Çağdaş Konut Mimarisi

2 Aralık 2011 | Yazar: denizayseyazicioglu | Konu: Mimari


Çağdaş mimarlık, 19. yüzyıl Eklektisist mimarlığına karşı özgün yaratımı önemseyen bir yaklaşım olarak ortaya çıkmıştı. Endüstri devrimi sonucunda, bilim, teknik ve endüstrinin gelişmesine paralel olarak ortaya çıkan bu yeni düşünce akımı eski biçimlerin kopyaları yerine özgün tasarıma dayanıyordu. İyi bir yapı, estetik çekicilik kadar kullanım amacına uygun niteliklere de sahip olmalıydı. Çağdaş mimarlık anlayışının 1851 yılında Paxton tarafından yapılmış olan Crystal Palace ile başladığı kabul edilir. Bunun nedeni, 70 bin metre karelik bir alanı kaplayan standart elemanların oluşturduğu binanın, demirle camın kaynaştığı ilk önemli fabrikasyon olmasıdır. Bu mimarlık anlayışı II. Dünya Savaşı sonrasında, Tadao Ando, Mario Botta, Gottfried Böhm, Arthur Dyson, Pei Cobb Freed, Reinhard Gieselmann, Arata Isozaki, Oscar Niemeyer, Kenzo Tange ve Ilmo Valjakka gibi meşhur tasarımcıların yaptıkları eserlerle pekişir ve sıradışı yaşam anlayışlarının ortaya çıkmasına neden olur.

Günümüzde ise yeni malzemeler ve yapım teknikleri sayesinde çağdaş mimarlık yeniden biçimlenmeye ve değişmeye başladı. 2008 yılında İngiltere’ nin Suffolk köyü yakınlarında inşa edilen Balancing Barn, mimarlık dili açısından farklı bir örnek olarak karşımıza çıkıyor. Yöresel ahır mimarisinden yola çıkılarak oluşturulmuş dikdörtgen biçimindeki tatil evi, Hollandalı MVRDV mimarlık şirketinin tasarım anlayışıyla, geçmişin formlarından yola çıkılarak çağdaş eserler ortaya konulabileceğini gösteriyor. Balancing Barn evinde, adının da çağrıştırdığı gibi (dengede duran ahır) 30 m uzunluğunda ve dikdörtgen formundaki kütle, araziye lineer şekilde 15 m’ lik yarısı havada kalacak biçimde oturtularak orta kısmındaki beton çekirdekle dengelenmiş. Yapının konstrüksiyonunu güçlendirmek için toprağın üzerinde kalan bölümünde, havada duran kısma oranla daha ağır malzemeler kullanma çözümüne gidilmiş. Bu farklı strüktür, gelen konukların doğayı ilk olarak zemin seviyesinde deneyimlemelerini de sağlıyor. Evin cephesini ve çatısını örten parlak metal kaplamalar ise bulunduğu peyzajın yeşil dokuyu yansıtarak dinlendirici ve heyecan verici bir etki uyandırıyor. MVRDV, Balancing Barn evinin tasarımında sürdürülebilirlik ilkesini esas alarak binanın yalıtımı ve ısıtma-havalandırma sistemi enerjinin etkin olarak kullanılabileceği biçimde kurgulamış.

MVRDV, içeriye girer girmez mutfak ve büyük bir yemek odasıyla başlayan bir iç mekan kurgusuna yönelmiş. Ardından banyo ve tuvaletleri olan dört adet ebebeyn yatak odasına geçiliyor. Plana göre tam ortada, yatak odalarının gizlediği merdiven ise arka bahçeye erişimi sağlıyor. Binanın konsol çalışan kısmının cephe, tavan ve tabanında cam yüzeyleri olan büyük bir yaşam alanı konumlandırılmış. Cam yüzeyler binanın doğayla bağlantısını kuran yapı elemanları olarak karşımıza çıkıyor. Ayrıca aynı mekan içerisindeki şömine, yağmurlu günlerde dört elementi birden deneyimleme olanağı sunuyor. İç mekan tasarımında kullanılan mobilyalarda konfor ve şıklık çok yüksek standartlarda tutulmuş. Yüzeylerde ise ağırlıklı olarak ahşap doğal rengiyle bırakılmış, ancak mobilya ve aksesuarlarda dikkat çekici canlı renkler kullanmaya özen gösterilmiş.

Çağdaş mimari konut tasarımlarının güzel örneklerinden biri de Hudson Nehri kıyısından. Ispanyol mimar Campo Baeza’nın tasarladığı Olnick Spanu House, New York Garrison’ da bir ormanın içinde, Hudson Nehri’ nin muhteşem manzarasını kucaklıyor. Mimar, bölgenin etkileyici doğal güzelliğinden esin alarak binayı manzarayı gözlemlemeyi sağlayacak bir platform gibi hayal etmiş ve mümkün olduğunca çok cam cephe kullanarak iç mekanla doğal çevre arasında bütünlük sağlamaya çalışmış. İki katlı ve dikdörtgen planlı olan binanın zemin katı brüt beton bırakılarak bulunduğu çevreyle tezat yaratması istenmiş. Yatak odaları ve banyolar bu katta konumlanmış; orta kısımda ise ana geçişi sağlayan ve bahçeyle bağlantı kuran bir antre düşünülmüş.

