Trendler, toplumun ihtiyaçları, tercihleri ve estetik beklentileri konusunda tasarımcılara ipuçları verir. Bir tasarımcı için trendleri takip etmek, mesleki bir gereklilik, bir zorunluluk veya kişisel bir tercih olabilir. Trendleri takip etmemek de bir seçenektir fakat bu noktada bir tasarımcının yapabileceği tek şey kendi söylemini, kendi dilini yaratmaktır. Tıpkı John Pawson’ın otuz yıllık tasarım geçmişinde yaptığı gibi…

John Pawson, adı minimalizm kavramı ile birlikte anılan çağdaş mimar ve tasarımcıların başında gelir. İlhamının kökeninde Japonya ve Zen felsefesi bulunmakla birlikte, tasarımları aracılığıyla bize yalınlığın dünyanın dört bir yanında, örneğin bir teknede, bir konutta, bir mağazada, bir kilisede ve hatta bir tencerede bile estetik değere dönüşebileceğini göstermeyi başardı. Pawson, çalışmalarında daima, diğer mimarların da cevabını aradığı bir soruyu yanıtlamaya çalışıyor: İnsan, mekan ve nesneler, nasıl uyum içinde bir araya getirilebilir? Onu çağdaşlarından ayıran ise, işte bu soruyu yanıtlamak için izlediği “basit” yol.

Mimarlık kariyeri boyunca, Almanya’dan Amerika’ya, Afrika’dan Ortadoğu’ya pek çok farklı coğrafyada yapılar inşa eden John Pawson’ın fikirleri, ta başından beri minimalizm akımının söylemiyle örtüşüyordu. Ya da bir diğer ifadeyle minimalizmin mekan, ışık ve orantıya yaklaşımı Pawson’ın anlayışını bire bir tanımlıyordu. ‘80’lerin başında konut ve galeri projeleriyle başlayan kariyerinde ilerlerken geçerli estetik akımların tam tersi yönde gidiyordu. Yine de bu durum başarısına engel olmadı. Başarısı, hem Doğu hem de Batı geleneklerinde yer bulan “basitlik” kavramının mimari içinde başarılı bir biçimde ifade edilebilmesinden kaynaklanıyordu. Pawson’a göre minimalizm, biçimsel bir özellik değil; o minimali “bir şeyin tüm detayları ve kombinasyonları, temel noktasına indirgendiğinde ortaya çıkan nitelik ve mükemmellik” olarak tanımlıyor. “Basitlik ilkesi” tarih boyunca çeşitli kültürlerde aşağı yukarı aynı şekilde tanımlandı: Basitlik, her şeyin belirli bir düzende ve en iyi biçimde tasarlanmış olduğu doğanın temel özelliğidir. Doğudan batıya pek çok kültürde bu ilkeye dayalı kültürel oluşumlar ortaya çıktı. Zen Budizmi’nde ya da Sisteryenler’den Shakerlar’a pek çok Hıristiyan tarikatında, basit olanın doğal ve güzel kabul edildiğini görürüz. John Pawson da bu inançtan besleniyor. O, saflığın ve şeffaflığın yarattığı zenginliğinin zirvesine ulaşabilmek için tasarımlarından gereksiz her şeyi çıkarabilme ustası olarak tanınıyor. Tasarladığı her şey, adeta bir yok(sun)luk şaheseri.

Bir Pawson tasarımında görebileceğiniz tek şey, mekan, oran, ışık ve malzemenin saf etkileşimidir. Ona göre sadece yalın, gereksiz detaylardan arındırılmış bir mekan geometrinin güzelliğini anlamamızı sağlayabilir. Boş bir mekanda ışık, gölge, renk, malzeme ve oranların etkisi çok daha iyi anlaşılır, hissedilebilir. Bir mekanda yalınlık, mekanı bir şeylerden mahrum etme ya da üniform hale getirmeyle değil, ifadenin güçlü ve yoğun kullanımıyla yaratılmalıdır. Eleştirmenler tasarımlarının soyut bir niteliği olduğunu söylese de o, çalışmalarının günlük hayatın akışını ve insan ihtiyaçlarını en iyi biçimde kavramaya dayandığını savunuyor.

