12 Şubat 2010 | Yazar: Benan Kapucu | Konu: Mimari
İtalyan modaevi Missoni’nin renk ve desen konsepti, Edinburgh’da yeni açılan lüks otelin iç mekan tasarımını da belirliyor. Ürün tasarımı ve iletişim konusunda uzman olan İtalyan tasarımcı Matteo Thun, Missoni renklerini otelin iç mekanlarına uyarlarken dünyanın farklı noktalarında, uygun varyasyonlarla tekrar edilebilecek bir model geliştirmiş.
Missoni, Edinburgh’da yeni açılan oteliyle, “lüks” kavramına yeni bir boyut getiriyor. İç mekan tasarımını üstlenen Matteo Thun & Partners firması, bu İtalyan moda markasının karakteristik renkleri ve desen anlayışını Edinburgh’da açılan otelin genel mekanlarında ve odalarında tekrar etmiş. Thun, Missoni renklerini otelin iç mekanlarına uyarlarken dünyanın farklı noktalarında, farklı kültürlere uyum sağlayacak biçimde, uygun çeşitlemelerle tekrar edilebilecek bir model de öneriyor.
İtalyan aile yaşantısının renklerinden ve sıcaklığından ilham alan dingin ve güzel iç mekanlar, Hotel Missoni’nin kendine özgü karakteristiğini belirliyor. Milano’nun prestijli modaevi Missoni’nin birleştirici ve kaynaştırıcı gücü, alçakgönüllü ve yalın çizgilerle kendini gösteriyor; ustaca biraraya getirilen farklı renkler ve tonlar büyülü bir atmosfer yaratıyor. Ton sür ton renk etkileri, zıt renklerin yan yana kullanımıyla yaratılan Missoni’nin renk yaklaşımı ürünlerine olduğu kadar lüks otel konseptine de kendilerine özgü, ilk bakışta ayırt edilebilir güçlü bir kimlik katıyor. Matteo Thun&Partners, Missoni’nin New York’ta Madison Avenue’de yer alan prestijli merkez mağazalarından birini de üstlenmişti. Bütün dünyada uygulanan metot, Missoni’nin Edinburgh’da açılan ilk otelinde de aynen tekrar ediyor.
Edinburgh’da 8.630 m2’lik alanı kapsayan binada Matteo Thun & Partners 129 oda, yedi suit, bar, restoran ve konferans alanlarının iç mekan tasarımını gerçekleştirmiş. Otel mimarisi, genel geçer otel anlayışından farklı olarak erkek giyimiyle ilgili bir iş gibi ele alınmış. Missoni’nin yaşam tarzı, Matteo Thun’un tasarım gücününün yanı sıra marka ve iletişim uzmanlığıyla birleşerek yeni bir hizmet konsepti ortaya koyuyor. Yalın ve yerel alışkanlıklara göre değişen ağırlama fikri belli bir çekim gücüne sahip. Renk temaları ve kumaş dokuları, ortamın karakterine, atmosferine ve kapsadığı işleve göre değişim gösteriyor. Siyah, beyaz ve gümüş renkler Edinburgh’daki otelin 129 odasında ve 7 süitinde hüküm sürüyor.
Deneysel düşünmenin kalitesi, malzeme seçimi ve ortaya çıkan sonuç her aşamasında en az Missoni’nin renk temaları kadar özenle işlenmiş; ortaya çıkan işin ardında karmaşık bir üretim süreci gizli. Butiklere uyarlanan düşünce biçimine ek olarak dünyanın farklı noktalarında, iç mekan tasarımında, çizgilerde ve aydınlatma tasarımında aynı anlatım dili benimsenmiş.
PROJE ADI: Hotel Missoni
MÜŞTERİ: Rezidor
KONUM: Edinburgh-İngiltere
İÇ MİMARİ: Matteo Thun
PROJE MÜDÜRÜ: Michael Catoir
EKİP:
İç mimarlar: Uta Bahn, Manuela Bernasconi, Barbara Klopp, Sabrina Pinkes, Anna Worzewski
Mimarlar: Allan Murray Architects (Edinburgh), Dino Georgiou & Partners (Kuwait)
PROJE TARİHİ: 2006-2009
TOPLAM ALAN: 8.630 m2 (Edinburgh)
BİNA TİPİ: 5 yıldızlı otel
Hotel Missoni’nin genel alanlarında ve odalarında, saydam geçişler sağlayan cam mimari donanımları Häfele’nin geniş ürün portföyünden seçilmiş.
Matteo Thun
Milano’da bulunan Matteo Thun & Partners, stilistik terimlerle kategorize edilmeyi reddeden, mimari, tasarım ve iletişim üzerine uzmanlaşmış bir tasarım stüdyosudur.
Thun, otellerden kahve fincanlarına kadar çeşitlenen projelere sonsuz bir orijinallik ve canlılıkla yaklaşıyor. 80’lerde tasarım akımı yaratan Memphis Group’un kurucu ortağı olan Thun, Oskar Kokoschka’nın öğrencisi. 1984 yılında mimari ve yaratıcı tasarım laboratuarı Matteo Thun & Partners’ı kurdu. 1990-1993 yılları arasında Swatch için kreatif direktörlük yaptı. 2001 yılında yılın oteli seçilen Side Hotel Hamburg ve 2004 yılında Gala Spa ödülünü alan Vigilius Mountain Resort’u tasarladı. Matteo Thun & Partners; mimarlık, ürün tasarımı ve iletişim konularında Audi, Bulgari, Lavazza, Omega, Porshe, Rosenthal gibi dünyanın önde gelen markalarıyla işbirliği yapıyor.
Fotoğraflar: Beppe Raso
Etiketler: ürün tasarımı, Hotel Missoni, Matteo Thun, mekan tasarımı | İlk yorumu siz yapın »
8 Aralık 2009 | Yazar: Benan Kapucu | Konu: Mimari
CHIPS eğlenceli, cesur ve güçlü…
New Islington’un yeni kentsel tasarımının bir parçası olan Will Alsop imzalı ilk büyük bina tamamlandı. Urban Splash’in 2002 yılında başlattığı New Islington Millennium Community projesi, Ashton ve Rochdale kanalları arasında, Manchester kent merkezinin kuzey ucunda inşa ediliyor. Aykırı İngiliz mimar Will Alsop, Chips adını verdiği rezidans projesinde, üst üste bindirilmiş üç patates cipsinden esin almış.
CHIPS BİNASININ GAZETE BASKILI CEPHE KAPLAMASI, YEREL ENDÜSTRİYEL MİRASI ANIMSATIYOR. AÇIK PLAN DAİRELER KAYAR KAPAKLARLA DA BÖLÜMLENİYOR.
‘Aklınıza bir şey gelmezse ceplerinizi karıştırın, kesinlikle bir şeyler bulursunuz“ diyor Will Alsop, Hollanda’da yaptığı barajın formu için çakmağını model aldığını anlatırken. Londra’da ve Manchester’da kentin siluetini değiştiren onlarca projeye imzasını atan İngiliz mimar, yüzyılın en yaratıcı kişiliklerinden biri sayılıyor.
Urban Splash’in 2002 yılında başlattığı ve yapımı yeni tamamlanan Chips projesi, New Islington bölgesinin satılık yeni konutlarını içeriyor. Binayı oluşturan eşit yükseklik, uzunluk ve incelikte üç blok (cipsler) yaklaşık 100 metre uzunluğunda, 14 metre genişliğinde birbirinin üzerine şaşırtmalı olarak istif edilerek yükseltilmiş bir zemin kat ve 142 tek, çift ve üç yatak odalı daireleri kapsayan sekiz kattan oluşuyor. Bina, kompozit duvarlar, cepheleri gazete baskılı cephe kaplaması, bu bölgenin yerel endüstriyel mirasını da yansıtıyor.