37 m. uzunluğunda, 16,5 m. genişliğinde ve 3,65 m. yüksekliğinde devasa bir kutu görünümünde olan binanın toprakla ilişkisi beton duvarlarla sağlanmış. Beton burada binaya daha güçlü bir görünüm kazandırabilmek amacıyla tercih edilmiş. Manzaranın dört bir taraftan rahatlıkla gözlemlenebildiği ve aynı zamanda zemin katın çatısı olan platform biçimindeki alan, güneş ve yağmurdan korunmak amacıyla travertenle kaplanmış. Bu platformun üzerinde 10 adet silindirik çelik sütun tarafından taşınan 30 m uzunluğunda, 12 m genişliğinde ve 2,75 m yüksekliğinde bir kat daha bulunuyor. Birinci katın üzerindeki örtü ise dört taraftan taşarak güneş kontrolü sağlayan saçaklara dönüşmüş. Bu katta çelik sütunlar dışarıda bırakılmış ve bütün cephe cam yapılarak iç mekanda daha fazla saydamlık ve yalınlık hissi yaratılmaya çalışılmış. Mekanın içerisinde ise tavana kadar değmeyen iki beyaz kutu biçiminde merdiven ve servis alanları bulunuyor. Orta bölüm yaşam ve yemek yeme alanı olarak planlanmış, mutfak havuza bakan tarafta çözümlenmiş.

Almanya’ nın kuzey batısında yer alan Münsterland şehrinde 2000 yılında inşaa edilmiş olan Haus Voss da farklı bir çağdaş mimari örneği olarak karşımıza çıkıyor. Alman mimarlık şirketi Leon Wohlage Wernik’in konut olarak tasarladığı bu bina, iki katlı basit bir kutudan oluşuyor ve yüksek duvarlı avlusu, iç mekanla dış mekan arasında bir dizi görsel katman yaratıyor. Dış duvarlardaki pence¬reler ve kapılar öncelikle iç avludaki korunaklı çevreyi, ardından da dışarıdaki peyzajı algılamayı sağlıyor.

Mimar, konutun tasarımındaki ana fikri dışa açıklık ve içe dönüklük, kapalılık ve geçirgenlik arasında zıtlık kurulması olarak tanımlıyor. İncelikle düşünülmüş malzemeler ve kaplamaların kullanılması da bu fikri güçlendiriyor. Örneğin, dış kabuğu oluşturan beton yüzey üzerindeki kalıpların bıraktığı izler sayesinde binanın cephesi ağaçların sürekli gölgelerinin düştüğü bir tuvale dönüşmüş. Kullanılan malzemelerdeki uyum, precast beton yer döşemeleri ve koyu gri alüminyumdan yapılmış pencere doğramaları konutun tasarım fikrini destekleyecek biçimde binanın tümünde zıtlıklar yaratıyor. İç mekandaki katlanmış çelikten tek kollu merdiven ise iki katı birbirine bağlayan mimari eleman olarak ön plana çıkıyor.Dekorasyonda duvar işleri yalın bir biçimde bırakılmış, tavanlar beyaza boyalı, zeminler ise venge parke kaplanmış.

Çağdaş konut tasarımının önemli örneklerinden bir diğeri de 1999 yılında Çin’ in kuzeybatısında Quinlin Dağı’nın eteğindeki vadiye inşa edilmiş olan Father’s House dur. Çinli mimarlık şirketi M.A.D.A spam imzasını taşıyan konutun betonarme taşıyıcı sistemi, dereden gelen yerel taşlardan örülmüş duvar dolguları ve bambu panellerden yapılmış tavanlar ve kepenklerle bir bütünlük oluşturuyor. Duvarların yapımında kullanılan dere taşları iki yıl boyunca yöredeki köylüler tarafından toplanarak renklerine göre ayrılmış, böylece her bir dolgu panelinin kendine özgü bir renge sahip olması sağlanmış.

Father’s House projesinde binanın taşıyıcı sistemini oluşturan tüm kiriş ve kolonlar aynı boyutta inşa edilmiş; yapı sistemi ise dört farklı duvar tipi üzerine kurulmuş. Arazinin çevresindeki istinat duvarı yöresel tarzda örülmüş. Çevre duvarında taşlar her iki yönde de çıplak bırakılarak duvar strüktürüne çimento ve bağlantı çubuklarıyla sabitlenmeleri sağlanmış. İç duvarlarda ise beton kalıplarında kullanılan yerel bambu paneller vernikli olarak uygulanmış. Duvarlardaki açıklıkların tümü zeminden tavana, metal çerçeveli pencereler olarak düzenlenmiş. Avluya bakan tarafta hareketli bambu kepenklerle korunan ve istendiğinde tamamen açılabilen pencereler bulunuyor. İki seviyede düzenlenmiş olan bu konutun plan düzenlemesi mutfak, yemek ve oturma mekanları zemin katta; yatak odaları ve banyo ise üst katta olacak biçimde çözümlenmiş.

