgi alanlarına ve yaşam birikimine dair ipuçlarıyla dolu ofisinde buluştuğumuzda mimara ilk sorumuz, ‘cezbetmenin sırrı’ üzerineydi:

Siz ne yapsanız insanlar oraya gidiyor. Peki, bir mekânda cazibe yaratmanın sırrı nedir?
Zor bir soru aslında, tek bir kelimeyle tanımlamakta zorlanabilirim. Şöyle anlatayım: Sinema, spor merkezi, gece kulübü, restoran gibi mekanların ortak yönü, aslında hepsinin sosyal mekanlar olması. Farklı insanların belli bir amaçla bir araya geldiği ortamlar… Hepsinde eğlence unsuru var ama farklı bir türde. Kimi sağlık, kimi kültürle, kimi sporla ilgili; kimi akşama hitap ediyor kimi de geceye… Doğal olarak cazibe unsuru, hepsi için ayrı anlamlar taşıyor. Bir kere cazibe yaratabilmeniz için önce o yaşamı çok iyi tanımanız gerekiyor. İnsanların bir araya gelip bir şeyler paylaştığı mekanlar bunlar, o yüzden insan psikolojisi de işin içine dahil oluyor. Bu yaşamın bir parçası olmak, bu tip mekanlara vakıf olmak gerekiyor cazibe yaratabilmek için.

Her mekan bir karakterden yola çıkıyor, öyle değil mi?
Hayır, öyle bir kısıtlama yok ama mutlaka bir ilham kaynağı var. Bazen ışığı, bazen konumu, içinde bulunduğu bina ve daha birçok etken giriyor devreye. Sonra yatırımcılar da önemli. Orayı bizden devralıp işletecek insanların da mekanın ruhunu, ne yapmak istediğimizi iyi anlaması gerekiyor.

Bu mekanın sürekliliği açısından önemli. Mutfak türü ne, hangi türde içki satılıyor? Bütün bunlar neticede aktarılıyor bana. Mesleğimde farklılığım aslında biraz da sadece mimari kimlikle iş yapmıyor olmamdan; olayın içeriğine de merakım olmasından kaynaklanıyor. Tüm detaylara önem verince, mekan özdeşleşen bir sembol çıkıveriyor. Materyallerle canlı kim­lik katarken de iştü bütün bu yöntemleri kullanıyorum.

Peki, bu cazibede ‘ışık tasarımı’ nasıl bir rol üstleniyor?
Tasarladığınız ışık, nasıl bir mekan yaptığınızla doğrudan ilgili aslında. Hepsi için geçerli olan tek kural, ışığın ‘değişken’ olması. Yani günün belli saatlerine göre ışığın tonu, duygusu, gölgeler ve renkler değişmeli. Bana göre bu kural ofisler için de geçerli, gece kulüpleri için de… Sonuçta, en büyük tasarımcının üretimi olan dünyada, günün her saatinde ışık değişmiyor mu? Öyleyse, insan üretimi mekanlarda bu niye öyle olmasın? Biz tasarımcılar, yaptıklarımızla o ‘en büyük yaratıcıya’ ulaşmaya çalışmıyor muyuz zaten? Söz konusu mekan basit bir tostçu bile olsa, ışığı değişken olmalı. Tekdüze olmayan bir aydınlatma, cazibe unsurunu da artırır.

Aydınlatma tasarımında kimlerle çalışıyorsunuz
Bu konuda uzmanlaşmış aydınlatma tasarımcısı çok az. W İstanbul projesinde olduğu gibi, Nergiz Arifoğlu ve Korhan Şişman ile birlikte çok güzel projeler hayata geçirdik. Her projede aydınlatma tasarımına ayrı bir bütçe ayrılmıyor maalesef. O yüzden dışarıdan çalışan bir firma yerine, kimi zaman bu işte alaylı olan biz mimarlara düşüyor iş.

W İstanbul projesinde örneğin, nasıl bir aydınlatma konsepti geliştirdiniz?
Benim tasarımcılara verdiğim aydınlatma konsept, aslında bizim mekan konseptinin de aynısıydı. W Hotel’in içinde bulunduğu mekanın tarihi kimliğinin de işimizi kolaylaştırdığını söyleyebilirim. Osmanlı hazinelerini ana tema olarak yorumladık bu projede. Osmanlı kültürü, sadece maddi hazineleriyle değil, manevi değerleriyle de zengin. Bana göre harem de Osmanlı kültürünün değerlerinden biri. Osmanlı gibi masalsı imparatorlukların egzotik tarafları var, erotizm unsuru da yüksek. O yüzden gizli bir makyaj gibi düşündüm aydınlatmayı. Yıllar önce Buzz’u ilk kez kafe konseptinde yapmıştık. İkincisinde aynı konsepti sadece tavanda devam ettirelim istedik. Bunu uygu­larken ilk mekanda yarattığımız ışık atmosferini olduğu gibi tavana yansıtmak istedik. Bir sürü gizli aydınlatma kullanmamız gerekti. Bir yenisi daha açıldığında, yine tavana taşıma esprisini sürdürmek istediler ama ben sadece danışman olarak işin içindeydim. Mekanın mimarının, oradaki aydınlatmanın aynısını yapabilmek için çok zorlandığını hatırlıyorum.

