İtalya dendiğinde herkesin aklına yemeğin, şarabın, modanın, otomobillerin, binaların ve mobilyaların harika olduğu, güneşli bir ülke gelir. Bir ülke için bundan daha güzel bir imaj düşünülemez. İtalya, bu imajı bileğinin hakkıyla elde etti ve her başarı gibi bu da, “tesadüf eseri” değil. Çünkü antik çağlardan bu yana çeşitli medeniyetlerin beşiği olan bu ülke, kültür, sanat ve estetiğin bir zenginlik olduğunu tüm dünyaya kanıtladı.

“Tasarım ülkesi İtalya” imajının temelinde, İtalya’da Rönesans’tan bu yana süren “yaratıcı-sanatçı-usta”lık geleneğinin yattığı söylenir. Gerçekten de Rönesans sanatçılarının araştırmacı, bilime meraklı, yenilikleri eserlerine uygulayan ve fark yaratan yaratıcı çözümler sunan -ki günümuzde buna inovasyon deniyor- yaklaşımı, bugünün İtalyası’nda ayakkabıdan motosiklete, mobilyadan buzdolabına kadar her tür üretimde göze çarpar. Çünkü, belli bir vizyona sahip usta sanatçıların bir yandan eserlerini üretip bir yandan da çırak yetiştirdiği “atölye” sistemi seramik, cam, deri, ahşap, mermer, metal gibi pek çok üretim kolunda da geçerliydi. Ve İtalya endüstrileşirken bu gelenek, duygulara hitap eden, kaliteli işçiliği ve estetiği ön planda tutan, endüstriyel olduğu kadar “artistik” de olan ürünlerin ortaya çıkmasına yol açtı. İşte bu nedenle “made in Italy” etiketi çok değerli ve saygındır.

Made In Italy1

Tasarım kavramı, mimarlıkta hep vardı, fakat gündelik hayatta kullanılan ve seri üretilen eşyaların “tasarlanması” gerektiği fikri Endüstri Devrimi sonrasında gelişmişti. İtalya, 19. yüzyılın sonunda sanayileşme konusunda Avrupa’daki diğer ülkelerin biraz gerisindeydi. Üretim, geleneksel yöntemlerle, sanatkar-ustalar tarafından yapılıyordu. 1900’lerin başına gelindiğinde aradaki fark yavaş yavaş kapanmaya başladı. Tam da Belle Epoque (Güzel Çağ) denen, Art Nouveau akımının ince zevkini gösterdiği, lüks tüketimin öne çıktığı bu dönem ve başta mobilya, porselen ve cam üreticileri olmak üzere, tüm ustaların hünerlerini ortaya koymaları için mükemmel bir firsat yarattı. Otomobil, uçak ve mekanik endüstrilerinin hızla geliştiği 1910 ile 1920 arasında ise “tasarım”ın bir gereklilik olduğu anlaşıldı. Bu tarihler arasındaki Birinci Dünya Savaşı, endüstriyel ürünlerin hızlıca üretilebilmesi için, planlamanın tasarım aşamasından başlaması gerektiğini öğretti. Böylece İtalyan endüstrisinin temeline, sanat ve tasarım kavramları girdi.

Made In Italy6

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Avrupa’da sanatsal yönelimi etkileyen pek çok düşünce vardı. Bu kavramlardan biri olan Fütürizm, yeni ve modern bir gelecek kavramı üzerine kurulmuş bir evren yaratmanın mümkün olduğunu savunuyordu. İtalya’da itibar gören Fütürizm’in merkezinde ise Bauhaus Okulu’nun tanımladığı, insanlığın değişen şartlarına cevap vermek için yeni bir tasarım stili geliştirmek vardı. İtalyan tasarımcılar bu yıllarda ihtiyaca cevap veren, belli estetik kurallara uygun ve maliyeti düşük ürünler tasarladı fakat bu tasarımların, “İtalyan ruhu”nu kazanmaları için biraz daha zamana ihtiyaç vardı.