Sidney’in güneyindeki Saddleback Dağı’nın güney yamacında 2010 yılında inşa edilmiş olan Ian Moore Architects eseri Rose House ise tüm yönlerde heyecan verici bir manzaraya sahip bir bina. Mimar, manzaranın bina içerisinden mümkün olan en geniş açıyla görülebilmesi için kütleyi, kuzey-güney doğrultulu bir sırtı merkezine alacak şekilde eğime paralel olarak konumlandırmış. Geçiş de cephe bu yönde olacak şekilde planlanmış. Ayrıca manzaraya daha da çok hakim olmak için ortak yaşam mekanları binanın merkezine yerleştirilerek servis birimleri dış kabuktan daha içeride çözümlenmiş. Konutun dikdörtgen planı servis birimlerinin ayırdığı üç eşit bölümden oluşuyor. Planın merkezinde bulunan mutfak, oturma ve yemek alanlarının her iki yanında, birinde ebeveyn yatak odası, banyo ve giyinme alanları, diğerinde ise çocuklar için iki yatak odası ve bu odaların kendine özel banyoları olacak biçimde bölümlenmelere gidilmiş. Her iki uzun cephede bina boyunca devam eden verandalar ise yapının cam cephelerini koruyan güneş kontrol elemanları gibi çalışıyor. Ortak yaşam mekanının çevresindeki sürülerek tamamen açılan pencereler sayesinde doğal havalandırma sağlanmış. Evin uzun cephesi boyunca yerleştirilen iki virendel kirişinden oluşan hafif çelik strüktür, depo odalarını barındıran ve yapının bütünü için ana bağlayıcı eleman olarak görev yapan iki betonarme bloğun üstüne yerleştirilmiş. Kirişlerin binanın doğu ve batı yönlerinde çıkma yapması hafif strüktürü daha algılanır hale getiriyor.


Etiketler: | İlk yorumu siz yapın »

Yeni nesil kültür ve eğitim yapıları: Bilişim teknolojileriyle değişen ve dönüşen mimarı

12 Mayıs 2011 | Yazar: denizayseyazicioglu | Konu: Mimari

1980’ lerde bilişim teknolojilerinin mimarlık pratiğinde geniş anlamda kullanılmaya başlamasıyla birlikte, mimarlık ve buna bağlı tasarım anlayışı da değişmeye başladı. Gelişen ve yaygınlaşan dijital tasarım teknikleri sayesinde mimari yapılar da kimliğini değiştiriyor. bu değişim birçok alanda olduğu gibi kültür ve eğitim yapılarında da sıra dışı tasarımlarla kendini gösteriyor.

UNStudio’nun tasarladığı, Stuttgart’taki Mercedes-Benz Müzesi, dijital tasarım teknikleriyle üretilen kültür yapılarından biri. Toplam 53,000 m2 kapalı alana sahip olan müze, yonca biçimindeki planıyla, üç kesişen daire ve üçgen bir atriumdan oluşuyor. Yarım daire biçimindeki katlar merkez atriumun etrafında dönerek yatay yayları oluşturur. Binanın karmaşık formundan dolayı yonca plan, içeriden ve dışarıdan algılanamıyor. Yapıya ait tüm duvar, tavan, rampa ve sütunlar yumuşak şekilde içi içe geçtiği için kesin bir çizgiyle ayrılamadığı gibi…

Bina 160 farklı antika aracın bulunduğu 16,500 m2 büyüklüğünde bir sergi alanı, müze satış mağazası, restoran ve ofisleri kapsamakta. Atriumdaki asansörler göz seviyesinde geniş yarığı olan kapsüller biçiminde tasarlanmış. Ziyaretçiler bu yarıklardan hem atriumun duvarlarındaki Mercedes-Benz’ in tarihiyle ilgili görselleri hem de asansörlerin her birinde sergilenen araçlarla ilgili multimedya sunumu da izleyebiliyor. Ziyaretçiler müzeyi dolaşırken kullandığı, yukarıdan başlangıç noktası olan ve spiral şeklinde aşağı doğru inen iki rampa, antika araçlarla ilgili açıklamaların olduğu koleksiyon odalarına bağlanır. Koleksiyon odaları gün ışığı alacak biçimde konumlandırılmış, antika araba ve kamyonların kronolojik sırayla dizildiği büyük, panoromik pencerelerle çevrelenmiş. Odalara bağlanan spiraller sürekli birbirlerini keserek ziyaretçilerin istedikleri zaman bir diğer spirale geçmelerine imkan veriyor. Bu spirallerle ayrılan iki müze, taban ta­bana zıt karakterde kurgulanmış. Ayrıca aynı spirallerle araçların dönemleriyle ilgili olarak kronolojik sıra gözetmeksizin farklı bölümlere geçişler yapılabiliyor.