Tüm bu mekanların sizi yansıtan ortak yönleri var mı?
Tek ortak yönleri var, o da benim imzamı taşıyor olması. Yoksa, hepsinin hikayesi farklı. Mümkün olduğu kadar tekrarlardan kaçıyorum. Çok zorlama geliyor bana. Ben bu işi çok severek yaptığım için her işte farklı bir kimliğe bürünmek bana çok daha cazip geliyor. Ben şanslıyım, keyifli insanlarla çalıştım; o yönden çok kısıtlanmadım.

Alman disiplininden geldiğinizi söylüyorsunuz kimi söyleşilerinizde.
Peki, bu işinize nasıl yansıyor?
Ben ne sadece tabir edilen sanatçı kimliğine uyuyorum ne de sıkı bir iş adamı kimliğine… Sanatın gerektirdiği esneklikle, mimari eğitiminin verdiği disiplini buluşturuyorum diyelim. Bu karma sayesinde bir şeyleri becerebildiğime inanıyorum.

Alman disiplininden söz etmişken Häfele markası ve ürünleriyle ilgili düşüncelerinizi de sormak isterim.
Häfele’nin mobilya üreticisinin önünü açtığını söyleyebilirim kesinlikle. Eskiden sadece gelişmiş mekanizmaları yüzünden ithal mobilyaları tercih etmek zorunda kalırdık. O teknolo­jiden yoksunken o zaman hayata geçiremediğimiz tasarımları bugün üretebiliyoruz artık. İnce farklılıkları olan binlerce ürün seçeneğine sahip olması açısından bence çok başarılı.


Etiketler: , , , , , , , | İlk yorumu siz yapın »

Dara Kırmızıtoprak: Bizim işimiz sadece bir mekânı değil, aslında hayatı beraberce tasarlamak

7 Eylül 2009 | Yazar: Gateway | Konu: Söyleşi

dara-kiziltoprak1

“…21. yy saydamlık, hesap verme, mimari açıdan daracık pencerelerden, kapılardan değil de geniş pencerelerle doğayı içeriye aldığımız, bizim de arkasını görebildiğimiz, imkanlarla dolu bir dönem.”

“Mimarlık, içinde tasarımın yanı sıra felsefenin, yöneticiliğin, işadamlığının, hukuk ve muhasebenin, psikolojinin de barındığı geniş çaplı bir meslek.”

Saydam mimarlık birçok yerde kavram olarak farklı tanımlanmış, size neyi ifade ediyor ve bu konuda hiç çalışmalarınız oldu mu?
Saydamlık teknolojinin de ilerlemesiyle biraz daha fazla karşımıza çıkan bir kavram. Bununla birlikte kavramın sosyolojik altyapısı da var. Öyle ki, artık insanlar 21.yy’da birbirlerinden daha fazla haberdar, en uzak köşelerde neler olup bittiğiyle alakalı bilgi sahibi. Yalnız şeffaflık ve ışık açısından geçirgenlik gibi yapı özelliklerinin ötesinde biraz felsefi ve ideolojik tarafı da var. Bireylerin ve kurumların yaptıkları işlerle ilgili hesap verebilmeleri, bir yapı malzemesinin dışında bir kavramdır. Bir yaklaşım olarak saydamlığa önemle eğilmeliyiz. Bence son 50 senenin, saydamlık açısından, artık demokrasinin ilerlemesi, şeffafiyet, insanların hesap vermesi, yönetimden hesap sorabilmeleri ekseninde ilerleyen bir yapısı var. Biraz bu altyapıyla baktığımız zaman, mimari de zaten o sosyolojik yapının bir parçası haline geliyor.

