12 Temmuz 2011 | Yazar: Benan Kapucu | Konu: Söyleşi

Usta mimar Doğan Tekeli, sanayi yapılarından iş merkezi ve havalimanlarına Türk mimarlık tarihinin mihenk taşlarını oluşturan birçok projede imzası olan Tekeli Sisa Mimarlık Ortaklığının kurucularından biri. Kişiliğinin doğası gereği, kendi içinde olağanüstü tutarlılığı olan, dengeli ve bulunduğu kenti ezmeyen bir anlatım dilini benimseyen mimar, havaalanı mimarisinde de yine bu yaklaşımdan yana.
Bugün havaalanı mimarisine yön veren temel kavramlardan söz edebilir miyiz öncelikle?
Havaalanları aslında 20. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan yepyeni bir yapı türü. Ulaşım başta deniz yoluyla yapılırken 19. yüzyılın ikinci yarısında demiryolunun altın çağı başladı; özellikle Londra, Paris ve Milano’da yükselen görkemli istasyonlar çelik çağını temsil eden önemli mühendislik ve mimarlık yapıları oldu. Demiryolu sonra ağırlığını havayolu ulaşımına bıraktı.Havalimanı dediğimiz zaman pistinden, apronundan depolardan başlayarak çok geniş bir kavramı kapsıyor ama ‘havaalanı mimarisi’ deyince daha çok terminal yapıları üzerine konuşmalıyız bence. Terminal yapılarının 50’lerden bugüne kadar meslek hayatımın paralelinde geliştiğini söyleyebilirim. İlk önemli yapılar mimari buluş içeren, prestij niteliği olan yapılardı: 60’lı yıllarda Kennedy Havaalanı’ndaki Eero Saarinen’in TWA binası, eğik kolonlarıyla uçarmış gibi görünen Dallas Havaalanı gibi.., Başta özgür formlarıyla öne çıkan havaalanları mühendisliğin hünerlerini gösteren yapılara dönüşmeye başladı. TWA, 1960’larda Kennedy Havaalanı’nın en önemli yapısıyken bugün önüne yapılan cam prizmanın ek binası gibi görünüyor. Yolcu sayısındaki dramatik artış terminal binalarına da yansıyor. Pekin’de yapılan havalimanı 1.300.000 metrekare büyüklüğünde, hayal edin. Ölçeğin büyümesinin yanında, mimari bakış açısı olarak ülkelerin, kentlerin, işletmecilerin ve elbette mimarlarının prestij yapısı haline dönüştü. Çünkü buluş var; yeni form, yepyeni bir anlayış var.

Prestij ya da temsil yapısı olarak terminallerde hangi mimari anlatımlar öne çıkıyor?
Amerika’da temsil söz konusu olduğunda teknoloji ön plana çıkıyor, daha az gelişmiş ülkelerde ise bir tür mahalli mimariden esinlenmenin olduğunu görüyoruz: Rafael Moneo’nun Sevilla’da yaptığı gibi… Çok yüksek kemerler, alçak kolonlar, Endülüs etkisi… Buluş içeren bir yapı ama bu şekilde bir temsil, dünyada pek izleyici bulmadı; onun yerine yüksek teknoloji, büyük mühendislik hüneri, malzeme ve detay kullanma ve insanları etkileme konusu öne çıktı. Bunun ilk örneği de Tokyo’da yapılan Renzo Piano tasarımı Kansai Havaalanı. 2 milyon dolar maliyeti olduğu söylenen bir yapı. Cidde’deki Skidmore&Skills’in çadıra benzeterek yaptığı havaalanı da iyi bir örnek. Öte yandan tartışmalı bir durum da var. Amerikalı mimar gidiyor Çin’de havaalanı yapıyor, ithal bir teknolojiyle. Temsiliyeti de kuşkulu olmalı haliyle.
Temsiliyet nasıl olmalı size göre?