Mercedes-Benz Müzesi’ne benzer şekilde alışılmışın dışında tasarımı olan kültür yapılarına bir diğer örnek ise Steven Holl Architects tasarımı Nelson Atkins Sanat Müzesi. Müzede deneyimsel bir mimari oluşturmak amacıyla sergileme alanları parkın içerisinde de devam ettirilmiş ve bu yolla park peyzajıyla ana kütle kaynaştırılmaya çalışılmış.

Kampüsün doğu kenarı boyunca uzanan ve yeni mekanların yer aldığı ek bina müze giriş alanıyla heykel parkını birbirine bağlar ve ışığı toplayan beş cam lensle ayırt edilir. Bu lensler sayesinde aydınlık ve şeffaf bir lobi, sanat kütüphanesi ve kitapevinden oluşan mekanlar ziyaretçileri mü­zeye davet eder. Ziyaretçiler ek bina içerisinde dolaşırken ışık, sanat, mimari ve peyzajın birbirleri arasındaki geçişini deneyimleyebiliyor. Lobiden bir rampayla galerilerin olduğu bölüme ve oradan da bahçeye ulaşılır. Ayrıca lobiyi kesen çapraz bir aks bağlantısıyla müze ana binasının zemin katına geçilir.

Galeriler ise sergilenen koleksiyonları ön plana çıkaracak biçimde organize edilmiş. Ziyaretçiler bu kısımdan kademeli olarak ve peyzajı algılayabilecek şekilde heykel parkına ulaşıyor. Galerilerin altında yer alan bodrum kattaki servis alanları ise sanat eserlerinin teslimatı, depolama ve işlem bölümleri olarak esnek bir erişim sağlayacak biçimde planlanmış. Ek binanın tasarımı yapılırken sürdürülebilir düşünce esas alınmış. Bu amaçla heykel bahçesi binanın üst kısmına kadar devam ettirilmiş, yüksek izolasyon ve yağmur suyu kontrolünü sağlayan çatı bahçesine dönüştürülmüştür. Lenslerin çift cam boşlukları kışın güneşle ısınan havayı toplar ve iç mekan konfor koşullarının sağlanmasında doğal kaynakların etkin kullanımına imkan verir.

Cam oyuklara yerleştirilmiş özel saydam yalıtım malzemeleri ve bilgisayarla kontrol edilen yüzeyler ise her tür sanat eserleri için hassas düzeyde optimum ışık seviyesi sağlar. Ayrıca lenslerin merkezinde bir ışık ve hava dağıtıcısı bulunuyor. Bu lensler ışığı galerinin en derinlerine kadar taşırken aynı zamanda HVAC kanallarının asılabileceği alanlar yaratır.

Sıra dışı kültür yapılarına bir diğer örnek ise Zaha Hadid’ in Chanel için tasarlamış olduğu taşınabilir sanat pavyonu. Bu pavyon Chanel’in 1955 yılından bu yana simge haline gelen ürünlerinin sergilenmesi amacıyla yapılmış. Ayrıca bu projeyle moda, sanat ve mimarlık arasındaki paralel­liklerin sergilemesi gözetilmiş. Fütüristik bir yaklaşımla geliştirilmiş olan pavyon 29 m x 45 m boyutlarında ve toplam 700 m2 kapalı alana sahip. Zemin seviyesinden 1 metre yükseltilen pavyonun toplam yüksekliği 6 m’yi buluyor. Bu proje şehirler arasında taşınabilecek biçimde tasarlandığı için her bir parçanın genişliği 2.25 metre olacak biçimde düşünülmüş. Pavyonun çelik konstrük­siyonu ise bir hafta içerisinde yeniden inşa edilebilecek özellikte tasarlanmış.

Pavyonda akıcı bir geometrik tasarım gözlenebiliyor. Birbirini takip eden halkaların şeklini bozarak süregiden bir form oluşturulmuş. Böylelikle, daha dar, daha yük­sek, döngüsel bir yapı oluşturulmaya çalışılmış. Pavyon, merkez akstan geçen ve 10’ar derecelik açılarla birbirine yaklaşan 36 parçalı bir yapıya sahip. Hadid, Clerkenwell tabanlı pavyon çalışmasını, bir iç avlu etrafında bulunan sürekli yay elementler dizisi olarak tarif ediyor. Pavyo­nun formu hatasız bir biçimde yapılmış olan yumuşak katmanlardan oluşan zarif detaylarıyla, ikonik Chanel çalışmasının bir yansıması olarak görülüyor. Böylece, son derece estetik, fonksiyonel ve ayrıntılarıyla çok güçlü bir yapı ortaya çıkmış.