Son tezahürde berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla daha da anlamlı hale geldi diye düşünüyorum. Zaten dikkat ederseniz, örneğin Almanya Parlamento binası eskiden son derece kompakt, son derece yüksek ve kalın duvarlarla çevrili, birtakım seçkinlerin arkasında bizim adımıza karar verdiği yerler iken, şimdi yeni yapılan parlamento binaları yoldan geçen yürüyen insanlarla parlamenterlerin göz teması içinde olduğu yapılar haline geldi. Dolayısıyla 21. yy hakikaten şeffaflık, saydamlık, hesap verme, işin bir de mimari tarafından baktığınız zaman daracık pencerelerden, kapılardan değil de geniş pencerelerle dışarısını, doğayı da içeriye aldığımız, bizim de arkada ne olduğunu merak etmediğimiz, görebildiğimiz, böylesi imkânlarla dolu bir yüzyıl haline geldi.

Geçmişte teknik ve malzeme eksiklikleri de saydam tasarımların önüne geçiyor muydu?
Önceki dönemlerde, mimari anlamda bakarsak, yalıtım koşulları, klimatizasyon, iklimlendirmeyle alakalı sorunlu dönemlerdi. Biz tatil mekânlarında küçük pencereler kullanırdık ki, içerisi lüzumundan fazla ısınmasın. Öyle olunca da, bu sefer manzaraya karşı kapalı, dar pencerelerle manzarayla ilişki kurmaya çalışan bir mimari anlayış söz konusuydu. Şimdi geniş pencereler yaptığımız zaman doğayla daha fazla bütünleşiyoruz. İçerde de bir klima cihazıyla ihtiyacımız olan konforu yaratabilir hale gelince saydamlık hak ettiği değere ulaşmış oldu.

Mimari olarak baktığınızda bu konuda en çok etkilendiğiniz projeden bahsedebilir misiniz?
Biraz önce örneğini vermiş olduğum parlamento binasında, Norman Foster’ın yaptığı eski binanın üstüne takılmış olan cam kubbe ve yine Louvre’un bahçesindeki Pei’in yaptığı cam piramit. Örneğin, son derece katı ve içedönük binalar olarak anılan, bu kimsenin ulaşamadığı duvarların arkasındaki değerlere ulaşılabilirlik, bütün açılardan ciddi anlamda gün ışığını değerlendirerek, içerisindeki yapıya sonradan Pei’in takmış olduğu o piramit aracılığıyla sağlanabilmiştir. İnsanların artık rahatlıkla gözlemci ve müdahil olabilmesi, sanat, teknoloji ve insanlar için pozitif ortamlar yaratılabilmesi adına mimarlar görevlerini ciddi biçimde yapıyorlar.

Bu dönemsel bir trend midir, daha sonra bu trendin devamı gelir mi sizce? Bundan sonrasını nasıl görüyorsunuz?
Öncelikle, “dönemsel” adlandırılması geçici bir zaman dilimini çağrıştırıyor, ve trend ise daha çok modayı çağrıştırıyor. Bana sorarsanız mimaride moda diye bir gerçeklik yok, mimaride daha çok teknolojinin gelişmesi ve insan yaşam biçiminin değişmesi söz konusu. Teknoloji devrimiyle beraber demir ve çelik gibi yapı malzemelerini daha fazla, daha kolay kullanabilir hale geldik. Böyle olunca da pencere ebatları genişledi. Halkın köylerden şehirlere yerleşmeleri ile birlikte toplu konut ve yüksek konutlar yapılmaya başlandı. Binalar lüzumsuz süslemeler, anlamsız maliyet faktörü olan kolon başlıkları, kat silmeleri gibi biraz geçmişe öykünen süslemeci detaylardan arındı ve bu şekilde modern mimari yüzyılın başında ortaya çıktı.

Mimaride ışığın artan değerlendirilmesi, hem sosyolojik hem de teknolojik anlamda yaşadığımız çağın mimarideki yansımasıdır. Önümüzdeki dönemde beton teknolojisinde başka bir boyuta geçiyoruz, betonarme perdeler ışığı geçirgen hale gelmeye başlıyor. Projeler ve tasarımlar artık teknolojideki bu ilerlemeleri kendi bünyesinde barındırır hale geliyor. Açıkçası, beton teknolojisinde cam gibi saydam unsurları doğramalarla alakalı olarak projelerde yoğunlukla kullanır hale geleceğiz. Daha geniş açıklıklara geçmeye başlayacağız.

İmza attığınız projelerde vazgeçemediğiniz standartlar, olmazsa olmaz unsurlar ve sizi tanımlayabilecek ayrıntılar var mı?
Bizim için projelerinizde olmazsa olmaz birtakım hijyenik detaylar var. Klasik ve modern çizgilere sahip bütün işlerde, içerisinde hem yalınlığı hem de doğru çözümleri düşünmek sağlıklı bir projenin temel kıstasıdır. Lüzumundan fazla süs ve detaydan, birbirini zor karşılayan, kullanımı ileriki yıllarda problem olabilecek ayrıntılardan mümkün olduğunca projeyi arındırmaya çalışıyorum. İnsanların mekanları zaman kolaylıkla tamir edebilmeleri ve güncelleştirebilmeleri önemli bir unsur. Mimarlık mesleki altyapı anlamında çok farklı disiplin ve meslek gruplarıyla ilişkide olup, onlardan destek alarak sonuca ulaşıyor.

