Köklü geçmişi ve endüstri devriminin mirasını taşıyan Britanya, sanat ve tasarım alanında haklı bir üne sahip. 20. yüzyılı modernleşme ve ülkenin yeniden inşası ile geçiren Britanya’nın genç tasarımcıları, şimdi yeni fikirlerini yepyeni biçimlerle ortaya koyuyor.

Kapalı havası ve yağmurlu ikliminin etkisiyle Britanya’ya özgü pek çok şey melankolik veya depresif olarak algılanır. Bu bir önyargıdır ama tamamen dayanaksız sayılmaz. Britanya kültürü kendine özgüdür ve bu kültürü “bir bakışta” anlamak her zaman mümkün olmayabilir. Örneğin Londra’ya gidenler Londra’yı ne tarihi bir şehir olarak, ne modern bir şehir olarak, ne de başka türlü adlandırabilir. Britanya’da tarihe ve geçmişe büyük saygı duyulur, gelenekler korunur. Öte yandan genç, dinamik ve kozmopolit nüfusu ile Londra canlı bir ekonominin merkezidir. Gayet iyi biliriz ki, bir yerde ekonomik hareketlilik varsa, yeniliğe, sanata ve tasarıma da talep vardır. Nitekim dünyanın en prestijli sanat ve tasarım okullarından bazıları Londra’dadır ve bu okullardan mezun olan modacı, endüstriyel tasarımcı ve diğer branşlardaki sanatçılar günümüzde tasarım dünyasına yön veriyor.

Bugünkü Britanya’yı anlamak için geçmişi hakkında bilgi sahibi olmak gerek. Avrupa’nın hemen yanında ama Avrupa’dan ayrı duran bu ülke, 19. yüzyılda dünyanın dört bir yanındaki sömürgeleri ile “üzerinde güneş batmayan imparatorluk”tu. 1851’de Londra’da gerçekleştirilen dünya fuarı Great Exhibition, Britanya’nın 19. yüzyılın sanayi devi olduğunu tüm dünyaya kanıtlamıştı. Ancak sanayi devi olmak, tasarım konusunda öncü olmak anlamına gelmiyordu. Nitekim 20. yüzyılın başına gelindiğinde Avrupa anakarasında modernizm, sanat ve tasarım alanında pek çok yeniliğe yol açarken Britanya’da Arts&Crafts hareketinin geleneksel üretim yöntemlerini yücelten felsefesi hakimdi.

Britanya modernizm ile 1930’lu yıllarda tanıştı. Fakat sadece bir estetik akımı olarak benimsemesi değil, yaşam biçimi olarak modern hale gelmesi komşularına göre daha uzun zaman aldı. Fransa ve Almanya’da mimarlar müşterileri için betonarme inşaat yöntemleriyle modernist binalar inşa ediyordu. Londra’da yapılan ilk modernist bina ise 1935 yılında yapılan ve bir lüks konut kompleksi olan Highpoint idi. Binanın mimarı 1931’de Londra’ya göç eden Rus asıllı Berthold Lubetkin, yaklaşan savaş öncesi Almanya ve diğer Avrupa ülkelerinden ayrılıp Britanya’ya gelen pek çok sanatçı ve entelektülden biriydi. Bu sanatçılar arasında Marcel Breuer, Serge Chermayeff, Ernö Goldfinger, Walter Gropius ve Erich Mendelsohn gibi isimler vardı. Böylece modernizm, mimari ve tasarım aracılığıyla Britanya’ya girmiş oldu.

II. Dünya Savaşı’nın tasarımın gelişimi açısından Britanya’da ayrı bir önemi var. Savaş, sadece uzun sürüp ülkenin kaynaklarını sınırlaması nedeniyle değil, bombalamalardan sonra büyük bir konut ihtiyacı doğurması nedeniyle de Britanya’da tasarımın yönünü değiştirmişti. Londra’da bombardımanlar sonucu pek çok bina yıkılmıştı ve savaş travması bir nüfus patlamasına yol açmıştı. Herkese ev ve mobilya gerekiyordu ama kimsede para yoktu. 1942’de ihtiyacın karşılanması için hükümet kolları sıvadı. Halka ucuz, çabuk üretilebilen ve az hammaddeye ihtiyaç duyan (çünkü kaynaklar kısıtlıydı) mobilyalar üretmeleri için üreticilere tavsiyelerde bulunacak komisyonlar kurdu, sergiler açarak bu tarz tasarımları özendirdi. İhtiyaca cevap veren tarz, basit geometrik formları ile modernizmdi. Mobilyacılar bu yeni estetik anlayışının toplumun gözünde itibar kazanacağını ummuştu ama açıkçası sonuçlar pek iç açıcı değildi. O günlerde petrol tüketimini azaltmak için hammadde nakli bile sınırlandırılmıştı ve eldeki malzemelerle üretilenler, halkın gözünde pek “yetersiz” kalıyordu. Böylece Britanyalılar, modernizm ile kıtlık ve yetersizliği istemeden de olsa özdeşleştirdiler.