Pavyondaki camlı tavan her şehrin belirli iklim koşulları karşısında iç mekan ısısını kontrol altında tutacak biçimde tasarlanmış. Doğal ışık tavandaki yedi katmandan geçerek yapay ışıkla birleşiyor ve pavyonun kemerli yapısını vurgu­luyor. Ayrıca bu ışık seviyesi sanat ürünlerinin sergilenmesi için etkileyici bir atmosfer oluşturuyor. Çatıdaki büyük açıklıktan giren ışık ise iç ve dış mekan arasındaki geçiş ilişkisini dramatik bir biçimde silikleştirir. Pavyonu oluşturan her bir eğrisel kabuk segmentinin yarattığı ritim iç mekan boyunca güçlü bir perspektif oluşturuyor. 65 m2 genişliğindeki avlu, sergi alanı ve ka­musal alan arasında ortak bir boşluk gibi işlev görüyor.

Ayrıca bu alanda 25 m2 lik bir vestiyer bölümü de bulunuyor. 128 m2 büyüklüğündeki teras ise dış ve iç mekan arasında görsel bağın kurulmasına yardımcı oluyor. Chanel Pavyon, güçlü heykelsi kabuğu ve iç mekandan algılanan zarif ve hafif görünümlü görsel bir ikilem yaratır. Pavyonun dış kabuğu iç mekan içerisinde zengin esneklik sunar ve sergileme alanlarında yaratıcı çözümler üretilmesini sağlıyor. Bu kabuğun yansıtıcı yüzeyi her şehirde gerçekleştirilecek farklı programlara uygun olarak değişik renklerle aydınlatılmasına imkan verir. Chanel Pavyonu’ndaki eğrisel geometrilerindeki akışkanlık, sürekli dönüşümler ve yumuşak geçişler Hadid’ in 30 yıllık deneyiminin bir ürünü.

Bu tür kültür yapılarına bir diğer önemli örnek ise Juergen Mayer H. Architekten tarafından Danfoss Üniversitesi Bilim Parkı için tasarlanan Cumulus (merak merkezi) binasıdır. 2007 yılında Danimarka’ nın Norborg şehrinde inşaa edilmiş olan bu bina 500 m2 genişliğinde bir kafeterya ve 1200 m2 genişliğinde sergi alanından oluşuyor. Çelik konstrüksiyondan oluşan yapı, taşıyıcı sistemin üzeri şampanya ve bronz renkli alukobold malzemeyle kaplanmış. İç duvarlar ise brüt betondan yapılmış. Sergi alanının tavanı ise siyah, kafeteryanın ki ise gümüş renkle boyanmış oluklu çelikle kaplı. Binanın dalgalı formu, belirli yerlerde yükseltilerek iç mekan sergi alanıyla dış mekan peyzajı arasında geçişi sağlayan alanlar yaratılmış. İç ve dış mekanlardaki teşhir alanları ve yüzeylerdeki geçici sergiler bina ve park arasındaki çizgiyi yumuşatıyor. Kaferterya ve sergi alanı yazın dışarıdaki parkla bütünleşecek şekilde tasarlanmış. Kış aylarında ise alan sergi ve etkileşimli bilimsel deneyimler için kapalı hale getiriliyor.

Bilişim teknolojileriyle tasarlanan tüm bu kültür ve eğitim yapıları, günümüzün heyecan verici mimari işleri arasında yer alıyor; etkileyici tasarım ve işlevleriyle dikkat çekmenin yanında, sıra dışı mimari nitelikleriyle bulundukları ortamları şekillendirip zenginleştiriyor. Eğitim alanındaki değişim ve teknolojinin entegrasyonu, eğitim mekanlarının tasarımında da değişimi zorlamakla birlikte heyecan verici ve yenilikçi çözümler üretmesinin yolunu açıyor.


| İlk yorumu siz yapın »

Mimari Aydınlatma Tasarımın Yeni Boyutu: Yapıları Ve Mekanları Işıkla Giydirmek

8 Aralık 2010 | Yazar: denizayseyazicioglu | Konu: Tasarım

Aydınlatma elemanları, mimarinin oluşum süreci içerisinde psikolojik ve görsel konforu sağlamanın yanında, tasarıma yeni bir boyut kazandırıyor, hatta bazen tasarımın ken­disi olacak kadar etkin rol oynuyor. Görsel algılamayı olanaklı kılan aydınlatma, günü­müzde her türlü mimari çözümlemede iyi görme koşullarının sağlanması yanında mi­marinin konseptini ve estetik bütünlüğünü vurgulamak açısından da mimarinin ayrılmaz bir parçasıdır.

Mimari aydınlatma projesi hazırlanırken binanın işlevsel ve yapısal özelliklerinin yanı sıra değişik amaçlar için tasarlanmış mekanlarının niteliklerinin de ele alınması gerekir. Işık kaynaklarının spektral duyarlılığı, renk sıcaklığı, şiddeti gibi teknik özelliklerin kullanıcılar üzerinde bırakacağı psikolojik ve fiziksel etkiler birer tasarım problemi olarak ele alınırsa, aydınlatma projesinde istenen kaliteye ulaşılabilir.