Kendinizi diğer tasarımcı ve mimarlardan hangi alanlarda farklı görüyorsunuz?
Kendimi tasarımcı değil mimar olarak görüyorum. Daha önce söylediğim gibi, mimarlık içinde tasarımın yanı sıra felsefenin, yöneticiliğin, işadamlığının, hukuk ve muhasebenin, psikolojinin de barındığı geniş çaplı bir meslek. Çünkü tasarımcı kalemiyle baş başadır. Hâlbuki mimarlıkta tüm süreç çözülmesi gereken problemlerle dolu, birden fazla insanla sürekli tartışılan, uzun etaplardan, uzlaşılardan ve sentezlerden oluşur. Projenin kâğıt üzerinde şık bir resim olması beni tatmin etmez.

Onun ayağa kalkmış hali, kullanıcılar tarafından yaşanması, hayatın içine katılması sürecin tamamlanmasıdır. Bu süreci yaşarken yatırımcının doğruya ikna edilmesi, tecrübenizden yararlanması, güven ortamının oluşturulması neticeyi belirler ki ben bu noktada diğer meslektaşlarımın aksine son derece ısrarcı, ama her zaman samimi bir uygulama süreci izlerim. Önemli bir fark da gerçekten kişiye özel bir çalışmayı kendi üslubumla yoğurarak farklı neticelere ulaşmayı da projeye katkım olarak görürüm. Benim o anlamda kendi müşterilerime müdahil bir çalışma tarzım var. Çünkü bizim işimiz sadece bir ürünü ya da bir mekânı tasarlamak değil, aslında hayatı beraberce tasarlamak. İşte böylesi bir felsefe ile başladığınız zaman çalışma süreciniz işinizi müşterinizle karşılıklı sorgulayarak gelişiyor.

İşinizde ayrıntıların zorluğu, tolerans olmaması, herhalde biraz daha heyecanlı yapıyor projeyi…
Evet, biraz öyle… Bir projenin bu tür zorlukları, tasarım ölçütleri insanı belli bir noktaya yönlendiriyor ve çözümü kolaylaştırıyor. Herhangi bir şekilde zorluk, sıkıntı, problem olmadığı zaman zaten ne üreteceğinizi şaşırır hale geliyorsunuz, bir kimlik bulmakta güçlük çekiyorsunuz. Biz, biraz da şeytanın avukatlığını da yaparak işin ruhunu ortaya koymaya çalışarak, beyin fırtınası yaratıyoruz müşterilerimizle. Bir ofis düzenlerken, bir hastane, bir klinik ve küçücük bir evin odasını yaparken de böyle bir mantıkla gidiyoruz. Bütün; işinizin ve ürünlerinizin hikâye, ihtiyaç, kompozisyon ve güncel yapı teknikleriyle yoğrulmasıdır.

Mimarideki tarzınız ile yaşam tarzınız arasında bir bağlantı görüyor musunuz?
Evet. Mimarlık benim hayatımın her noktasında ve beni mutlu eden her şey az önce bahsettiğim hijyen üzerine kurulu; sağlıklı bir ruh hali ve düşünce yapısı, sağlıklı sonuçlar… İnsanlar hakikaten hayatını planlamalı, projesini planladığı gibi. O planlamayı yaparken proje verilerini doğru tahlil etmeli, biz proje üretirken de böyle yapıyoruz.

Şimdi hayatınızı bu verilere göre tanzim etmeye ve ona göre bir strateji oluşturmaya başlarsanız hazırlıkta başarılı oluyorsanız, başarı için ön koşulları tamamlıyorsunuz anlamına gelir. Bu açıdan, geleceğe dönük bir izdüşümü benimsemek hem iş hem de yaşam standardımız için önemli bir noktadır. Dolayısıyla ben hem meslek hem de özel hayatımda mümkün olduğu kadar az sürprizli, mümkün olduğu kadar doğru programlanmış ve proje verilerinin ciddi bir şekilde değerlendirildiği bir süreçte yaşamaya çalışıyorum, açıkçası işlerimizde müşterilerime de böyle bir süreç vaat ediyorum.

hafele6


Etiketler: , , , , | İlk yorumu siz yapın »