Chips konumlandığı New Islington Strategic Framework’un bir parçası olan arazi, kuzeydoğuda Manchester kent merkezinin bir bölümünü oluşturuyor. Chips’in bulunduğu mevki, Ashton kanalının güney ucunda biten ve kuzeye doğru uzanan yarımada üzerinde yer alıyor. Arazinin batısında ve doğusunda yapımı süren ek kanal kolları yapıyı üç tarafından suyla çeviriyor.
Will Alsop, her zaman olduğu gibi bu projenin tasarım sürecinde yerel halk ile yakın işbirliğine girmiş. Alsop’un stratejisine göre, taahhüt, masterplan ve Chips binasının tasarımı altı aydan fazla yerel halka müzakereler sonucu geliştiriliyor. Bu projedede amaç, bitişik yapılarla mimarinin kütleselliğinin azaltıldığı, öte yandan yüksek kalitede, yüksek nüfus yoğunluğunu karşılayabilecek bir yapı yaratmaktır. Plan, yüksek yoğunluklu bloklarda her biri farklı ve özgün apartman daireleriyle kurgulanmış. Tüm sakinlerin suyun kenarında, suyu görebilecek bir konumda ve yeni kanal kollarında dinlence etkinliklerinden faydalanabilecek olması, tasarım stratejisinin önemli bölümünü oluşturuyor. Dairelerin karışımı, tüm bina boyunca yerleştirilen stüdyolar, atölye ve restoranlar farklı kullanım alanları yaratıyor. Bina, zeminden yükseltilmiş durumda, böylece tüm birimler ve kullanıcılar zeminin üzerine konumlandırılmış.
Yapının dış kabuğu, cephede büyük bir doku oluşturan farklı renklerde kompozit panellerden oluşuyor. Sekiz katta düzenlenen daireler, bina boyunca batı-doğu yönünde uzanan koridorun iki tarafında konumlanmış. A’dan F’ye isim verilen altı ana daire tipi esas alınarak planlanan bina, maliyetiyle de her sosyal kesimin ulaşabileceği bir ölçekte.
Alsop’un tasarımında, yaşam, çalışma ve ticari birimler tek bir projede çözümlenmiş. Chips binası sürdürülebilirlik, kentsel peyzaj ile bütünleşmek ve esin dolu daireler yaratmak gibi anahtar kavramlar etrafında biçimlenirken teknolojik yeniliği sıra dışı bir tasarımla buluşturmuş. Binanın konut birimleri, stüdyolardan üç yataklı dairelere dek birçok farklı tipte çeşitlendirilmiş. Balkonlar da farklı versiyonlarla birbirinden ayrılıyor. Dairelerin çoğu banyo ve mutfağı içine alan merkezi bir çekirdek etrafında planlanmış. Daireler açık plan ya da büyük katlanır kapakların kullanıldığı yarı bölümlenmiş bir mekan olarak sunuluyor. Temel fikir, kullanılmayan sirkülasyon alanlarının azaltılarak açık plan, esnek ve verimli apartman daireleri gerçekleştirmek. Daireler içinde çekirdek alanlar aynı zamanda dış duvarlarda prizlerden, borulardan ve elekrik anahtarlarından kurtaran elekrik ve servis gereksinimlerini de içeriyor. Büyük ve değişken pencere biçimleri çeşitlilik sağlarken gün ışığından olabildiğince yararlanmasını sağlıyor.
Alsop’un tasarımının önemli bir yönü, binayı tüm sakinlerin tek bir ön kapısının olduğu bir bina yaratabilmek. Öyle ki tüm daireler binanın merkezindeki yürüme engellilerin de ulaşabileceği ışıltılı lobiden ulaşılıyor.
Zemin katta yer alan stüdyo daireler, batı yönünde kendi içinde giriş alanlarına ve restorana sahip. Zemin kat merkezinde yer alan üç kat yüksekliğinde binanın kuzey ve güney katlarından ulaşılabilen giriş holü konutlara yönlendiriyor. Aynı zamanda 420 metrekarelilik bir restoran, 44 ve 110 metrekare arası alanlara sahip altı stüdyo mekanı bu katta konumlanmış. Birinci katta ise ana koridordan ulaşılan 14 apartman dairesi ve iki kat yüsekliğinde bir restoran bulunuyor. En alttakı cipsin en üst katında ise 17 adet balkonlu apartman dairesi yer alıyor. Konutların çoğunu kapsayan en uzun blokta, dairelerin balkonları ve pencere tiplerinin farklı pozisyonları yapıya özgün bir doku da kazandırıyor. En üstte, 80 metre uzunluğundaki en kısa olan blok ise üç kat boyunca 45 apartman dairesini kapsıyor. 3 yatak odalı daireler, Güney-Batı yönünde manzara ve gün ışığından olabildiğince yararlanıyor. Binanın Doğu yönünde büyük ortak teras, bodrum katında ise otopark, bahçe ve bisiklet parkı düşünülmüş.
Çoğunlukla yerel halkın katılımcı fikirleriyle tasarım sürecini yönlendiren Alsop yeni sonlandırdığı Chips binasıyla yaratıcılığını, cesur ve eğlenceli olduğu kadar, toplumsal yönden de güçlü bir proje ile yeniden kanıtlıyor.
NEW ISLINGTON KENTSEL PROJESİNİN YENİ TAMAMLANAN BİNASI CHIPS, ASHTON KANALININ GÜNEY UCUNDA BİTEN VE KUZEYE UZANAN YARIMADA ÜZERİNDE ŞAŞIRTMALI ÜÇ BLOK OLARAK YÜKSELİYOR.
WILL ALSOP
Will Alsop, Toronto, Singapur ve Şangay’da da ofisleri bulunan Londra merkezli SMC Alsop ile modernist mimarlığın sınırlarını zorlayan yapılara imza atıyor. 2000 ‘de İngiliz Mimarlar Kraliyet Enstitüsü (RIBA) tarafından verilen Stirling ödülünü kazandıktan sonra Alsop, The Guardian gazetesinde İngiliz mimarlar hiyerarşisinde Richard Rogers ve Norman Foster’dan sonra üçüncü sıraya yükseldi. Stirling Ödülü’ne hak kazanan Peckham Kütüphanesi, “Mimarlık hakkında fikrinizin olması mimarlık için tehlikelidir. Hiçbir tarz ve metodun baskın olmadığı bir çağda yaşıyoruz, görüp tersini yapabileceğimiz birçok örnek var” diyen mimarın Pop-Art esinli, güçlü renklerle bezeli, dinamik formlardaki yapılarından sadece biri.
Alsop’un yapıları arasında, yılda bir milyon turist tarafından ziyaret edilen ve mavi cephesi nedeniyle “Büyük Mavi” diye de adlandırılan hükümet binası ‘Hotel du Departement des Bouches-du-Rhone’ (Marsilya, Fransa- 1997) de Stirling Ödülü’ne aday gösterilmişti.
Le Corbusier, Sir John Soane, Mies van der Rohe ve John Vanbrugh’dan ilham alan Alsop, tüm kariyeri boyunca mimarlığın toplumların değişiminde hem önemli bir araç hem de güçlü bir sembol olduğunu savundu.