Japon minimalist mimarların tapınak tasarlaması olağan karşılanırken, John Pawson’ın kilise projeleri ilk anda görenleri şaşırtıyor. Oysa 2004 yılında Çek Cumhuriyetinde yaşayan Trappist Sistersiyen keşişler topluluğu, yeni yapacakları manastır projesi Novy Dvur için bilinçli bir şekilde Pawson’ı tercih etti. Hem Pawson’ın hem de Sistersiyen cemaatinin “sadelik” ve “basitlik” yaklaşımı birbirine parallel olduğundan, bu düşüncenin temsili olan bir mekan imajı her iki tarafın zihninde de benzer özellikler taşıyordu. Sistersiyen inancı, Hıristiyanlık’taki Katolik inancından türemiştir, kişinin Tanrı’ya yakın olabilmesi için dünyevi nimetlerden elini çekmesi gerektiğini savunur. Sistersiyenler’in kişisel malı ve mülkü olmadığı gibi, gündelik hayatlarını sürdürmek için kullandıkları her şey de olabildiğince basit, süsten arınmış ve işleve yöneliktir. Sistersiyenler gündelik hayatlarını sürdürebilmek için tarım başta olmak üzere, tüm işlerini kendileri yaparlar ve yaptıkları her işin mükemmel olmasını amaçlarlar. “Gündelik hayatta basit görünen fakat mükemmele ulaşmaya hizmet eden” herhangi bir şey isteyen bir müşteri, minimalist bir mimardan başka kime gidebilirdi ki?

Pawson için her şey mimariyle ilintilidir; ona göre bir evin inşaası ile bir opera dekorunun ya da çatal-bıçak takımının tasarımı ayrı tutulamaz. Her şey kütle, hacimler, yüzeyler, oranlar, ilişkiler, geometri, tekrar, ışık ve ritüel ile ilişkilidir. Pawson, tasarımlarında malzemeyi mekanları, yüzeyleri ve hacmi ortaya çıkarmak için kullanıyor. Bunu yaparken de canlılığı, derinlik hissi ve niteliklerinden dolayı doğal malzemeleri kullanmayı seviyor. Endüstriyel üretim yapan firmalar için tasarımlar da yapan Pawson, nesne tasarımlarında işleve cevap verecek ama aynı zamanda tasarım açısından yüksek değere sahip şeyler ortaya çıkarmayı amaçlıyor ve “Bir tencere tasarım açısından son derece kolay bir nesne gibi görünebilir; fakat ebatların küçük olması detayların olmayacağı anlamına gelmez. İşlev ve biçimi mükemmel bir şekilde birleştirmelisiniz. Eğer tencereyi boşaltırken yemekler etrafa saçılıyorsa, harika bir profil görüntüsüne sahip olmasının bir anlamı olmaz; aynı şekilde tencere rahatça kavranıp tutulamıyorsa, görselliği de değerini kaybeder” diyor. Sorunlara çözüm ararken minimalizme yönelmenin asla kolay olmadığını, aksine çok daha zor olduğunu anlatırken ise hiçbir şeyin tesadüfi olmadığını vurguluyor: “Bir şeyi daha yalın, görsel olarak daha saydam ve süsten arındırılmış hale getirmek isterseniz, tüm hatlar düzleşiyor. Bir şeyi basitleştirmek, çok karmaşık bir iş”.

Geçtiğimiz yıl, John Pawson’ın kristal üreticisi Swarovski işbirliğiyle gerçekleştirdiği bir yerleştirme, Londra Tasarım Haftası boyunca büyük ilgiyle izlendi. 2011 yılı aynı zamanda Londra’nın en ikonik yapılarından biri olan St. Paul Katedrali’nin yapılışının 300. yıldönümüydü. Bu nedenle Londra Tasarım Festivali’ni düzenleyenler, Sir Christopher Wren’in bu değerli yapıtını yücelten bir çalışmayı etkinlik kapsamına aldı. Proje kapsamında mimar John Pawson, Neoklasik bir yapı olarak geometri ve perspektifin vurgulandığı St. Paul Katedrali’nin içine mekanın farklı bir biçimde algılanabileceği bir optik düzenek yerleştirdi. Katedralin kulesindeki Geometrik Merdiven, muntazam bir spiral biçiminde 23 metre yüksekliğe çıkıyordu. Dairesel kulenin tabanında tam merkeze yerleştirilen yansıtıcı bir yarı kürenin üzerine Swarovski ustalarının tasarladığı özel bir mercek yerleştirildi. Daire şeklindeki içbükey kristal mercek, izleyicilere hem kuleyi kem de merdivenleri gözün gördüğünden çok daha farklı bir şekilde yansıtıyordu. “St. Paul Katedrali mimari yapısını ve kubbesini herkesin bildiği bir bina.