Mimari aydınlatmanın uygulama alanlarına ait sınırları tanımlamanın zor olduğunu söyleyebiliriz. Bazen bu sınır, bir heykelin görsel etkisini güçlendirmek ve yeni bir kimlik kazandırmak olarak ifade edilebilecekken, bazen açık alanları günün her saatinde yaşanabilir kılmak olarak da tariflenebilir. Bu uygulama alanlarıyla ilgili verilebilecek en güzel örneklerden biri, Tayvan’ın Hsinchu yerleşkesindeki National Chiao Tung Üniversitesi Kampüsü’dür. Kampüsün aydınlatma projesini hazırlayan Chou Lien ve Ta-Wei Lin farklı yerlerde farklı uygulama teknikleri kullanmışlar. Örneğin bahçe içerisindeki heykellerin aydınlatılmasında, noktasal ve dağınık ışık uygulamalarıyla değişik doku algılamaları ve ışık-gölge oyunları yaratılmış. Ayrıca yandan ve aşağıdan yönlendirilen ışık kaynaklarıyla eserlere daha heybetli bir görünüm kazandırılması amaçlanmış. Kampüsün yürüme yollarının aydınlatmasında ise orta ve alçak boylu armatür sistemleri eşit aydınlatma sağlanacak şekilde konumlandırılmış.

Açık alanların aydınlatılmasıyla ilgili aynı tasarımcılara ait bir diğer uygulama örneği ise Tayvan’ın kuzey doğusundaki Yi-lan nehri kıyı projesidir. Nehrin çevresindeki ağaçların formu bu projenin çıkış noktasını oluşturuyor. Her bir aydınlatma elemanı bu doğanın bir parçasıymış gibi biçimlendirilmiş. Bu uygulamayla birlikte nehrin kıyısı, hem estetik hem de işlevsel açıdan 24 saat keyifle ve kolaylıkla dolaşılan bir gezi alanına dönüştürülmüş.

Kentin en dikkat çeken açık alanları olan meydanlarda ise daha çok dikkat çekmesi gereken giriş ve çıkışların yakın çevrelerine oranla daha yüksek voltajlı ışık kaynaklarıyla aydınlatılması gerekir. Meydanlarda, uygulanabilecek genel aydınlatma tasarlanırken özellikle yayaların göz seviyesinin üstünde yani görüş alanının dışında ve kamaşma yaratmayacak ışık kaynakları seçilir. Ayrıca ışık rengi, aydınlığın düzgün yayılması, kullanılacak aydınlatma elemanlarının mimari çevreyle bütünleşmesi ve kentsel alanların ölçeğine uygun olması son derece önemlidir. Bu tasarım kriterlerinin en güzel uygulandığı örneklerden biri, Londra’daki Peninsula Meydanı’dır. Speirs & Major Architects’den Mimar Bar Gazetas’ın 2007 yılında gerçekleştirdiği projede,geniş biralan için sürdürülebilir aydınlatma stratejisi benimsenmiş.

Sadece mimari ve kentsel tasarımın gereklerine cevap vermekle kalmayıp, kullanıcıların uzun vadeli beklentilerini de karşılayan bu proje, yaşanılan çevreyi karmaşık hale getirmeden bir dizi etkinlik için güvenli düzeyde aydınlatma sağlamayı amaçlıyor. Ağaçlar, banklar ve diğer peyzaj elemanlarının basit aydınlatmaları sayesinde meydanda sakin bir atmosfer yaratılmış. Gece saatlerinde dikkat çekecek biçimde aydınlatılmış olan 45 metre uzunluğunda ve paslanmaz çelikten yapılmış heykel, meydanın odak noktasında yer alıyor.

Meydanı çevreleyen sokakların ışıklandırılmasında ise mavi renk kullanılarak sakin bir etki elde edilmiş. Ayrıca buluşma noktalarında çeşitli ışık oyunları ve koreografilerle, çevreyi gezenler için son derece renkli ve kinetik ortamlar yaratılmış. Mimari aydınlatmada bir önemli uygulama alanı da şehirlerin sembolleri haline gelmiş olan tarihi yapılardır. Bu tür yapıların aydınlatması, temelde mimari özellikleri vurgulamak ve yapı yüzünü anlamlı kılmayı amaçlıyor. Abu-Dhabi’ deki Sheikh Zayed Bin Sultan Al Nahyan camisi ise bu konudaki güzel bir örneklerden biridir. Halcrow tarafından yapılmış olan aydınlatma tasarımında ayın gökyüzündeki görünümüne bağlı olarak tarihi yapının cephesi mavi ya da beyaza dönüyor.