Proje adı: Chips
Müşteri: Urban Splash Ltd
Mimar: Alsop Architects
Baş müteahhit: Urban Splash Build Ltd
Peyzaj tasarımı: Grant Associates
Toplam alan: 16.200 m²
Toplam maliyet: £20m
Konum: Ancoats, Manchester
Yükseklik: 34 metre çatı parapetine kadar
Kat sayısı: Bodrum ve 9 kat
Başlangıç tarihi: Ocak 2006
Bitiş tarihi: Haziran 2009
YAZI: BENAN KAPUCU - FOTOĞRAFLAR: CHRISTIAN RICHTERS
Etiketler: Chips, Manchester, rezidans, Will Alsop | İlk yorumu siz yapın »
17 Kasım 2009 | Yazar: Benan Kapucu | Konu: Söyleşi

Serdar Çakır
Hastane, otel ve havaalanı gibi birçok girdisi olan, çokkatmanlı projelerin ürün ve malzeme seçiminden şantiye yönetimine uzanan karmaşık iş sürecini kapsayan proje yönetimi, deneyim ve yoğun emek gerektiren bir uzmanlık alanı. Mimarlık eğitimi aldıktan sonra, sağlık yapılarının proje yönetiminde uzmanlaşan Acıbadem Proje Yönetim İnşaat Grup Yöneticisi Serdar Çakır, hem iş sürecini hem de bağlı olduğu proje yönetim biriminin hastane mevzuatını değiştiren yeniliklerini aktardı.
Röportaj: Benan Kapucu Portre: Mustafa Nurdoğdu
Acıbadem Proje Yönetimi bünyesinde, başta- geçen sayıda ayrıntılı biçimde ele aldığımız- Acıbadem Maslak hastanesi olmak üzere (bkz. Hafele Gateway 11) birçok hastane projesinin uygulama koordinasyonunu üstlenen Serdar Çakır, bu alanda en deneyimli isimlerden biri. Acıbadem Proje Yönetimi olarak tıp teknolojisi ve hastane mimarisi alanında tüm dünyadaki yenilikleri izlediklerini vurgulayan Çakır, inovatif proje yönetiminin inceliklerini anlatıyor:
Şimdilerde üzerinde çalıştığınız projelerden bahseder misiniz?
Acıbadem hastanelerinin tadilat ve yenileme çalışmaları ağırlık kazandı şu sıralar. Haliyle, 7-8 seneden sonra binalarımız yaşlanmaya başlıyor ya da yeniliklere ayak uydurması gerekiyor, Bir süre sonra hasta potansiyeli artınca, bunu karşılayamaz hale geliyor. İhtiyaca göre planlamaların ve tadilatların yapılması gerekebiliyor. Şu sıralar öyle işler gündemde. Ayrıca bu dönem, Acıbadem Sağlık Grubu adına ,farklı müteahhit ve yatırımcıların yapmakta olduğu, projeleri tarafımızca oluşturulmuş iki ayrı kompleksin imalat kontrollerini yürütmekteyiz. Yatırımcıların sözleşme kapsamında yükümlülüklerini yerine getirerek binaları teslim etmelerinin ardından sağlık grubu adına Proje Yönetimi’ne ait imalatlar ile medikal ekipmanları yerleştirmek suretiyle açılışa hazır hale getiriyoruz. Farklı bir model olarak devam etmekte olan Eskişehir ve Fulya Hastanelerimizin de 2010 yılı içerisinde açılışa hazır hale gelmesi hedeflenmekte.
Yenileme çalışmalarının dışında bir hayır işimiz de var. Mehmet Ali Aydınlar’ın memleketi olan Malatya Arapgir’de 17.000 metrekarelik bir okul kompleksinin inşaatı sürmekte. Şu sıralar hastane uygulamalarımızın yanında birde böyle bir işimiz var. Onu da bu yılın sonuna kadar teslim etme gayretinde olacağız. 2010 projelerimiz ise Bodrum hastanesi ve Acıbadem Üniversitesi olacak. Acıbadem Üniversitesi 6000-7000 metrekarelik bir binada bu sene eğitime başladı. Önümüzdeki sene yer ve projelerinin netleşmesinin ardından ana kampüs inşaatına başlanacak.
Hastane projelerinin çok karmaşık ve katmanlı bir yapıya sahip olduğunu biliyoruz. Medikal planlama ve iç mekan tasarımından sonra nasıl bir süreç işliyor? Aşamalarından bahseder misiniz?
Projeler bittikten sonra -olgunlaştıktan sonra diyemeyeceğim, çünkü proje sürekli uygulama boyunca yaşıyor- şantiye sürecinde. medikal planlama anlamında da değişiklik olabiliyor, iç mimari de doğası gereği onunla birlikte yaşamaya başlıyor. Alanlar çıktıkça, projenin üçüncü boyuta geçmesiyle kararlar değişebiliyor. Ama esas olarak baktığımız zaman, projenin gelişiyle beraber birkaç aşama başlar: İlk olarak en başta yapılan bütçeye uygun malzeme seçimleri yapılır.İkinci aşamada görev dağılımları olur. Bu iki programda, bizim verdiğimiz tarifler gereği ihale aşaması başlar. İhale sürecinde -yine özellikle iç mimarlarla bir şekilde kopmadan çalışamız gerekir ki- asıl dikkat yoğunlaştırılacak konu iç mimaridir. En büyük yükümlülüklerimizden biri başta öngörülen maliyetin aşmamasıdır. İç mimaride o kadar geniş bir yelpaze var ki kontrol altında tutmak son derece güçtür. Projeyi iç mimarın önüne verdiğiniz zaman o çizer, hayal gücünü sonuna kadar kullanır. Bizim onları kendi bütçemize adapte etme gibi bir sorumluluğumuz var. Bu da disiplin altına almamız gereken, proje yönetimi kavramını içerisinde iç mimarı, gerekiyorsa medikal planlamayı da yönlendiren bir çalışma haline geliyor. Bütün bunların içerisinde bilgilerin doğru aktarımı, doğru firmaların seçimi, doğru maliyet planlamalarının yapımı tamamlandıktan sonra uygulama aşamasına geçilir.
Peki, detaylarda hangi kriterlere göre hareket ediyorsunuz?
Detaylarda, hastane yapısı içinde kullanılacak malzeme var, kullanılmayacak malzeme var, öncelikle onu ayrımı önemli. Bizim uzun soluklu çalışma dönemimizde, artık firmalar bizlerle beraber bu ahlakı edinmiş durumda. Çok nadiren bizim teknik anlamda onaylamadığımız işler çıkar. Onun haricinde dediğim gibi bütçe gerçeğini asla unutmuyoruz, ona uygun controller yaparak firmayı yönlendirmeye çalışıyoruz. Süre de tabii bu işin önemli faktörlerinden biri.Seçilen bir malzemenin de örneğin kısa zamanda tedarik edilebilmesi ve uygulanabilmesi gerekiyor.
Yenilikleri, yeni ürün ve malzemeleri nasıl takip ediyorsunuz?
Bizde departmanlar sorumlulukları gereği gitmeleri gereken fuarlara giderler, konferanslara katılırlar. Medikal planlama ile ilgili birimimizin yetkilileri, gerek yeni cihazlarla ilgili tanıtımlara, gerek kendi bilgi seviyelerini artırmak ve bu alandaki gelişmeleri takip etmek maksadıyla gereken konferanslara eğitimlere düzenli olarak katılır; yeni eklenmiş denenmiş ve bulunmuş konuların aktarıldığı seminerlerde bulunurlar. Proje ve uygulama departmanında görev yapan arkadaşlarımız ise malzeme ve detay bilgisini geliştirecek eğitimlere ve fuarlara katılıyorlar. Güvenlik ve yangın gibi konularda da seminerlere, eğitimlere gönderiyoruz. Bu gibi konuları kendi içimizde çözümlemeye çalışıyoruz.
Son zamanlarda yaşadığımız birkaç örnek, hastanelerin afetlere karşı ne kadar donanımsız olduğunu ortaya koyuyor.
Evet, selden sonra yaşadığımız olaylar da öyle… Maalesef ülkemizde felaket yaşanmadan ders almıyoruz. Yönetmeliklerde açığımız çok fazla, özellikle yangına karşı. Bugüne kadar olmayacak insanlar, ‘Ben bu malzemeyi satıyorum’ diye karşımıza çıkıyor.
Bürokratik engellerle de karşılaşıyorsunuzdur mutlaka. Mevzuat elli yıl öncesinden geliyor zira öyle değil mi?