Savaştan sonra 1951’de, tam da Great Exhibition’ın 100. yılında, ülke genelinde bir festival düzenlendi. Amaç, sergilenecek yeni ürünlerle savaş dönemindeki kıtlığın ve yoksunluğun geride kaldığının altını çizmekti. Festival of Britain’da sergilenenler Britanyalı tasarımcı ve üreticilerin modernist ürünleriydi fakat Avrupalı ve Amerikalı tasarımcıların yaptıklarıyla kıyaslanınca, diğerlerinin yanında oldukça tutucu kalıyorlardı. Üstelik kentlerde hayat her ne kadar modernleşmeye başlamışsa da kırsal kesimde hala gelenekler hakimdi…

Savaşın yaralarını sarmak için yeni binalar yapmak yeterli değildi, ülkenin ulaşım sistemini de iyileştirmek gerekiyordu. Kara, hava, deniz ulaşımında ve demir yollarında hızlı bir gelişim vardı ve en yeni tasarımlar kendilerine bu alanda yer buluyordu. Britanya’nın otomotiv ve uçak sanayisi için altyapısı vardı, bu nedenle Jaguar, Aston Martin ve Mini gibi ikonik otomobiller tasarımlarıyla göz doldurdu. Ekonomik gelişmenin yönü, tasarım talebini de bu alana çekmişti. Öyle ki Britanyalı tasarımının duayenlerinden bir olan Kenneth Grange, meslek yaşamının önemli bir bölümünü tren ve ulaşım sistemi donanımları tasarlayarak geçirdi.

1960’larda Sovyetler ve ABD arasındaki uzay yarışı tüm hızıyla sürerken Avrupa ülkeleri bu yarışta ayrı bir kulvar edinmeye çalışıyordu. Hem Fransa’nın hem de Britanya’nın taşımacılık endüstrisinde güçlü şirketleri vardı ve teknolojiyi uzayda değil, dünyada daha ileri gitmek için kullanmanın yollarını arıyorlardı. 1952’de Britanya sesten hızlı giden (süpersonik) bir uçak tasarlamak için bir komisyon kurdu. Fransızlar da bu konuda çalışıyordı ve bir süre sonra ilk yolcu uçağı projesi için Fransız ve Britanya şirketleri işbirliği yaptı.1969’da sesten hızlı uçan ilk yolcu uçağı olan Concorde’un testleri tamamlandı. 1975’te ise hem Air France hem de British Airways, Concorde ile Avrupa ile Amerika arasında yolcu taşımacılığına başladı. 2003 yılında ekonomik olmayışı ve uçuş güvenliği sorunları nedeniyle Concorde seferlerine son verildi fakat Concorde, fütüristik tasarımı nedeniyle dönemin yüksek teknoloji ve uzay çağı tasarımı ikonu haline geldi. Concorde’un sadece delta kanatlı aerodinamik dış yapısı değil, iç mekan tasarımı da oldukça yenilikçiydi. Daha önce uçak tasarlamamış olan Tibor Reich (kumaş tasarımı), Terence Conran (mobilya) ve Royal Doulton (sofra takımı, porselen) Concorde için özgün çalışmalar ortaya koydu.

60’lı yıllar aynı zamanda şehirlerde pop kültürü, bireysellik ve tüketimin arttığı bir dönemdi. Britanya’da artık sanat ve tasarım okullarından mezun olmuş tasarımcılar vardı; giysiden mobilyaya, dergilerden albüm kapaklarına kadar günlük hayatın her alanında topluma tasarımlarını sunuyorlardı. Ayrıca aynı dönemde yükselişe geçen reklamcılık, kentli insanlarda tasarım konusunda bir farkındalık yaratmıştı. İnsanlar artık bisküvi satın aldıklarında bile ambalajının bir tasarım ürünü olduğunu biliyordu. İlk Habitat mağazasını 1954’te açan Terence Conran ise, Britanyalılar’a modern mobilyaların da şık olabileceğini gösteriyor, dahası stil sahibi tasarım ürünlerini kullanarak kendi evlerini diledikleri döşeyebilecekleri mağazacılık yaklaşımı aracılığıyla onları da iç mekan tasarım sürecinin bir parçası haline getiriyordu.

1970’ler ve 80’ler tüm dünyada geçmişin tozunu üzerinden atmaya çalışan nesillerin kendini ifade etme arayışı içinde geçti. Yeni neslin tüketim alışkanlıkları ve estetik anlayışı oldukça farklıydı. Tüketim artık orta sınıfta iyice yaygınlaşmıştı ve yaşam sadece evle iş arasında geçmiyordu. Barlar, kulüpler, restoranlar sosyal hayatın önemli birer parçası haline gelmişti. 90’larda ve 2000’lerde ise çevrecilik ve dünyadaki kaynakların kısıtlı olduğu gerçeği, tasarımcıların gözardı edemeyecekleri bir etken halini aldı. Artık bir şeyi üretmenin tek bir yolu yoktu, farklı disiplinlerden farklı malzemeler ve teknikler alınıp uygulanabiliyordu ve bu da tasarımcıları daha açık fikirli olmaya yönlendiriyodur. Örneğin adı torbasız elektrikli süpürgeyle özdeşleşen James Dyson, önce tasarım, sonra da mühendislik eğitimi alarak, zihnindekileri hayata geçirdi. Dyson’ın fizik ve mühendislik bilgisi, tasarımlarını inovatif kılıyor çünkü onun tasarımlarındaki teknik bir yenilik biçime de yansıyor ve ortaya yepyeni bir şey çıkıyor.

Britanya’da bugün Britanya’nın önde gelen markaları için tasarım yapan pek çok tasarımcı var. Britanyalı tasarımcıların yakın dönem çalışmalarında tüm endüstriyel ve teknik başarılara rağmen el yapımı ürünlerin verdiği özgünlük hissini ve geleneksel yöntemleri günümüze uyarlama arayışı göze çarpıyor. Fakat Ross Lovegrove, Zaha Hadid, Jasper Morrison, Tom Dixon ve Jonathan Ive gibi Britanyalı tasarımcılar ise, global markalar için yaptıkları tasarımlarla yerellikten çok evrensel ünvanını hak ediyor.