Made In Italy2

1930’lu yıllar İtalya’daki faşist rejime karşı rasyonalist düşüncenin entellektüel bir savaş verdiği bir dönemdi. Hayat da buna uygun olarak rasyonel olmalıydı: Cam, plastik, çelik gibi yeni malzemelerle standardize edilmiş, basit geometrik şekiller kullanılıyordu. 1920 ile 30 arasında Domus ve Casabella gibi geniş kitlelere yayılan dergiler ise, modern yaşam kavramını yaygınlaştırdı. Böylece yenilikçi fikirleri olan tasarımcılar, seslerini duyurabilme olanağı buldu. 1930’da rasyonalist sanatçıların çalışmaları Milano Trienali’nde sergilendi. Milano Trienali, mobilya ve iç mekan tasarımı ağırlıklıydı ve İtalya’nın yeteneklerini Avrupa’ya gösterdiği bir sergi olmuştu.

Başlangıçta İtalyan tasarımcılar, uluslararası akımlara paralel çalışmalar ortaya koyuyordu. Fakat zamanla, el işçiliğinin endüstriyel üretimde ağırlık kazandığı stilleri sayesinde çağdaşı başka tasarımlardan ayırt edilebilir hale geldiler. Giò Ponti, Mario Asnago, Claudio Vender, Franco Albini, Piero Bottoni ve Giuseppe Terragni gibi isimler bu dönemin öne çıkan tasarımcılarıydı. Yenilik ve buluş da tasarıma dahil olduğunda, ortaya şaşırtıcı ama bir o kadar özgün ürünler çıkmaya başladı. Örneğin Pietro Chiesa ve Giò Ponti’nin yenilikçi aydınlatma ürünü Luminator (1936), ışığı tavandan yansıtarak aydınlatıyordu ve bu, o zamana kadar hiç görülmemiş bir şeydi. İtalya’da otomotiv, üretimin uluslararası kurallara göre gerçekleştiği en büyük endüstriydi. Popüler modellere meraklı olanlara Fiat, zenginlere Lancia, hız tutkunlarına Alfa Romeo gibi kendi içlerinde segmentlere ayrılan İtalyan otomobillerinin, 1930’lardan sonra üretilmiş pek çok modeli klasikler arasına girdi. Özellikle Fiat, otomobilin evrimine zanaatkarlık bilgisini katarak katkıda bulundu. Örneğin Altın Pergel (Compasso D’Oro) ödülü kazanan Fiat 500, eski ve yeni modelleri ile koleksiyon değeri taşıyan bir ikon haline gelmiştir. Piaggio’nun Vespa’sı ise kuşkusuz İtalyan tasarımı denince ilk akla gelen nesnelerden biri. Aslında bir mühendis olan Corradino d’Ascanio’nun tasarladığı Vespa, aerodinamik yapısı ve yuvarlak hatlarıyla dünyanın en popüler “scooter”ı haline geldi. Oysa Vespa, sempatik olmasının yanı sıra, inip binmeyi ve park etmeyi kolaylaştıran, giysilerin kirlenmesini önleyen pek çok tasarım detayına da sahipti.

Made In Italy

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra tasarımda rasyonalist eğilimler azaldı, daha çok üretmeyi -ve beraberinde tüketmeyi- planlayabilmek temel problem haline geldi. Çünkü savaş sırasında yıkılan çok sayıda bina, İtalyan mimarların ve iç mimarların önüne yeni bir problem koymuştu: Kısa zamanda yeni yaşam alanları ve konutlar oluşturmaları gerekiyordu. Mimarlar, küçük üreticiler ve büyük sanayiciler güçlerini birleştirerek, problemlere yeni çözümler ortaya koymaya çalıştı. Örneğin 1950’lerde mobilya firmaları talebe cevap vermek için yerinde monte edilen modüler mutfak dolapları gibi çözümler sunmaya başladı. Yenilenecek konutların yanı sıra gündelik eşya ihtiyacı da vardı ve bu talep, mobilyadan elektrikli ev eşyalarına ve hatta tekstile kadar pek çok sektörün büyümesine olanak verdi. Ardından İtalya, Amerika’ya bile endüstriyel ürünler ihrac eden bir ülke haline geldi.