Aslına bakarsanız bir Türkiye’deki standartların önünde gittiğimizi söyleyebilirim. Bu kadar hastane projesinden sonra açıkçası, Sağlık Bakanlığı’nın Türkiye’de yapılacak sağlık kuruluşlarında hangi detayları,malzeme ve standartları aradığını,hangi koşulların sağlaması gerektiğini çok iyi biliyoruz. Daha işe başlamadan kafamızda işin detayları oluşuyor. Standartların dışına çıktığınızda denetimden geçemiyorsunuz zaten, bir iki santimlik bir farkın bile önemli olduğunu biliyoruz. Bu sayede ‘Sağlık Bakanlığı denetiminden ‘eksik raporu’ düzenlemeksizin işletme ruhsatı almıştır. Ancak yapılması arzu edilen kimi uygulamalar da yönetmeliklerde yer almaması sebebiyle gerçekleşememekte.
Sağlık projelerinde, örnek model oluşturduğunuzu söyleyebiliriz öyleyse…
Öyle sayılır, çok geniş bir yelpaze bu. Acıbadem Proje Yönetimi’nin kendi içinde uzman olan her birimin bileşkesiyle ortaya çıktığını söylemeliyim. Her bir departman kendi konusunu tek başına yürütebilecek konumda. Yoksa, bu kadar büyük bir bileşkeyi zaten yönetmek kolay değil.
Proje yönetiminde kaç departman bulunuyor?
İnşaat, elektro mekanik, proje ve medikal planlama olarak dört ana başlıkta çalışmaktayız. Muhasebe ve satınalma departmalarımızda bu dörtlünün destekçileri. Elektrik ve mekanik gruplarımızı,birbirleri ile olan girift ilişki sebebiyle birleştirerek elektromekanik olarak tek çatıda birleştirdik. Standart proje yönetimi oluşumlarına gore farklı olarak hizmet veren Medikal planlama departmanımız , hastane ihtiyaç programına gore mimari planlamanın gerçekleşmesinden,alımı yapılacak ana ekipmanların konfigürasyonlarının belirlenmesi, satın almasının gerçekleştirilmesi ve kurulumunu nun tamamlanarak devreye alınmasına kadar görev yapmakta. Onun dışında konusunda uzman kişi ve / veya firmalardan profesyonel danışmanlık hizmeti aldığımız konular bulunmakta. Görüldüğü gibi çok yönlü olarak toplanan tüm veriler, departmanların arasında planlanan uyumlu çalışması sayesinde örnek gösterilecek hastane yapılarının başarıyla tamamlanmasını sağlamakta.
Proje yönetimi olarak hastane yapılarına getirdiğiniz yeniliklerden söz eder misiniz?
İlk aklıma gelen konu, kütle olarak ön planda olması sebebiyle Maslak hastanesinin çift cephesi.Kullandığımız ikinci cephe,Hem görsel anlamda kesintisiz bir yüzey oluştururken aynı zamanda ,hem Büyükdere Caddesi’nden hem de Park Orman’dan kaynaklı gürültülere karşı çok ciddi bir fayda sağladı. Hastane, peyzajıyla sakin rengiyle bir duruluk içerisinde. Cephe konseptiyle bu anlamda çok örtüştü Bina içi uygulamalarımızda ,akustik tavan malzemesini hastane iç mekanlarına soktuk, yankıyı kesti ve daha gürültüsüz bir ortam yarattı. Özellikle yoğun trafiğe sahip poliklinik odalarında rahatsız edici uğultuyu da böylece kesmiş olduk. Günışığını yönetmeliğin izin verdiği ölçüde en fazla oranda kullanmaya çalıştık Gün ışığının hasta psikolojisinde ne derece önemli olduğu hepimizin malumu.
Ama asıl önemli noktalardan biri de, akıllı bina teknolojisi ile yönetilen binamızda ilave ettiğimiz dijital hasta takip sistemi.Hasta ile ilgili her türlü tıbbi bilgi,elektronik kayıt sistemi aracılığı ile olabilecek en güvenli şekilde ilgili doktora, hemşireye vs. ulaştırılmakta. İlk olarak Maslak hastanesinde uyguladığımız sistemde, hasta odalarındaki bilgisayar sayesinde doktorun,hasta bilgilerini ilgili birimlerin takip edebileceği bir merkeze aktarması söz konusu. Hastanın takibi açısından bana göre, sağlık yapılarına getirdiğimiz en önemli yeniliklerden biri de bu. Bununla birlikte Maslak hastanemiz,medical ekipmanlar ile ilgili önemli yeniliklere sahip.Maslak özellikle onkoloji branşında iddialı bir yere sahip oldu.Kanser tedavilerini bir iki dakikalara indiren cihaz Türkiye’de ilkdir. Ameliyathanelerimiz biri,organ nakli ve yüksek enfeksiyon riski olan operasyonların güvenle yapılmasına olanak sağlayan `ultra-clean` teknolojiyle yapılmıştır.Ameliyathanelerimizden ,150 kişi kapasiteli konferans salonumuza yaptığımız görüntü nakli ile operasyonların canlı olarak izlenebilme imkanı bulunmaktadır.
Karmaşık bir iş süreci var proje yönetiminin ardında. Şantiyeleri de takip ettiğiniz oluyor mu?
Tabii, uygulama çalışmalarının kalite ve sure olarak takibi yapmakta olduğumuz çalışmanın en önemli parçası.O yüzden zamanımızın önemli sayılacak bir bölümü şantiyelerde geçiyor. İşin içindeyiz sürekli. O ilgiyi, kontrolü ve takibi de koparmamak gerekiyor. İnsan sürekli işin içinde olunca hataları ve gereklilikleri fark edemeyebiliyor; böyle durumlarda dışarıdan bir gözle olası eksikleri daha kolay görebiliyor,daha pratik çözümler üretebiliyorsunuz. Bana göre sanayi yapılarının dahi bir adım ötesinde ,bina inşaatları arasında en karmaşık iştir hastane. Hastane, ‘akıllı bina’ diye tarif edilen yapının gereklerini harfiyen yerine getirmeli. Her detay, her oda, her cihaz büyük bir senaryonun parçası. Biz “6000 aktivite” diye adlandırdığımız bir yönetim sergiliyoruz. Hafele’den aldığımız en basit vidanın bile bir kalem olduğunu düşünürseniz işin boyutunu anlayabilirsiniz.
Etiketler: proje yönetimi, Serdar Çakır | İlk yorumu siz yapın »
10 Kasım 2009 | Yazar: Benan Kapucu | Konu: Mimari
20. YÜZYILIN EN ÖNEMLİ MİMARLARINDAN BİRİ VE ULUSLARARASI MODERNİZMİN BAŞ AKTÖRÜ OLAN ALVAR AALTO , VIIPURI KÜTÜPHANESİ VE PAIMIO SANATORYUMU GİBİ BİRÇOK BAŞYAPITINDA, FİN ROMATİZMİNE ÖZGÜ DOĞA ANLAYIŞINI MODERNİST İDEALLERLE YENİDEN BİÇİMLENDİRDİ; İLHAM VERİCİ MOBİLYALAR VE CAM OBJELER TASARLADI. ALVAR AALTO MÜZESİ’NDE SÜREN “SHIFTING CONTOUR” SERGİSİ, ONUN YAPI VE PEYZAJ ARASINDA KURDUĞU GÜÇLÜ İLİŞKİYE İŞARET EDİYOR.
“Tekne Päijänne ya da Keitele gölünün sularında süzülür, sonra zarif kıvrımlı kıyıları olan derin koylara yanaşırken, en iyi eğlencem bu peyzajın içinde kalan yapılara hayalimde küçük eklemeler yapmaktı. Anında şaşırtıcı biçimde dönüşüyordu her şey; çatıları hafifçe kaldırır-orta Finlandiya’da çatıların mümkün olduğunca düz olması gerekir- köyün renklerine güzel bir ayar verir, oraya buraya ağaçlar dikerdim. Bazen evlerin arasında kalan kilisenin ön plana çıkması gerekirdi: Ben genellikle sütunlarla çevrili küçük bir pazar alanıyla yapardım bunu ya da çan kulesini uzatırdım.”