Bu çalışmada, binanın daha az bilinen bir bölümüne dikkat çekme olanağı buldum. Bina içinde bir detay olan Geometrik Merdiven, başlı başına bir mimari yapıt sayılabilecek nitelikte. Katedral, pek çok bileşenden oluşan mimari bir yapıt ve sizi, binaya girdiğinizde her şeyi algılamaya davet ediyor. Bu, size belli bir perspektiften mekansal deneyim sunan bir yaklaşım. Bu deneyimle gördüğünüz biçim, Wren’in binalarda geometrik düzen yaratma merakıyla şekillenmiş oluyor” diyen Pawson’ın yerleştirmesi ile “çıplak göz seviyesinin ötesini gösterebilmeyi” amaçlıyordu.

JOHN PAWSON KİMDİR?

John Pawson, 1949’da İngiltere’nin kuzeyindeki Yorkshire Halifax’ta doğdu. Babası tekstil ile uğraşıyordu. Okuldan sonra bir süre aile işinde çalıştı fakat çok geçmeden bu işin ona göre olmadığını fark etti. Hep hayatlarını merak ettiği keşişleri görmek için Japonya’ya gitti. Nagoya’da kalarak birkaç yıl İngilizce öğretmenliği yaptı. Daha sonra Tokyo’ya gitti ve ünlü Japon mimar ve tasarımcı Shiro Kuramata’nın yanında çalıştı. Bu kısa süren çalışmanın Pawson’ın gelişiminde büyük etkisi oldu. İngiltere’ye döndüğünde, kendi çalışmalarını yürütmek üzere Londra’ya taşındı ve 1981’de Architectural Association’da mimarlık eğitimi almaya başladı. Pawson’ın mimari calışmaları başlangıçtan itibaren mekanların nasıl şekilleneceğine ilişkin bir stil oluşturmaktan çok, mekanların oran, ışık ve malzeme ile ilgili temel problemlerini irdeliyordu. O dönemde (daha sonra ilk eşi olacak olan) sanat eserleri alım-satımıyla uğraşan kız arkadaşı Hester van Royen aracılığıyla sanat çevrelerinin tanınmış isimleri arasından müşteriler edindi. Yazar Bruce Chatwin, opera yönetmeni Pierre Audi, sanat koleksiyoneri Doris Lockhart Saatchi gibi kişilerin evlerinin yanı sıra Londra’daki Waddington Galerisi ve New York’taki PPOW Gallery gibi sanat galerilerinin de tasarım ve yenileme çalışmalarını yürüttü.

Pawson’ın çağdaşı mimarların çalışmalarından kolayca ayrılan yapıtlarının temelinde, Zen konseptinden Sistarsiyen manastırlarına, hatta 17. Yüzyıl ressamı Pieter Saenredam’ın dingin kiliselerine kadar pek çok esin kaynağı yatıyor. 1990’larda gerçekleştirdiği ticari projelerle çalışmalarının ölçeğini ve kapsamını değiştiren Pawson, Calvin Klein için yaptığı mağaza tasarımlarıyle bu alanda öne çıktı. 1993’te dönemin en başırılı modacılarından biri olan Calvin Klein ile tanışmaları, Klein’ın Manhattan’daki mağaza projesini Pawson’a yaptırmasına yol açtı. Bu başarının ardından Pawson, Hong Kong’da yeni inşa edilen havaalanı içindeki Cathay Pasific Lounge’larını tasarlama işini üstlendi. Pawson’ın 1996’da yayınlanan kitabı Minimum, tarihi ve kültürel bağlamda sanat, mimari ve tasarım üzerinde sadelik ve basitliğin rolünü irdeliyordu ve bu eser halen sanat çevrelerinde Pawson’ın manifestosu olarak kabul ediliyor. John Pawson’ın mimarisinde konut projelerinin ayrı bir yeri olsa da, kamu yapıları, ticari projeler, opera dekorları, tekneler ve hatta dini yapılara kadar her alanda mekan hakkındaki görüşlerini uygulama fırsatı oldu. Pawson, şu sıralar savaş sonrası Britanya Modernizmi’nin en ikonik örneği olan Londra’daki eski Commonwealth Institute binasını Design Museum’un 2014 yılında tamamlanması beklenen yeni mekanına dönüştürüyor.