Mimari aydınlatmayla ilgili önemli uygulama alanlarından bir diğeri de iç mekanlardır. Bu tür alanlara ilginç tasarım yaklaşımlarıyla sofistike görünümler kazandırılabilir. Örneğin “Işıklandırılmış purolar” adıyla anılan Tayvan’ın Taipei şehrindeki Ruentex Tunhua-Renai konutlarının iç mekan aydınlatması kendine özgü çekiciliğiyle konut içerisinde kaliteli ve huzur verici bir ortam yaratıyor. Aydınlatma tasarımcısı Ta-Wei Lin, mimar ve iç dekoratör Wing Hun Wong’ un yapmış olduğu bu projenin en ilgi çekici yanı ise genel mekan aydınlatmasının mekanı saran tüm kabuk boyunca belirli bir ritim içerisinde dağıtılmış olmasıdır. Duvar ve tavandaki bu ışık tekrarları tüm bölgelerde homojen bir aydınlık düzeyi sağlarken, aynı zamanda görme alanının insan üzerindeki etkisinin doğru ve olumlu olmasına yardımcı olur. Ayrıca bu tasarım, Ruentex Tunhua-Renai Residansı konuklarının dev ahşap geçmeli yüzey sistemini ön plana çıkararak mevcut tasarımı daha da çekici hale getiriyor. İç mekanların aydınlatılmasıyla ilgili bir diğer ilginç uygulama ise İngiliz tasarımcı Tom Dixon’ un Londra’ nın merkezinde yapmış olduğu yenilikçi Circus-Bar&Restoran tasarımıdır. Sürrealist bir yaklaşımla geliştirilmiş olan bu projede Dixon aydınlatma elemanlarını birer iç mekan aksesuarı gibi düşünmüş ve bu yolla sıradışı bir atmosfer yaratmış. Dixon’ un bu tasarım yaklaşımının en etkileyici yanı ise farklı yüksekliklerde yerleştirilmiş olan parlak yüzeyli ve küre biçimindeki aydınlatma elemanlarıdır. Ayrıca restoran bölümündeki duvarlardan birini pullarla kaplamış olan tasarımcı bu pulların ışığı yansıtma özelliğinden faydalanarak daha aydınlık ve dinamik bir ortam elde etmiş.

Görsel algılamayı olanaklı kılan aydınlatma, günümüzde her türlü mimari çözümlemede iyi görme koşullarının sağlanması yanında mimari uygunluk ve sanatsal yönden de gerekli görselliğin elde edilmesine yardımcı olur. Başka bir deyişle aydınlatma yöntem ve yaklaşımlarının çeşitliliği mimarın tasarımcı kimliğinin gelişmesini ve gerek açık gerekse kapalı alanlarda sıra dışı çözümler üretilmesini sağlar.


Etiketler: , , | İlk yorumu siz yapın »

İşlevsel ve konforlu bir hasta odası nasıl olmalı?

22 Ekim 2009 | Yazar: denizayseyazicioglu | Konu: Mimari, Tasarım

Hasta odaları, işlevsellik ve konfor açısından hem hasta hem de ona hizmet ve refakat eden kişiler için tüm beklentileri karşılayabilecek nitelikte olmalıdır. bu nedenle odaya ait donanımların boyut ve yerleşim mesafeleri, odanın rengi ve aydınlatma biçimi gibi birçok bileşen dikkatlice tasarlanmalıdır. ( Yrd.Doç.Dr. Deniz Ayşe Yazıcıoğlu Kadir Has Üniversitesi / Güzel Sanatlar Fakültesi)

İdealde hasta odaları tek yataklı olmasına rağmen, bazı koşullarda iki yatağa da çıkartılabilir. Ancak ister tek kişilik ister iki kişilik olsun hasta odalarında hasta ve ziyaretçiler için en önemli duygusal gereksinim yatağın etrafında konforlu bir biçimde oturulabilmesidir. Bunun için yatakla diğer mobilyalar arasında en az 75 cm bırakılmalıdır. Bu mesafe aynı zamanda yatağın her iki tarafına konulacak olan standart boyutlardaki medikal duvar üniteleri ve komodin için de yeterli olacaktır. Ayrıca bu şekilde yatak çevresinde rahat bir biçimde dolaşılabilecektir.

Hasta odası eğer iki kişilik tasarlanacaksa oda derinliği 500 cm’den az olmamalıdır. Her bir yatak bölümü için asgari 228 cm bırakılmalı, yataklar arasındaki mesafe ise 150 cm tutulmalıdır. İki kişilik oda için hastaların muayenesi esnasında gerekli olan bölücü perde yukarıdan asılacak biçimde, kenara toplanabilir olmalı ve kapatıldığı zaman yatakla arasında en az 45 cm kalmalıdır. Perdenin yerden yüksekliği ise ortalama 40 cm bırakılmalıdır. (Tablo 1)