- Alvar Aalto, Sisä-Suomi, 26 Haziran 1925.
Yapı ve peyzaj ilişkisi, genç bir mimar olduğu dönemde de Alvar Aalto’nun işlerinde ve yazılarında kendini gösterir. Aalto, mimarlıkla ilgili metinlerinde doğaya ve bahçelere de değinir; mimarı arazinin “verimini” artıran, gereksiz sürgünleri budayan bir bahçıvanla özdeşleştirir. Alvar Aalto Müzesi’ndeki yaz sergisi, Jyväskylä Üniversitesi Kampüsü, Seinäjoki Kent Merkezi, Vuoksenniska Kilisesi, Essen Opera Binası ve Finlandiya Kongre Salonu’nun çizimleri eşliğinde onun bu konuya olan yaklaşımını gözler önüne seriyor. Alvar Aalto Müzesi’nin çizim ve fotoğraf arşivine dayanan sergi, geleceğin araştırmacılarına bu çerçevede yeni bir pencere açmış oluyor.
Arazinin topoğrafyasına göre yapılarını biçimlendiren Aalto’nun mimarisinde, iç ve dış mekanlar sıklıkla birbirine gölgelikler, pergolalar ve asmalı çardaklarla bağlanır; dış mekandan iç mekana geçiş aralıklarla olur. Heykelsi iç ve dış duvarların dolambaçlı görünümleri de doğayla psikolojik bir bağlantı kuruyor. Essen Opera Binası’nın fuayesinde ve Finlandiya Kongre Salonu’nun oditoryumunda olduğu gibi…

Bina ve doğa arasındaki ilişki, içeriden çevredeki peyzaja ve bahçeye açılan manzaralarla da sağlanır. Binanın yönü, Aalto’nun konut mimarisinde çok önemli olduğu gibi, kamu binalarının tasarımında da incelikle ele alınır. Doğal ışığı iç mekanlara taşımak, özellikle Kuzey’in karanlık kış aylarında daha çok önem kazanır.
Hugo Alvar Henrik Aalto 1898 yılında Finlandiya’nın Kuortane kasabasında doğdu. İsveçli mimar Arvid Bjerke’nin asistanlığını yaptıktan sonra, 1921 yılında Helsinki Teknoloji Üniversitesi’nden mezun oldu. 1924 yılında Jyväskylä’da Alvar Aalto Office for Architecture and Monumental Art / Alvar Aalto Mimarlık ve Anıtsal Sanatlar Ofisi’ni kurdu. Üstelik zamanlaması da kusursuzdu. 1920’lerin ortalarında henüz birkaç yıldır bağımsızlığını kazanmış bir ülke olan Finlandiya, yeni kimliğini tanımlarken mimarlığa da sınırsız yatırım yapıyordu. Aalto, Jyväskylä’da Finlandiya’nın kültürel rönesansında uzun süre rol oynayacak genç sanatçı ve entelektülellerden biriydi. Onların arasına 1924’te evleneceği Aino Marsio da katılmıştır. Aalto, tutkuyla birçok mimarlık komisyonuna projeleriyle katılır ve çoğunu da kazanır.
İlk binaları, Jyväskylä’da işçi konutları ve öğrenci kulüpleridir ama 1927’de Aalto eski başkent Turku’da Southwestern Finland Agricultural Cooperative Building işini de alır. Hem Helsinki’den daha özgür hem de Avrupa’ya yayılan arkadaş kitlesine daha yakın olan Turku, Alvar ve Aino’nun hep yaşadıkları yer olur. Evlerini Almanya’dan getirdikleri Marcel Breuer sandalyeleriyle ve fokstrot çalışmak için edindikleri gramofonla dekore ederler. O dönemde Finlandiya medyasının da gözdesi olan Aalto kimi röportajlarında kendini kozmopolit bir entelektüel olarak tanımlar. “Uçmak, modern insanın tek uygar seyahat biçimi” sözlerinden de anlaşıldığı gibi…
Jyväskylä’da geleneksel Fin çizgileriyle haşır neşir olan Aalto, Turun Sanomat Gazete Binası (1927-28), Viipuri Kütüphanesi (1927-35 ) ve Paimio Sanatoryumu (1928-33) gibi Turku binalarında, Avrupa gezileri sırasında hayran olduğu International Style (Uluslararası Stil) akımını da harmanlar. Diğer genç mimarların yaptığı gibi bu stili aynen kopyalamaktansa, onu yeniden tanımlar. Aalto, Aino ile birlikte 1935 yılında Helsinki’ye taşınır ve Munkkiniemi yakınlarında yeni bir ev ile stüdyo inşa eder. Paimio Sanatoryumu ve Viipuri Kütüphanesi için tasarladığı ahşap sandalye ve tabureleri üreteceği Artek mobilya firmasını da kurmuştur. Aalto, 1937 yılında Savoy restoranı tasarlaması isteninceye dek kent merkezinin hiçbir mimarlık işini alamaz. Savoy restoran için tasarladığı - genç bir Eskimo kızının deri pantolonuna benzettiği- Savoy vazo, bugün bile en çok satan ürünler arasındadır. Bu dönemde Alvar Aalto, sanayici ve sanat koleksiyoncusu Harry Gullichesen ve Maire için Villa Mairea evini tasarlar. Aalto, ince kütüklerin zarif kompozisyonu ve çelik destekler, beton putreller ve çimen çatılarla incelikli bir yapı tasarlar. Böbrek biçimli havuzu ve saunasıyla Hollwood’a gönderme yapar; rattan ya da huş ağacı kaplı siyah çelik kolonlarıyla iç mekanı Finlandiya ormanlarının dokusuna, ışığına ve gölgelerine saygı duruşu gibidir.
Finlandiya’nın bu usta mimarı, Amerika’da birçok mimarlık ödülü alır 1946-49 Baker House Senior Dormitory at the Massachusets Institute of Technology dahil. Dünya çapında bir mimar olarak kabul edilen Aalt, Royal Institute of British Architects (RIBA) ve American Institute of Architecture (AIA) altın madalyaları dahil birçok ödül kazanır– Almanya, Fransa, Danimarka ve İran’da da ödüller alır. Aalto 1976’da Helsinki’deki ölümüne değin, birçok başarılı savaş sonrası projelerine rağmen, hep savaş öncesi ürettiği ve büyüleyici bir kalite yakaladığı ilk Fin başyapıtlarıyla hatırlanır.
Uluslararası Stil’in ölçeği, ışığı kullanma ustalığı ve ayrıksı paleti, Alvar Aalto’nun binalarında güçlü bir hümanizm ile yeniden biçimlenir.
Paimio Sanatoryumu Alvar Aalto, Finlandiya, 1929
Savaş yıllarında Finlandiya’da tüberküloz hastalığının yayılması, yüzyıl boyunca tüm ülkede birçok sanatoryumun açılmasına yol açar. Bunlardan biri de 48 belediye ve dört kasabanın finansal destekleriyle gerçekleştirilen Varsinais-Suomi tüberküloz sanatoryumudur. Sanatoryumun yeri için Paimio’ya karar verildikten sonra, tasarımına 1929 Ocak ayının sonlarında bir yarışma ile karar verilir. Jürideki mimarlar, mimarideki son trendlerin sıkı destekçileri Jussi Paatela ve Väinö Vähäkallio’dur.
