Çağdaş Mimarinin Temel Tasarım İlkesi Form: İşlevi İzler

Haziran 4th, 2009 | Konu: Mimari | Etiketler: , , | İlk yorumu siz yapın »

Constanta

Constanta


“HER ŞEYİ YÖNETEN KURALDIR, ORGANİK YA DA İNORGANİK HER FİZİKSEL VE METAFİZİKSEL ŞEYİ, İNSANA DAİR VE İNSAN ÜSTÜ OLAN HER ŞEYİ ZİHNİN, KALBİN VE RUHUN TÜM DIŞAVURUMLARINI Kİ YAŞAM ONUN İFADESİYLE KENDİNİ BULUR: FORM HEP TAKİP EDER İŞLEVİ, KURAL BUDUR.”
 
Bir binanın salt kütle ve oranları ile de güzel olabileceğini söyleyen ve mimarları bir deneme yapmaya çağıran Louis Sullivan, bu sözleriyle modern mimarinin temelini atan felsefeyi de özetlemiş olur. Sanayi Devrimi ile birlikte, doğa ve makina ile onların evriminden yola çıkarak sadeleşmeyi öngören heykeltıraş Horatio Greenough’dan sonra gereksiz öğelerin arınmış çıplak binaların yapılması gerektiğini vurgular. İşlevselcilik olarak bilinen bu akım, Şikago’yu da mimarlığın yeni deney alanına dönüştürür. 19. yüzyılda ortaya çıkan Sanayi Devrimi ile birlikte “Modernizm” “modernite” “modern” gibi kavramlar sıkça dile getirilmeye başlar.

Başlangıçtan bu döneme kadar sanatı “sanat” yapan değerler tartışmalarla, denemelerle yeniden sorgulanmaya, gelişen yeni biçimler sanat akımlarına dahil olmaya başlıyordu. Baudelaire, Sanayi Devrimi’nin etkisiyle “Modern Hayatın Ressamı” adlı eserinde “Modernite, anlık olandır, geçip gidendir, olumsal olandır; sanatın yarısıdır; öteki yarısı ise, sonsuz olandır, değişmeyendir” diyordu. Mekanik üretim, değişimin anlık olmasına, bir şeyi daha sindiremeden hatta kavrayamadan ortadan yok olmasına yol açıyor ve hayatı kökten değiştiriyordu.

Bu gelişme karşısında kendine bir yol arayan akımlar, 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başlarında, en iyi ifadesini mimaride bulmaya başlamıştı. Mimari, yeni ve kalıcı bir üslup geliştirme konusunda diğer disiplinlere oranla çok daha başarılı oldu. Demir yapı teknolojisinin sunduğu yeni olanaklar ve camın mimaride kullanılmaya başlaması sayesinde yeni bir üslup doğuyordu. Süslemeyi ve diğer sanat akımlarının inceliklerini bir kenara bırakarak “işlevselliği” ön planda tutan genç mimarlar, gelenekle bağı zayıf olan Amerika’da kendilerini ifade etme olanağı bulmuşlardı. Artık, Şikago’da yatay olan mimarinin yerine, göğe doğru yükselen mimari örnekleri ortaya çıkmaya başlamıştı. Şikago,mimarlığın yeni deney alanıdır; çelik strüktür ve asansör, yüksek yapılara izin verir.

20. yüzyılın ilk yarısında bu anlayış, ilk kez Heykeltıraş Horatio Greenough tarafından dile getirilen, ardından Amerikalı mimar Louis Sullivan’ın “Form işlevi izler” sözüyle mimarlık ve tasarım dünyasının temel taşını koyan bir felsefenin doğuşuna yol açtı.

Sullivan’ın mimariye uyarladığı “işlevselcilik” akımı, asistanı Frank Lloyd Wright tarafından hayata geçiriliyordu. Bir evde cephenin değil, odaların önemli olduğunu söyleyen Wright, yapılarını “işlevselci” yaklaşıma göre yönlendiriyordu. Ev rahatsa, iç mekanı iyi planlanmışsa ve kullanıcısının gereksinimlerini karşılayabiliyorsa, dışarıdan da kuşkusuz kabul edilebilir bir görünümü olacağına inanıyordu. Bu devrimci tavır, mimarları mimariye ilişkin tüm eski alışkanlıklardan, özellikle simetri gerekliliğinden kurtarmıştı. Alışılmış tüm süslemeleri, kornişleri kaldıran Wright, dışarıdan bakıldığında evin planının anlaşılabileceği yapılar tasarladı. Prtizker ödüllü mimar Philip Johnson’ın Connecticut’taki “Cam Ev”i, geleneksel mimari tarzdan uzaklaşarak modernist ideallere yaklaşan en önemli eserlerden biridir. 1927’de Avrupa’nın önde gelen modernist mimarları, Stuttgart’ta manifesto sayılabilecek olan “Weissenhofsiedlung” sitesini hayata geçirdiler. “Beyaz ev” anlamına gelen “Weissenhofsiedlung“ modernist mimarların, ileride tüm dünyada benimsenecek olan bir tarzın temel felsefesini yansıtıyordu.