Paul Andreu’yu bilirsiniz, Charles de Gaulle dahil birçok havaalanı tasarladı. Türkiye’ye geldiğinde ona sormuştum, “Yaptığınız havaalanlarının bakımı, cam yüzeylerinin temizliği nasıl oluyor” diye. “Bunlar bakılmadığı zaman çok fena oluyor” dedi. Her mimari yapı gibi havalimanı yapılarında da denge bulmak lazım. Bence bu temsiliyet çağın ve kültürün temsili olmalı. 1990’da Antalya Havalimanı için yarışmaya katıldığımızda temsil meselesi üzerine çok düşündük. Antalya’da Eski Yunan Roma medeniyetinin izleri var, temsil eden yapılar da çeşitli formlarda. Biz ‘çağdaş, zamansız, nötr, yalın ve iddiası insana hitap eden bir yapı’ yapmak istedik.Türkiye’nin 20. yüzyıldaki iddiasını kendi teknolojisi, mimarı, malzemesi ve içiliğiyle yaptığı, dünyanın herhangi bir yerinden kopya olmayan bir yapı. Yerel unsurları olan, kenti de insanı da ezmeyen, ünlü Amerikan mimarı Frank Gehry’nin deyi-miyle ‘friendly’, yani dostça bir yapı… Sabiha Gökçen ve Antalya’da herhangi bir öğe doğrudan doğruya alınmış değildir; özgündür. Türk işçisiyle, Türk malzemesi kullanılarak yapılmıştır. Başarılıysa Türk mimarisinin başarısıdır.

Havaalanlarında nasıl bir planlama süreci izleniyor?
Havaalanı terminal binaları iki kısımdan oluşuyor: Bir yolcunun kullandığı bölüm var, bir de ‘arka ev’ dediğimiz bagaj trafiğine bakan işçiler, güvenlikçiler, havalanı yönetimi gibi diğer bir kısım… İç hatlar, dış hatlar, bunların getirdiği kontrol düzenleri, check-in bankoları, pasaport düzenleri, dinlenme ve alışveriş alanları… Tüm bu karmaşık faaliyetlerin yanında, hava ulaşımının olağanüstü gelişmesine paralel olarak terminal binalarının gelecekteki büyümelerini de öngörmek, iyi işlemesini ve kendi içinde işlev değişimini de sağlamayı düşünmeliyiz. Terminal yapısının esnek bir kurguya sahip olması gerekir, Sabiha Gökçen’de yaptığımız gibi… Havaalanı planlamasında inşaat mühendisleri, elektrik mühendisleri, akustik danışmanları, bagaj danışmanları gibi birçok uzmanlık dalının da işe dahil olması gerekiyor. Mimar ise bütün bunları koordine eden ve bütünlüğü sağlayan kişi. Şema nasıl çözümleniyor derseniz, işletmeci tarafından mimara ne kadar açık seçik anlatılırsa yapı o kadar başarılı olur. Kurallar sürekli değişiyor tabii. Bu işin doğasında var. Öte yandan ticari bir yapı. İşletmeci kâr amacı güderken, mimar iyi bir mimariyle hem ülkeye hem kendime şeref katayım der. O yüzden burada da çözümlenmesi gereken bir yumak var.
Kentle kurduğu ilişki ve sürdürülebilirlik de önemli tabii…
Tabii, planlama önce yer seçiminden başlıyor. Kentin gelecekteki gelişimi, ulaşım olanakları değerlendiriliyor. Sabiha Gökçen projesinde yapıya bağlantıları biz kurguladık. Metronun gelecek olması da planlama dahilinde. Havaalanlarının ticari niteliği elbette alışveriş alanlarını da öne çıkarıyor. Londra’daki Heathrow Havaalanı’na mesela 1965’ten beri gidip geliyorum, son gidişimde terminalden değil de alişveriş merkezinden uçağa biniyor gibi hissettim. Asıl önemli olan yolcuyu en kestirme yoldan kara tarafından alıp uçağa bindirmek ve bunu yaparken de çok alışveriş etmesini sağlamak. Bizim işimiz bu dengeyi kurmak aslında. Bütün çağdaş yapılarda olduğu gibi havaalanlarında enerji tasarruflu bina elde etmek de önemli. Yalıtımı enerji kullanımını minimuma indirecek şekilde çözmek ve doğal ışıktan olabildiğince yararlanmak zorundayız. Akılla, iyi çalışarak, bu dengeleri kurarak insan odaklı bir mimariye ulaşmak mümkün.
Etiketler: Doğan Tekeli | İlk yorumu siz yapın »
19 Mart 2009 | Yazar: Eda Başar Uytun | Konu: Söyleşi

Bir söyleşinizde “her çağın kendi mimarisi olması gerekir” diyorsunuz. Bu çağın mimarisini gökdelenlerle bütünleştirebilir miyiz?