Alvar Aalto, projeye hastanın perspektifinden bakar; dingin ama neşeli bir ortam tasarlar. Hiçbir detayı gözden kaçırmaz; merdivenlerin kanarya sarısı renginden ısıtma sistemine, hastaları rahatsız etmemek için suyun sessizce aktığı özel musluk tasarımına kadar… Paimio sandalye (1931-1932) dahil sanatoryumun tüm mobilyaları Aalto’nun imzasını taşır. Evindeki Marcel Breuer çelik boru sandalyelerden de esin alan Paimio sandalye, tüberküloz hastaların nefes almasını kolaylaştıran bir tasarımdır. Aalto, şekillendirilmiş ahşap ve kontrplağın birleşiminden yapılan sandalyenin metalden daha sıcak ve konforlu olduğunu düşünüyordu.
Paimio Sanatoryumu’nda binanın temel işlevleri, bütünsel bir formla her kanadın kendi içinde çözümlenmiştir. A- kanadı en önemli arkitektonik unsur olan güneşli balkonlarıyla hastaların kanadıdır ve güneye bakar. B-kanadı genel alanları içerir: muayene odaları, dinlenme salonu, kütüphane ve ortak mekanlar. C-kanadında çamaşırhane, mutfaklar ve personel birimleri bulunur. Tek katlı D-kanadı ise kazan dairesi ve ısıtma tesisi bulunur. Sirkülasyon alanları A-kanadı ve B-kanadı arasında kalan ana girişi merkezine alır ve ona bir binanın diğer kanatlarına geçişi de sağlayan merdiven boşluğuyla bağlanır.
Fuayenin girişi farklı işlevlere hizmet eden kanatlar arasında geçiş sağlayan bir sirkülasyon alanı olarak iş görür. Fuayenin -hastaların terlik dolabı dahil- orijinal mobilyaları, uzun süre kalacak hastaların ev ortamında hissetmesini sağlayacak biçimde tasarlanmıştır.
YAZI: BENAN KAPUCU GÖRSEL ARŞİVİ: ALVAR AALTO MUSEUM
Etiketler: Alvar Aalto, Mimar, paimio sanatoryumu | İlk yorumu siz yapın »
9 Ekim 2009 | Yazar: Benan Kapucu | Konu: Mimari, Söyleşi
“Hastane, tüm dişlilerin birbiriyle uyum içinde çalıştığı işleyen bir mekanizma gibi olmalı” diyor Lina Mimarlık’ın kurucu mimarı Aylin Şensoy. Başta Acıbadem hastaneleri olmak üzere, ağırlıklı olarak hastane projelerine odaklansa da mimarlık şirketi, turizm yapıları, ofis binaları, konut projeleri gibi mimarlığın her ölçeğinde işler üretiyor.
Hastane mimarisi, medikal planlamadan tıp teknolojisine, insan psikolojisinden malzeme ve renk bilgisine birçok farklı katmanı olan, yatayda ve düşeyde karmaşık ilişkiler ağının özel çözümler gerektirdiği bir uzmanlık alanı. Belli bir yapı konsepti üzerine medikal planlamadan başlayan tasarım süreci, iç mekan tasarımından ve detaylandırmaya kadar her aşamada titizlikle yürütülüyor.
Hastane projelerinde uzmanlaşan ve birçok Acıbadem hastanesini hayata geçiren Lina Mimarlık çalışmalarını Acıbadem Proje Yönetim Binası’nda ortak çalışma yöntemiyle sürdürüyor.
Firmanın kurucusu Aylin Şensoy, “Üç H üzerine proje üretmek istedim hep” diyor, “Hastane, hapishane ve havaalanı…” IDGSA Mimarlık Bölümü’nden yüksek mimar olarak mezun olan Şensoy, Vedat Dalokay ve Ertem Ertunga gibi usta mimarların yanında profesyonel yaşama atılmış. Yaklaşık 17 sene hocası olan Ertunga ile birlikte çalıştıktan sonra 2006’da ayrılıp kariyerini Lina Mimarlık olarak sürdürmeye karar vermiş. Aylin Şensoy, hastane mimarisi ve medikal planlama sürecine dair merak ettiklerimizi yanıtlıyor.
Medikal planlamaya nasıl yöneldiniz?
2000 yılının sonunda Acıbadem, hastane projesi için Ertem Ertunga’ya teklif getirmişti. Acıbadem Kadıköy ve Carousel’den sonra üçüncü hastanenin ‘premiere’ hastane olmasını istiyorlardı. Hastane projesi ile böylece tanışmış olduk. Önce araziyi önünüze getiriyorlar, proje istiyorlar tabii. İhtiyaç programı çıktı, bu dönem içinde proje sürerken Amerika’daki etkinlikleri takip etmeye; Amerika’nın mimarlar odasının düzenlediği Healthcare Facilities eğitimlerine katılmaya başladık. O sırada, Acıbadem’in anlaşmalı olduğu Harvard Medical School’dan da planlama konusunda eğitim almaya başladık.
Hasta, doktor ve personelin gereksinimleri, işletme planlaması -ki hastanelerin başarılı olması için o da çok önemli- ile personel sayısı maliyeti, nasıl azaltabilir ya da çoğaltılabileceği gibi… Hemşire bankolarının ve içerideki ekipmanların adetleri, yatak kapasitesine göre istasyon sayısının belirlenmesi ve optimizasyonu çok önemli. Optimizasyon formülünde 18 hastaya bir hemşire bankosu düşer. Hacimler farklı olabiliyor; 500 yataklı, 1000 yataklı.. V şeklinde ya da U şeklinde planlamalar girebiliyor.
Planlama süreci hangi noktadan başlıyor?
Hasta odaları katından, hasta sayısından başlıyor; o da sizin yatak sayınızı belirliyor. Önce hasta odaları yatak katını, servis çekirdeğini, ana sirkülasyon alanlarını, hastayı yormadan odasına götürecek koridor uzunluklarını ya da tur atması için gezi ve dinlenme alanlarının yaratılması gerekir. Refakatçı konusu da ayrı bir proje. Bizim memleketimizde her hastaya üç refakatçi düşüyor. O yüzden refakatçiye de önem vermeye, onlara alanlar yaratmaya başladık. Suit odalarda yatak odaları koyuyoruz refakatçi için. Özellikle, Maslak hastanemizde bu tip odalarımız çok fazla.
Sirkülasyon alanlarını hangi kriterlere göre belirliyorsunuz?
Hastanede görünenin arkasında hiç bilmediğiniz bölümler var. Poliklinik, röntgen, radyoloji bölümünün arkasında müthiş bir sanayi var, örneğin. Ayakta tedavi ile gelmiş olan hastanın, acilden gelen yataklı hasta ile çakıştırılmaması gerekir. Moral bozucu olmaması için… Sıradan bir tetkik yaptırmaya gelmişsiniz, acil servis vakasına tanık oluyorsunuz. Orada, entübe bir hastanın sedyeyle önünüzden geçmesi hiç hoş bir manzara değil. Özellikle buna çok dikkat ediyoruz. Emar merkezinde, ayakta tedavi hastası başka bir koridordan, yatakta tedavi hastası başka bir koridordan ya da acil hastası başka bir koridordan yönlendirilir.
Çakışmayan ya da ayrıştırmamız gereken; hem birbirine yakın hem de birlikte olmaması gereken programlar, medikal planlamanın en önemli noktaları. Acil hastasını da iki tipte planlıyoruz. Ufak düşme, aşı gibi vakalarla, ağır yaralıların, canlandırmaya muhtaç hastaların da girişlerini aynı yerden yapamazsınız. Ayrı bölümlerde teşhisleri konur ama kimse birbirini görmez.