Günümüzde modern mimarinin en önemli anıtlarından biri olarak görülen Weissenhofsiedlung’un tasarım yönetmenliğini üstlenen Mies Van der Rohe, zamanın avant-garde sanatçılarına özgür bir çalışma ortamı da sağladı. Rohe, mimariye “uluslararası üslubu” uyarlayarak, özgün, işlenmiş ve geometrik bir yapıya kavuşturmuştur. Erken dönem Avrupa modernizminin birbirine kenetli uzmaları ve asimetrisinin yerine kesin ve göz alıcı bir simetriyi getirmiştir.

Mimarlar bu yeni modernist çağda bütün süslemeleri kaldırarak, yüzyıllardır süren gelenekten kopuyorlardı. Bu yeni yapıları görenlerin ilk tepkisi binaların “çıplak” görünümüne karşıydı. Süslemeden uzak, gereksiz silmeler ve volütler yeni yapılarda yoktu. Modern mimarlık üslubu kendini yavaş yavaş göstermeye başlamıştı. Modern mimarlar “işlevselliği” merkeze alarak geliştirdikleri
anlayışı Alman Mimar Walter Gropius’un kurduğu ve Naziler tarafından kapatılan Dessau’daki Bauhaus okulunda geliştirerek, bina ve sanatın önceki dönemlerdeki gibi birbirinden ayrı olmadığını tam tersine birbirini besleyen şeyler olduğunu kanıtlamaya çalışıyorlardı. Bauhaus öğrencileri, tasarımın amacını hiçbir zaman göz ardı etmemek koşuluyla, hayal güçlerini kullanmakta sınır tanımıyorlardı. Çelik borudan iskemleler yapmak veya atık maddelerden koltuklar üretmek ilk kez bu okulda tasarlanmıştı. İşlevselcilik, Bauhaus’un sloganı idi. Eğer bir şey amacına uygun tasarlanırsa, güzelliğin kendiliğinden
geleceğine inanılıyordu.

Gropius’a göre savaş sonrası değişen yaşam koşulları yeni bir mimari stili zorunlu kılıyordu. Modernist yaşam biçimi merkeze yerleşiyordu ve merkezde bu yığılmayı karşılayacak binalar inşa etmek zorunluydu. Bu binalar işlevsel, pratik ve kalıcı ürünlerin üretildiği bir stilde olmalıydı. Gropius sadece binalar inşa etmek değil; dönemin bu hareketli ortamında sanatsal bir söylem ve bir tarz sunmak istiyordu. Bu amaçla, bugünün tasarım dünyasının temel taşlarından biri olan Bauhaus Okulu’nu kurdu. İlk hedefi, mimarlık, zanaat ve güzel sanatların bir arada olduğu, birbirinden beslendiği işlevsel sanat ürünlerinin yaratıldığı disiplinlerarası bir akademiyi hayata geçirmekti. Bauhaus mimaride olduğu kadar endüstriyel tasarım ve şehir planlama gibi konulara da yenilikler getirmiş, yeni bir mimari akım yaratarak, sanatın tüm dallarını etkisi altına almıştır. Makinayı yücelten Bauhaus mimarları, bu yüzden endüstri ürünleri tasarımına da önem veriyorlardı. Endüstriyel tasarım dersi ilk defa Bauhaus Okulu’nda verilmeye başlanmış ve bugünün tasarımlarına ilham veren ilk ürünler bu okulda tasarlanmıştı. Alışılmışın, geleneğin sınırları dışına çıkmak oralarda gezinmek sıradan insanlar için zor, sanatçılar için ise olağandır.

Yüzyıllardır süregelen toplumsal anlayışın dışına çıkmak, bulunduğu zamanın ihtiyaçlarını karşılamak ve geleceğe dair fikir ortaya atmak ise sanatçı olmanın gerekleri arasındadır. Modernist düşüncenin öncüleri, yüzyıllardır gelen gelenekten koparak, bu zorunluluğu hakkıyla yerine getirmişlerdir. Mimarlık, tarihsel süreçte hep belirleyici olmuştur. Sosyal yaşamdan, felsefeden beslenerek inşa edilen yapılar, sanatın işlevi olan sosyal yaşamı biçimlendirmede, en önemli unsurlar olmuştur. Mimarlık, “modern çağın” başlangıcında, ya da geleneksel estetik anlayışı alt üst ederek onun tam tersi tavır alarak; tasarımları, farklı malzemeleri kullanarak sanatın özünü oluşturan “risk”i ilk göğüsleyen disiplin olmuştur.

Bütün bu avant-garde denemeler, bugünün mimarisini ve tasarımını derinden etkilemiştir. Bu yüzden dönemin mimarlarını birer kahraman olarak görmek yanlış olmasa gerek. Bugünden onlara selam yollamanın en iyi yolu, başka bir modernistin, Walter Benjamin’in sözlerine başvurmak: “Kahraman, modernizmin hakiki öznesidir. Başka deyişle modernizmi yaşamak, kahramanca bir yaradılış gerektirir.”

Süslemeyi ve diğer sanat akımlarının inceliklerini bir kenara bırakarak “İşlevselliği” ön planda tutan genç mimarlar, gelenekle bağı zayıf olan Amerika’da kendilerini ifade etme olanağı bulmuşlardı. Artık, Şikago’da yatay olan mimarinin yerine, göğe doğru yükselen mimari örnekleri ortaya çıkmaya başlamıştı.



Yorum yazabilirsiniz