Modern mimarinin katıcılığı ve tekdüze yapısı yüzünden çağımız mimarisinde yeni bir üslup olan post modern mimari ortaya çıktı ve buna bağlı olarak da mimaride çok değerlilik başladı. Sonuçta herkes kendi mimarisini savunmak için bir ideoloji, bir söylem geliştirdi ve artık tek bir söylem yok. Bu çağın mimarisi kendini daha çok bu değişimle ve yeni teknolojilerle gösteriyor. Aslında bu çok sesliliğin mimariyi biraz çığırından çıkardığını da düşünmüyor değilim. Post modern mimari düşüncesi genel bir tepki olarak ortaya çıkmıştı ancak şimdiki durum da sıkıntı verici. Birçok mimar daha farklı ve şaşırtıcı olanı üretmeye çalışırken tüketim ekonomisine hizmet eden bir anlayış ortaya çıktı. Mimari çabuk tüketilen bir hale gelmeye başladı ki bundan kurtulduğumuzda yeniden sakin bir mimamimariye geçiş dönemi yaşayacağız diye düşünüyorum. Tüm bunların ışığında bu çağın mimarisi sadece gökdelenlerden ibarettir demek doğru olmaz. Gökdelenler tabii ki teknolojinin de getirdiği olanaklarla bu çağın mimarisinin bir karakteristiğini yansıtır ancak esasen kentleşmenin ve kent nüfusunun yoğunlaşmasının getirdiği olanaksızlıkların şekillendirdiği yapılardır.
Gökdelenler günümüz mimarisinde adeta bir gereksinimdir. 11 Eylül saldırılarından sonra gökdelenlerin güvenliği çok tartışılır oldu. Gökdelen projelerini hayata geçirirken güvenlik anlamında diğer yapılardan farklı olarak uyguladığınız teknikler nelerdir?
Yapılardaki güvenlik kriterleri mimarların dışında inşaat, elektrik ve makine mühendisleri tarafından tespit ediliyor. Örneğin 11 Eylül saldırısını da göz önünde bulundurarak Amerika’nın ünlü yangın yönetmeliğini ele alırsak, binanın hızla boşaltılabilmesi, yangının bir birimden diğerine sirayet etmemesi konusunda katı önlemler içerdiğini görüyoruz.
Yangına dayanımlı camlar, insanların yangın durumunda dışarı çıkabilmesi için birçok alternatif yol oluşturulması gibi daha sayamadığım çok önlem var. Bu önlemler mimarlara da araştırmacılar tarafından kurallar olarak veriliyor ve bunun dışında bizler ancak sezgisel olarak hareket ediyoruz. Yani diyelim bir gökdelen yaparken, tüm işlerimizde olduğu gibi, dayanıklı bir yapı oluşturmaya, kabil olduğu kadar denenmemiş yapı malzemesinden kaçınmaya çalışıyoruz.
Çağımızda çok büyük yapıları hızlıca ortaya çıkarma zorunluluğu güvenlik önlemlerinin de önemini artırıyor. Türkiye’de bu önlemler henüz gerektiği gibi ele alınmıyor ve yeterli yaptırımları yok ancak sevindirici gelişmeler de oluyor. Mesela son üç aydır Amerika’daki yangın yönetmeliğinin standartları göz önüne alınarak yeni bir yangın yönetmeliği çıktı. Bu önemli bir adım…

Tasarlayıp, tamamladığınız projeler içerisinde birçok büyük ölçekli, insan kalabalığının yoğun olduğu yapıya rastlıyoruz. Bu projelerin tasarım sürecinde, acil bir durum karşısında yapı içerisindeki kişilerin tahliyesi ve dışarıdan güvenlik kuvvetlerinin yapıya müdahalesini kolaylaştıran önlemler alıyor musunuz?
Bizim şu anda yapmakta olduğumuz Sabiha Gökçen Havaalanı projesinde, yılda ortalama 20 milyon yolcunun bulunacağı ve bir saat içerisindeki yolcu kapasitesinin ise 5 bin yolcu olacağı tahmin ediliyor. Demek ki, binanın içerisinde her saat 5 bin yolcu ve bunlara hizmet eden 2500 personel bulunacak. Rakamı düşündüğünüzde bu havalimanı kompleksinin küçük bir kasabadan farkı olmadığını görüyorsunuz. Böyle bir yapının yangına, depreme dayanımı, güvenliği ve acil bir durumda tahliyesi çok önemli. Havaalanlarının ayrıca, örneğin deprem anında, kente yardım ulaştırılabilmesi açısından da büyük bir stratejik ve hayati önemi var. Uluslararası kurallara baktığımızda depremden en geç iki saat sonra, bir havaalanı bütün fonksiyonlarıyla çalışabilir halde olmalı.