Medikal planlama, matematiksel hesap gerektiriyor anlaşılan…
Yatayda ve düşeyde tamamen matematiksel hesap gerektiriyor, üstteki ve alttaki bağlantıların birbirine yakın olması gerekir. Önce şema balonlarıyla tüm bu ilişkileri kurguluyoruz. Doktorlar için de özel planlama var; doktoru bir yerden sonra görünmez adam haline getirmeniz, onun dinlenme alanlarını yaratmanız lazım. Özellikle ameliyatları saaterce sürebilen beyin cerrahisinde çok mühim bunlar. Genellikle bodrum katlarında düzenlenen ameliyathanelerde doktorların dinlenebileceği bir ışık bantı açmaya çalışıyoruz.
Jinekoloji bölümü de özel bir planlama gerektirebiliyor. Kadın doğum uzmanına muayeneye geldiklerinde görünmek istemeyen, çekinen kadınlarımız var. Buna çare bulmak için jinekoloji bölümünü iki ve üç koridorlu yaptık. İki kapısı olan, aradan muayene odasına açılan görüşme odaları yaptık. Doktor refakatçıyı muayene odasına almıyor, etik olarak burada sadece hastasıyla paylaşması gerektiğini paylaşıyor. Bu gibi şeyler insanların yaşanmışlıklarından yola çıkıyor İki bölümlü bir muayene odası dünyanın hiçbir yerinde yoktur.
Belirlenmiş bir formül var mı, yoksa her yeni hastanede bu ilişkiler ağını yeniden mi kurguluyorsunuz?
Her hastane için yeniden yapılıyor. Sıfırdan planlarken yaptığımız tasarımlarda çok daha serbestiz. Yatay ve düşey platformlarda kriterlerimizi ve kalıplarımızı uygulamak için tecrübelerimizden de yola çıkarak daha rahat oturtuyoruz. Ama mevcut bina içinde planlama yaparken çok zorlanıyoruz. Normalde belli bir kumaşınız vardır, terziye gidersiniz ve dersiniz ki “Benim bedenime göre bu elbiseyi dik.” Ama kimi zaman da işler tersine işliyor. “Bu bedeni bu elbiseye sığdır” deniyor.
Maslak projesi, bunun en iyi örneği. Bu proje aslında 2001’de bitmişti örneğin. O esnada hastanenin kurulacağı arazi üzerinde mikrocerrahi hastanesi olarak yapılmış bir bina vardı ve Anıtlar Kurulu korunmasını öngörüyordu. Biz de kriterlerimizi, oda ebatlarımızı uyarladık; takviyelerle o binayı hastane haline getirdik. Farklı bir cepheyi resmen giydirdik ve projeyi böyle oluşturduk. Anıtlar Kurulu’na sunduğumuz projeyi sit alanının öngördüğü şekilde planlamıştık ama içine konması istenen program ve cihazlar için o bina yeterli olmadı. Radyoterapi bölümünün boyutları 12 metreye 25 metre örneğin, bu da çok büyük bir alan.
Beton dökülerek 2.5 metrelik duvarlarla çevriliyor. Astarı yüzünden pahalı çıkmaya başlayınca “yıkalım” dediler. Ama gelin görün ki bina kontürü öyle onaylanınca, bambaşka prosedürlere girmemesi için yeni binayı o kontürün içine yapmak zorundasınız. Aslında bina aysberg gibidir. Bodrum katları 7500 metrekareden başlar, yukarıda 2000 metrekareye doğru küçülür.
Bu süreçte, iç mekan tasarımı ne zaman devreye giriyor?
Hastaneyi Acıbadem Proje Yönetimi’nin teknik ve mimar danışmanlarıyla beraber avan projede bitiriyoruz, bütün medikal elemanlar da ekilmiş oluyor. Cihazlar da sürekli yeni teknolojiyle birlikte değişiyor, onu da göz önüne almak zorundasınız. Bütün bu bilgiler ekilip avan projeyi çıkardıktan sonra, mekanların adının ne olduğu, kaç metrekare olduğu yazılıyor. İdari birimlerin isteklerini, tecrübeyle sabit bazı bilgileri de projeye ektikten sona kontrol ediliyor, onlarla beraber masaya oturuyoruz.Bazen proje çok ufak revizyonlarla değişiyor, bazen kat değişikliklerine kadar gidiyor. Avan projeden sonra iç mimari, mekanik ve elektrik donanımı devreye girer.
En altta mimari, üstte statik, elektrik aydınlatma planı, döşeme planı, mermer planı, duvar planı bilgisayar çizimlerinde, hepsinin bir ağ şeklinde üst üste gelmesi gerekiyor.
İşleyen bir makina gibi, öyle değil mi?
Hastanenin arkasında tam bir sanayi var, o mekanizmanın bütün dişlilerinin birbirine uyumlu bir şekilde dönmesi lazım. Mimarisinden son detayına insanı kucaklayan bir yapı olmalı.
Röportaj: Benan Kapucu Portre: Mustafa Nurdoğdu
Etiketler: Aylin Şensoy, Hastane mimarisi, iç mekan tasarımı, medikal planlama | İlk yorumu siz yapın »
11 Eylül 2009 | Yazar: Benan Kapucu | Konu: Söyleşi, Tasarım
Mağaza, kongre-sergi sarayı ve turizm yapılarından sonra, son dönemde çalışmalarını sağlık endüstrisinde yoğunlaştıran zoom tpu, teknolojinin yeni olanaklarına açık bir mimarlık anlayışına sahip. Firmanın kurucu ortakları atilla kuzu ve levent çırpıcı, iç mekan tasarımlarında biyomimik yapıları ve fraktal formları ustaca kullanıyor; firmalar için geliştirdikleri ürün konseptlerinde geleceğin teknolojisine yer açıyor.
Zoom TPU, son dönemde hastane, ilaç firmalarının ofisleri gibi sağlık sektörüne yönelik projeleriyle gündemde olan bir mimarlık şirketi. Acıbadem hastaneleriyle çözüm ortağı gibi çalışan Zoom TPU, Memorial, Florence Nightingale hastanelerinin de mekan konsepti ve uygulamalarını gerçekleştirdi. Acıbadem Bağdat Polikliniği ile 2005 yılında uluslararası bir ödül kazanan mimarlık şirketi, Atilla Kuzu ve Levent Çırpıcı ortaklığında 1994 yılından beri çalışmalarını sürdürüyor. Atilla Kuzu, mobilya tasarımlarıyla da tanınan bir tasarımcı. Japonya’da ve Türkiye’de birçok ödül kazanan Taklamakan oturma birimi, XYZ kitaplık (üstte) ve Barringer sehpa gibi… Kuzu ve Çırpıcı ile olan sohbetimiz, Zoom’un deneysel tasarım çizgisi ve sağlık sektöründeki işlerine odaklanıyor.
Zoom Mimarlık’ın temel tasarım yaklaşımından söz eder misiniz?
Atilla Kuzu - Zoom Mimarlık’ın temel yaklaşımı, çağdaş ve modern bir çizgi… Teknolojinin geldiği nokta ne ise, biz her tür projeye -hastane, ev ya da ürün tasarımı- o teknolojik gelişmeleri aktarmalıyız. Ürün tasarımında çoğunlukla, alışkanlıklardan, koşullanmalardan olsa gerek, teknolojinin geldiği noktayı tam olarak yansıtamıyoruz. Evde kullanacağınız bir koltukta, bir uçak koltuğu ya da bir araba koltuğunda olduğu gibi günün teknolojisini entegre etmeyi nedense hiç düşünemiyoruz. Ergonomik ayarları, evinizdeki koltuğa da yüklemeniz gerekir aslında. Şu aralar bir firma için özel bir koltuk tasarımı üzerine çalışıyoruz. İstiyoruz ki kullanıcı televizyon izlerken DVD’sini de koysun, oradan kumanda etsin…. Tabii, böyle bir ürün tasarlamaya kalkıştığınızda, üretici firma teknolojik desteği bu işten anlayan başka firmadan almak zorunda.Bu bağlantıları da kurmamız gerekiyor.
Geçmişle değil, bugünle ilgilisiniz öyle mi?