hafele-1

Eğer alan müsaitse hasta yatak odaları tekerlekli sandalye kullanan bir hastanın ihtiyaçlarına da cevap vermelidir. Bu amaçla mobilyalar yerleştirilirken bırakılacak mesafeler tekerlekli sandalyenin rahatça manevra yapabileceği biçimde olmalıdır. Böyle bir oda içerisinde tuvalet tasarlanacaksa en az 107 x 183 cm’lik alan ayrılmalı ve tuvaletin kapısı dışa doğru açılmalıdır. Klozetten kol mesafesi kadar uzaklıkta ise tek ya da her iki tarafta tutamaklar konulmalıdır. Hasta odasında tuvalet için yeterli yer yoksa en azından el yıkamak için bir lavabo konulmalıdır. Bu lavabo tekerlekli sandalyenin girebilmesi için yerden 75 cm. yükseklikte monte edilmeli, önünde en az 70 cm. mesafe bırakılmalıdır. Lavabonun üzerine ayna ve raf konulacaksa yerden yüksekliği 100 cm olmalıdır. Tuvaletin odada olmadığı bu tür bir durumda hasta genel bir koridor alanına girmeksizin tuvalete ulaşabilmeli ve bir tuvalet en fazla dört yatağa hizmet etmelidir. (Tablo 2)

hafele14

100 x 220 cm boyutlarındaki standart bir hasta yatağının odaya rahatlıkla sokulabilmesi için oda kapısının genişliği 117 cm’den az olmamalıdır. (Tablo 3) Kapının önünde ise 150 x 150 cm’lik bir alan bırakılmalıdır. Özellikle hijyenin ön planda tutulması gerektiği hasta yatak odalarında mobilyaların boyut ve yerleşim biçimi kadar kullanılacak malzemelerin cinsi de önemlidir. Bu tür mekanlarda mikrobik kirlenmenin kontrol edilmesi ve bütün yüzeylerin tamamen temizlenebilmesi için zemin ve duvarlarda ıslak vakumlama ve yıkamaya dayanıklı malzemeler tercih edilmelidir. Ayrıca bu malzemeler parçacık ya da elyaf döken bileşimde olmamalı, temizlik için kullanılan kimyasal maddelerden etkilenmemelidir. Hatta bu malzemeler mikroorganizma birikimini ve üremesini inhibe edebilmelidir.

hafele-23

Hasta yatak odalarında kullanılan malzemelerin rengiyle ilgili seçim yapılırken ise sert kontrastların yerine yumuşak tonlar tercih edilmeli, koyu olanlardan kaçınılmalıdır. Özellikle doğal elementleri temsil etmeleri nedeniyle mavi-turkuvaz, mavi-yeşil gibi kombinasyonlar bu tür mekanlar için ideal olacaktır. Ayrıca sakinleştirici özelliği nedeniyle açık leylak tonları da kullanılabilir. Islak hacimler ise küçük alanlar olduklarından daha geniş gösteren açık tondaki renkler tercih edilmelidir. Temizliği ve sağlığı çağrıştırması nedeniyle beyaz ve kırık beyaz ise bu tür alanlar için son derece uygundur .

Hasta yatak odalarının aydınlatmasında ise dimmer armatürler, tavandan yansıtılan endirekt ışıklar, başucu lambaları kullanılmalıdır. Özellikle tozu daha az barındırmaları nedeniyle gömme olan armatürler tercih edilmelidir. Islak hacimlerin aydınlatılmasında ise neme ve suya dayanıklı önü camlı ya da kapalı tipte olanlar kullanılmalıdır .

TABLO 1: PANERO, J. VE ZELNIK, M., (1979). HUMAN DIMENSION INTERIOR SPACE: A SOURCE BOOK OF DESİGN REFERENCE STANDARDS, WATSON-GUPTIIL PUBLICATIONS, NEW YORK.
ŞEKİL 2: PANERO, J. VE ZELNIK, M., (1979). HUMAN DIMENSION INTERIOR SPACE: A SOURCE BOOK OF DESIGN REFERENCE STANDARDS, WATSON-GUPTIIL PUBLICATIONS, NEW YORK.
ŞEKİL 3: PANERO, J. VE ZELNIK, M., (1979). HUMAN DIMENSION INTERIOR SPACE: A SOURCE BOOK OF DESIGN REFERENCE STANDARDS, WATSON – GUPTIIL PUBLICATIONS, NEW YORK.

Kaynaklar: [1] Panero, J. ve Zelnik, M., (1979). Human Dimension Interior Space: A Source Book of Design Reference Standards, Watson-Guptiil Publications, New York. [2] Karadayı, A., Aydın, K. Üçüncü, O. (2009) Hastane Riskli Alanları-Ameliyat Odası, Yoğun Bakım Birimi ve Sterilizasyon Birimi-Planlamasının / Tasarımının ve Tıbbi Atık Yönetiminin İnfeksiyon Açısından İrdelenmesi, Ulusal Sterilizasyon Dezenfeksiyon Kongresi. [3] Özbudak, Y. B., Gümüş, B.,Çetin, F. D.(2009) İç Mekan Aydınlatmasında Renk ve Aydınlatma Sistemi İlişkisi


Etiketler: , , , | İlk yorumu siz yapın »