Sabiha Göçken projesinde birlikte çalıştığımız bir yangın danışmanımız var. Bu kişinin de yön göstermesiyle örneğin projede yangın merdivenlerinin genişlikleri iki metre. Böylece bir yangın durumunda bina kolaylıkla tahliye edilebilecek.
Gökdelenlerin yapılandırılacağı çevrenin fiziksel koşulları nasıl olmalıdır?
Gökdelenlerin yapılandırılacağı çevrenin fiziksel koşullarında zemin, hava koşulları ve gölgelendirme çok önemli. Gökdelenlerin etrafındaki yapılarla ilişkileri hakkında, birbirlerine olan uzaklık ve yükseklik ile ilgili belli kurallar var. Türkiye’de ise böyle bir uygulama yok. Bizde arsa büyüklüğüne göre yapı katsayısı veriliyor ki bu uygulamada yapıyı istediğiniz kadar yükseltebiliyorsunuz. Burada bence dikkate alınması gereken unsurlar zemin güvenliği ve temel sisteminin güvenliğe uygun olacak şekilde tayin edilmesi. Yapının komşu binalara vereceği etkiler de önemli. Gökdelenden önce güneş alan çevre binaların üzerine gökdelenin gölgesi düşmemeli. Binalar üzerinde gölge ve rüzgâr etkilerinin doğru tespit edilmesi lazım. Yüksek yapıların çevrelerine yapacağı rüzgâr tesirleri rüzgâr tünelinde etüt edilmeli.
Gökdelenlerin İstanbul’un bazı bölgelerinde hava koşullarını etkilediği söyleniyor? Konuyla ilgili siz ne düşünüyorsunuz?
İstanbul’daki büyük yapıların özellikle Büyükdere Caddesi’nin iklimini değiştirdiği söyleniyor ancak ben katılmıyorum. Şimdilik yüksek yapıların oranı Büyükdere Caddesi’nin tümü düşünülürse fazla bir alan kaplamıyor dolayısıyla bence henüz böyle bir etkiden bahsedilemez. Bu bölgedeki gökdelenler çok büyük aralıklarla mevcutlar. Yalnızca Metrocity’nin kuzeye bakan cephesinde çok yoğun bir rüzgar olduğunu biliyorum, şimdi tentelerle cam bölmelerle kapatılıp tedbir alınmaya çalışılıyor. Türkiye’nin en yüksek gökdeleni olarak gösterilen

İş Kule’de yangın güvenlik önlemi olarak yangına dayanıklı kablolar kullanıldığını biliyoruz. Bunun dışında alınan güvenlik önlemlerinden bahsedebilir misiniz?
İş Kuleleri’nin avam projeleri, tasarımları, uygulama ve ruhsat projeleri bize ait ama uygulama projelerini bir Amerikan firması yaptı. Dolayısıyla orada kullanılan malzemeyi ve nasıl kullanıldığını biz yakinen bilmiyoruz. Umuyorum ki orada da Amerikan yangın yönetmeliğinin tedbirleri alınmıştır. Meslek hayatınız boyunca 60’ı aşkın ödül kazandığınızı biliyoruz.
Çalışma hayatınızda dönüm noktası olarak adlandırabileceğiniz ödülleriniz var mı?
Büroyu 1953 yılında ilk kurduğumuzda çok küçük işlerden başlayarak ayakta kalmaya çalıştık. O yıllarda Bayındırlık Bakanlığı ve Belediyeler tarafından yoğun şekilde proje yarışmaları açılıyordu. Biz de bu proje yarışmalarına katıldık ve oldukça şanslı olduk. İlk 10 yıl içinde 60 kadar yarışmada ödül kazandık. Bu ödüllerin 20’den fazlası da birincilikti. O zaman kazandığımız bu ödüllerin hepsi bizim için çok kıymetli ancak unutamadıklarımdan birini sorarsanız Manifaturacılar Çarşısı derim. O yarışma çok önemliydi. O dönem Türkiye’deki en büyük uygulamaydı, bu bakımdan hayatımızda bir dönüm noktası olmuştur. Ankara’daki Halk Bankası binaları da bir dönüm noktasıdır. İş Bankası da öyle… Bize meslek hayatımızda çoğunlukla büyük, karmaşık yapılar yapmak kısmet oldu. Şimdi bitirilmiş 110 kadar büyük yapımız var ve bunların hepsi meslek hayatımızda hep bir adım ileriye gitmemize olanak veren işler oldu. Tabii bunların içerisinde Mimarlar Odası’nın büyük ödülünün bize verilmesi, mesleki başarımızdan ötürü fahri doktora alan bir mimar olmam da benim için dönüm noktası sayılabilir.