AK- Geçmişe öykünmek bizim işimiz değil, ama ister istemez özümüze ait izler ortaya çıkıyor. Çünkü biz bu topraklar üzerinde yaşıyoruz. Öte yandan geçmişte üretilenlerin bağlamı, koşulları ait olduğu zamanla ve dönemle bağlantılı. O yüzden, geçmişten yola çıkmak bir yanılgı bence.
İşvereni nasıl yönlendiriyorsunuz?
Levent Çırpıcı- İşvereni yönlendirmede ve tasarım sürecinde ilk olarak aktarılanları doğru anlamayı önemsiyoruz. Sonrasında, mekânın verilerini, işin süresi ve işverenin beklentileri ile buluşması için çalışmalarımızı başlatıyoruz. Ancak öyle mekânlar oluyor ki tasarım sürecinde bize ortak oluyor, öyle işverenlerimiz oluyor ki tasarımda etkili olmak ısrarında olabiliyorlar. Biz ne olursa olsun, işverene işin gereksinimlerini, olması gerekenleri güncel endişelerden uzak kurgumuzla sunarak paylaşıyoruz. Ancak dayanılmaz bütçesel unsurlar ya da işin süresi nedeniyle konsepti tamamen ya da kısmen değiştirerek sonuçlandırıyoruz.
Son dönemde sağlık yapılarına odaklandığınız görüyoruz. İşlerinizde, tematik bir yaklaşım olduğunu söyleyebilir miyiz?
AK- Evet, ama tümünde değil. Bursa’daki Acıbadem’de ahşap ağırlıklı bir dekorasyona gidilmesi nedeniyle orada belli bir tema üzerine odaklandığımızı söyleyemem. Bursa’daki polikliniğin geleneksel olması beklendiği için çok başka bir yaklaşım sergiledik. Ahşabın yoğun kullanıldığı polikliniğin iç mekanlarında biyolojik dokuları lobide ve belli noktalarda, yatayda bant olarak dekorasyona yükledik. Öte yandan, International Hospital projesi ise tamamen deneyseldi.
Acıbadem Maslak projesinde tema daha belirgindir. Maslak’ta zemin döşemesinde ve tavan kaplamasında üç boyutlu dokular ortaya çıktı. Elipsoid formları alıp tavanda kimi noktalarda kraterleştirdik. Bundan sonraki projelerimizde fraktal formlara daha ağırlık vermeyi düşünüyoruz. Fraktal yaklaşımlar, var oluş, yaradılış, insan DNA’sının çözümlenmiş olması tasarıma da girmeye başladı. Gelecekte, özellikle de mimaride ve ürün tasarımında organik formları çok göreceğimizi düşünüyorum. Bilgisayar programları kimi formları yakalamamızı kolaylaştırıyor.
Acıbadem Maslak projesinde yarışma projesini olduğu gibi uygulayabildiniz mi?
LÇ- Maslak için sunduğumuz projede, epital doku hücresinden yola çıkan bir konsept geliştirmiştik. Hatta cam giriş saçağını biz, aynı o hücre yapısına öykünür formda çizdik. Açık arayla yarışmayı aldık; çıkış noktası ve felsefesiyle güzel bir proje oldu. Sonra uygulamaya geçince biraz aza indirgenmeye başladı. Bizim düşündüğümüz, lobide kabuk halinde oturma üniteleri vardı. Yuvarlak, kendi mahremiyeti olan… Duvarda dokular oluşturduğumuz lobi, baştaki projeye biraz daha yakın. Kayar sistemler, bambu, yaprak gibi doğal dokuları iç mekanda da kullanmaya çalıştık.
Hastanenin iç mekan tasarımında, ‘iletişim’ de esas öyle değil mi?
AK- Hastane, öncelikle hastanın moralinin yüksek tutulması gereken bir yapı. Biz hastaneleri iyi bir aydınlatma, hemşire bankosu, karşılama bankosu, aydınlatması ve bildirişimiyle “moral yükseltme alanları” olarak düzenlemeye başladık. Cihazların olduğu bölümlere de aslında daha fazla itina gösterilmesi gerektiğini anladık. Kemoterapi, radyoloji bölümlerinde hastanın kendini özel hissedeceği alanlar yaratmaya çalıştık. Pediatri kliniğinde daha renkli daha karikatürize desenler kullandık; balıkları izleyebilecekleri, projeksiyonlu havuzlar yaptık.

Hasta odalarını nasıl düzenliyorsunuz?
Hasta odaları zaten başlı başına özel. Orada önemli olan hasta, dolayısıyla yattığı alanın başucunu ve etrafını bir kabuğa almayı düşündük. Medikal gazların geldiği başucu ünitelerini özel olarak tasarladık. Bu noktada, hasta yatağının da çok büyük bir önemi var. Amerika’da Harvard Medical’in düzenlediği bir seminere katılmıştık. Hasta başında doktora ayrılan bir taburenin hastanın psikolojisi açısından, doktorun onunla beraber olduğu duygusunu vermesi açısından çok etkili olduğunu öğrendik. Acıbadem Maslak’ta bunu aynen uyguladık. Doktor ayakta durup üstten bakarak değil, taburede aynı seviyede oturarak hastayla yakından igilenecek. Işığın kullanımı çok önemli. Hastanın yatağından zor kalkıyor bile olsa, pencereden gün ışığını görüp tekrar yatmasının, psikolojik rahatlama açısından önemli olduğu söyleniyor.
Kısıklı Patoloji Laboratuvarı’nın tasarım kriterlerinden söz eder misiniz?
LÇ- Kök hücre üretim amaçlı bu tesiste bir doku hücresinin büyütülmüş halini döşemelere ve görsel duvarlara yansıttık. Mekanları birleştirici niteliğinde olan ve sirkülasyonu sağlayan ana koridoru, deney tüpü çıkışlı eğrisel bir kesitle çözerek diğer mekânlara geçişi bu atmosferden sağladık.
Sağlık endüstrisindeki gelişmeler mimariye ve tasarıma nasıl yansıyor?
LÇ- Hastanede son trend diye bir son noktanın olamayacağını söyleyebiliriz. Tıptaki gelişmeler çok hızlı ve çok çeşitli olarak sürüyor, bu çeşitliliği takip etmek neredeyse olanaksız. Ancak şunu söyleyebiliriz, hastanelerde sağlıkla ilgili tedirgin edici unsurlardan uzakta, tam bir tedavi kalitesi dışında, hastane bütününde iyileştirici bir çevre oluşturulması belirleyici bir hedef olarak görülmeli.
İnsanın medikal alanlardaki hareket ve psikolojileri eskiye nazaran çok derinlikli olarak ele alınıyor. Tamamen bu verilere göre renk, desen, form çalışmaları hazırlanarak iş sonlandırılıyor.
Hangi hastane projeleri var sırada?
AK- Acıbadem Fulya hastanesinin şantiyesi sürüyor. Bodrum hastanesi projesi bir sene ertelenmişti ama her an başlayabilir. Memorial, Florence Nightingale hastaneleriyle de çalıştık.
Ürün tasarımı konusunda yeni çalışmalarınız var mı?
AK- B&T firmasına sehpa tasarımı verdik. Bir Japon firmasına beş ürün verdim, prototipleri yapılacak ve muhtemelen üretilecek. 888 için çalışmalarımız var; mobilya tasarımına teknolojiyi entegre etmeye çalıştığımızı söylemiştim başta. 888’in tasarımları da bu projenin içinde. Beni oldukça heyecanlandıran projeler içinde olduğumu söyleyebilirim. 2010 ürün tasarımı açısından hareketli olacak gibi görünüyor.
Röportaj: Benan Kapucu - Portre: Mustafa Nurdoğdu
Etiketler: Atilla Kuzu, hastane, Levent Çırpıcı, Söyleşi, Tasarım, zoom tpu | İlk yorumu siz yapın »