Made In Italy4

50’li yıllar, sadece endüstri için değil, halk için de yeni bir Rönesans gibiydi. Ekonomi canlanmış, üretim ve tüketim artmıştı. Modernizm, İtalya için refah, konfor ve iyi yaşam anlamına gelmişti. Bu nedenle 1950’li yılların İtalyası’nda sadece mimari ve mobilyada değil, radyodan duvar saatine kadar pek çok eşyada modernizmin izleri görülür. Yine bu dönemde mobilyanın seri üretimini etkileyen en önemli şeyin şekli yani tasarımı olduğu keşfedildi. Bruno Munari, Ettore Sottsass, Carlo Mollino, Franco Albini, Ignazio Gardella, Luigi Caccia Dominioni, Marco Zanuso, Achille and Piergiacomo Castiglioni ve BBPR (Banfi, Belgiojoso, Peressutti, Rogers) gibi tasarımcılar, eşyalara endüstriyel üretimin ihtiyaçlarına cevap verecek biçimler kazandırmaya çalıştılar. 1960’larda İtalyanlar tasarıma meraklı, ama onun da ötesinde tasarım üreten bir toplum haline gelmişti. Ulusal ve uluslararası pazardan gelen talep nedeniyle pek çok firma büyümüş, marka haline gelmişti. Kalitesinin yanı sıra tasarımı nedeniyle de tüketiciye cazip gelen Olivetti, Kartell, Alessi, Abet Laminati, Brionvega, Cassina ve B&B gibi İtalyan markaları tüm dünyada dikkatleri çekmeye başladı. Mario Bellini, Gio Ponti, Vico Magistretti, Gae Aulenti, Angelo Mangiarotti, Enzo Mari, Rodolfo Bonetto, Marco Zanuso, Massimo ve Lella Vignelli bu dönemde İtalyan tasarımı denince ilk akla gelen isimlerdi. Post-modernizm 1970’lerin ikinci yarısında ortaya çıktığında, İtalyan tasarımcılar, şimdilerde müzelerde yer alan sıra dışı tasarımları ortaya çıkardılar. Alessandro Guerriero tarafından kurulan Alchimia ve Ettore Sottsass’ın başını çektiği Memphis grupları kendi özgün tasarım yaklaşımlarını gösterdiler. Bu olağanüstü provakatif ve kitsch tasarımlar, o dönem İtalyan tasarımına cesur, yenilikçi ve özgün bir kimlik kazandırdı. Memphis Grubu, adını Bob Dylan’ın ”Stuck Inside of Mobile with the Memphis Blues Again” adlı şarkısından almıştı ve hiçbir kural tanımayan, çalışmalarını “yeni uluslararası stil” olarak adlandıran, çoğu yeni mezun tasarımcılardan oluşuyordu. Böyle söyleyince gelip geçici bir akım olduğu sanılabilir fakat gruptaki Alessandro Mendini, Martine Bedin, Andrea Branzi, Aldo Cibic, Michele de Lucchi, Nathalie du Pasquier, Michael Graves, Hans Hollein, Arata Isozaki, Shiro Kuromata, Matteo Thun, Javier Mariscal, George Sowden, Marco Zanini gibi isimlerin, ünlü mimar ve tasarımcılar olarak “köklerden ve her türlü kalıptan koparak yeni biçimler arama” düşüncesini çok geniş kitlelere yaydıklarını söyleyebiliriz.

Made In Italy5

İtalyan tasarımı, geçtiğimiz yirmi yılda yerel olduğu kadar uluslararası bir kimlik de kazandı. Milano, mimari, endüstri ürünleri ve modayla birlikte İtalyan tasarımının kalbi olarak adlandırılıyor. Milano’da pek çok tasarımcı ofisi ve tasarım okulu var. Milano Mobilya Fuarı ve Triennale sergileri, tasarım dünyasının nabzının tutulduğu, dünyanın dört bir yanından ziyaretçileri olan etkinlikler. Öyle ki, dünyaya açılmak isteyen tasarımcı ya da markaların bu etkinliklerde yer almaları ilk koşul. Hatta Philippe Starck, Jasper Morrison, Marc Newson ve Droog Design gibi tanınmış pek çok tasarımcı, bugünkü ünlerini İtalyan markaları ile işbirliklerine borçludur.