Mimari bir tasarım yaparken, yapıtlarınızın bulunduğu şehrin mimari dokusuna uyumlu olması gerektiğini düşünüyor musunuz? Bu konuda tasarımlarınızı yönlendiren temel unsurlar nelerdir?
Keşke herkes daha güvenli, doğayla ve şehirlerin mimari dokusuyla daha uyumlu olan 3 – 4 katlı yapılarda yaşama imkanı bulabilse ancak özellikle bizim gibi ülkelerde kamunun arsa üretememesinden dolayı özellikle merkezi yerlerdeki arsalar kıymetleniyor ve o bölgede daha yoğun bir yapılanma oluyor. Tabii bu ekonomik gelişme mimarideki gelişmeleri ve tercihleri de şekillendiriyor
Türkiye’de birçok gökdelen projesine imza atarak, mimari anlamda devrimci bir tavır yansıttığınızı söyleyebilir miyiz?
İş Bankası, Metro City ve Halk Bankası gibi yapıları tasarlarken gerek yapı teknolojisi gerekse malzeme kullanımı açısından bir yabancı mimardan kopya çekmemeye çok özen gösterdik çünkü mimari tavrınızı devrimci kılacak niteliklerden biri özgün olmaktır.
Yapılarımızın düşünce olarak da bir Amerikan ya da Alman yapısının benzeri olmaması, tam anlamıyla bir Türk yapısı olması bizim için her zaman önemliydi. Bu konuda ne kadar başarılı olduk, ne kadar olamadık onu bilmiyorum ama hareket noktamız buydu. Benim kastettiğim tarihselcilik değil yalnız, lütfen yanlış anlaşılmasın. Hep söylediğim gibi her çağın kendi mimarisi olmalı. Ama taklit işin içine karıştırılmamalı.
Türkiye’de mimari alanda özel bir yere sahipsiniz. Deneyimlerinizden yola çıkarak genç mimar adaylarının nerelerden beslenmesini tavsiye edersiniz?
Ben tavsiye vermeyi pek sevmiyorum. Bir insanın gerçekten bir bilgiye ihtiyacı varsa ve gelip bunu bende ararsa ona tavsiyelerde bulunur, yol göstermeye çalışırım ama bunun dışındaki bir müdahalenin verimli olmadığını düşünüyorum. Katıldığımız kongre ve davetlerde bazen gençler, o an ellerinde ne iş varsa onunla yaklaşıp bana işleriyle ilgili bir şeyler soruyor, tavsiye istiyorlar. İşte ben o zaman cevaplıyorum. Öğrenmenin verilen tavsiyelerden ziyade gezerek, özellikle yurtdışındaki işleri inceleyerek, kongre ve toplantılara katılarak, sosyalleşerek, pratik yaparak ve okuyarak olacağına inanıyorum.
Ben de bu şekilde birçok şey öğrenme fırsatı buldum. Mimarlar kendi kabuklarında kalmamalı, sosyalleşmeli, temaslarda bulunmalılar. Sanatı da kendi eğitimleri ve beğenileri doğrultusunda hayatlarına katmalılar. Bir sanat eserindeki mükemmelliği okuyabildiklerinde, kendilerini bununla beslediklerinde bu mükemmelliği mimaride de yakalamaya gayret edeceklerdir. İşlerine çok daha farklı bir gözle bakacaklardır.
Son olarak bu bölümde söyleşi yaptığımız kişilerden son zamanlarda okudukları veya hayat boyu çok etkilendikleri bir kitap tavsiyesinde bulunmalarını rica ediyoruz. Sizin tavsiyeniz ne olur?
İnsana hayattaki davranış biçimi hakkında çok bilgi verdiğini düşündüğüm otobiyografik kitapları okumaya özen gösteriyorum. İdil Biret’in kitabı da bunlardan biri. Hemen hemen her gün birkaç sayfası okunacak bir kitap olduğunu düşünüyorum. Fazıl Say’ın “Uçak Notları” adlı kitabı ise yazarın bu kadar genç olmasına rağmen böyle bir bilgi birikimine ve olgunluğa sahip olmasından dolayı beni çok etkiledi. Onun dışında her tür kitabı okumaya gayret ederim. Mimari yayınları da doğal olarak takip ediyorum.
Etiketler: İş kuleleri, Doğan Tekeli, Halk Bankası, Metro City, Mimar, Sabiha Gökçen | İlk yorumu siz yapın »