Gökhan Avcıoğlu, mesleki kariyerini mimarlığa yenilikçi kavramlar getirmeye; projeler ve fikirler yoluyla yeni mekansal deneyimler üretmeye adamış bir isim. İstanbul-New York hattında konumlanan Global Architectural Development (GAD) mimarlık şirketiyle 1994 yılından beri çağdaş mimari, şehircilik, bilgisayar programları, tüketici alışkanlıkları ve karakterleri, projelere bütünsel yaklaşım gibi konulara kafa yoruyor. Mevzuatı sorgulayan, mimarların yapmaktansa bazen yapmama özgürlüğü olması gerektiğini de savunan mimar, bugüne dek hep bildik kalıpların dışında bir mimarlık rotası çizdi.

Mimarlık eleştirmeni Uğur Tanyeli’nin Nevzat Sayın, Emre Arolat, Han Tümertekin ve Murat Tabanlıoğlu ile birlikte ‘Türk Beşleri’ diye tanımladığı grubun temsilcilerinden biri Gökhan Avcıoğlu. 1980’den sonra metropolleşme atılımıyla birlikte daha rafine bir metropol mimarlığı talep eden yeni müşteri profilini iyi analiz eden ‘Türk Beşleri’ Tanyeli’nin deyimiyle, “gençliklerinin de verdiği esneklikle, güncel beklentileri ve dünya ‘ahvalini’ kendilerinden yaşlı olanlardan daha iyi kavradıklarını” gösterdiler. Avcıoğlu, mesleğinin ilk günlerinde olduğu gibi bugün de kalıpların dışına çıkan sorgulayan, sınırlarını ve kurallarını yeniden belirleyen bir mimarlık şirketini yönetiyor. Senede iki kez yayımlanan Global Architecture Development Times gazetesinden de projelerinin arkaplanındaki düşünsel süreci; maddi ve bürokratik süreçlerin dışında geliştirdikleri konsept projeleri izlemek mümkün. Mimarın yazıları, projeleri, röportajları ve makaleleri BBC ve Channel 4’da, Wallpaper, Surface, A+U, Blueprint gibi dergilerde, World Houses Now, Atlas of Contemporary Architecture, Modern Interiors Cool Restaurants in Istanbul gibi kitaplarda, New York Post ve Washington Post gibi birçok gazetede de yayınlandı. İstanbul Sıraselviler Changa Restaurant, One&Ortaköy, İstinye Park Hillside City Club, Esma Sultan Yalısı, NLF, MLTP, Kuum gibi pek çok önemli projeye imza atan mimar, Borusan Müzik Evi, Autopia, Beşiktaş Balıkpazarı ve TGRTRS konutlarıyla ödüller de aldı. Bodrum ve İstanbul başta olmak üzere, birçok konut projesini yürütüyor. Nişantaşı’ndaki bir Vedat Tek apartmanında yer alan ofisinde rüzgara karşı mimarlık yapan Gökhan Avcıoğlu ile gerçekleştirdiğimiz söyleşi, önce konut mimarisinin masaya yatırılmasıyla başlıyor:

Kentlerin konut üretiminden başlayarakgiderek benzeştiği bir dönemdeyiz. Siz bu ortamı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Konut konusunda Türkiye’de özellikle son yıllarda yaşadığımız bir sorun var, öncelikle oradan başlayalım. Bu topraklarda 2500 yıldır, belki de daha uzun zamandan beri dünyanın çoğu yerinde olduğu gibi  insanlar kendi evlerini kendi yapıyordu. Konut, “yuva”ydı. Şimdi konut denen şey yuva mı yoksa sadece mal mı, kavramlar karıştı birbirine. İnsanlar bir evi alırken, ileride nasıl satabileceğini, ne kadar değer kazanacağını konuşuyor artık. Bu da işi samimi olmaktan çıkarıyor. Benim tarihçi büyüklerim, Umberto Eco ve Alpaslan Ataman konut projelerini mimarlık kapsamından çıkarmamız gerektiğini söyler. Konut, 19. yüzyılın sonuna kadar şehirleşmenin en önemli unsuruydu ama bugün henüz geçerli değil.

Konut işi mimarların değil, yatırımcıların elinde. Sorunun kaynağı budur belki de
Yatırımcılardan öte aslında masummuş gibi görünen alıcılar, sorunun kaynağı. ‘Topraktan girme’, ‘toprak sahibi’ gibi yeni yeni kelimeler karşımıza çıkmaya başladı. Toprağın, üstündeki binadan çok daha fazla değer ettiği bir ortam var. Konum, mimarinin önüne geçti, bu da aslında mimariyi engelliyor. Halbuki kentlerin asıl kalıcı unsuru binaların şekli, şemali, duruşu…

Konutlar benzeştikçe kentler de birbirine benziyor; yerel kimliklerini kaybediyor…
Bugünün kimliği de bu: ‘Kimliksizlik’… Ya da ‘evrensellik’ kibar adıyla. Dolayısıyla buradan mantıklı bir sonuç çıkarmak zor. Biz de yapıyoruz bu tür projeler ve yaptığımız konutları bir şekilde hep şehre entegre etmeye, gelecekteki yaşamı da öngörmeye çalışıyoruz. En azından bizimle çalışan yatırımcıların, toprak sahiplerinin amacı üretilenlerin ömrünün nasıl daha uzun olabileceği, zaman içinde sadece maddi açıdan değil de yapısal gerekçelerle nasıl değer kazanacağı yönünde. İstanbul gibi kentlerde, insanların bir semtte oturma süreleri maksimum 10 yıl. Bunün güzel adı “dinamik”, öteki adı “kaos”… Trafik, okulların yeri, işyerinin konumu, yerleşimde o kadar belirleyici ki… Ben bu gibi sorunlar yüzünden İstanbul’dan ziyade Bodrum’da proje yapmayı tercih ediyorum.Tek katlı iki katlı üç katlı konutlar açısından Bodrum daha imkanlı…

Akıllı evlerle ilgili ABD’de araştırma yaptığınızı ve bu projenizi hayata geçirmeyi planladığınızı biliyoruz. Bu konuyu biraz açar mısınız?
Benim ‘akıllı evler’den kastettiğim şu aslında: Türkiye gibi ülkelerde öncelikle altyapıyı oluşturup sonra imara açıp onun üzerinde bölgeye göre, nüfusa göre kararlar verip yönetme, kendi kendine yeten binalar oluşturmak, alt yapıyı yürütmek zor. Akıllı evler, ‘kendi kendine yeten binalar’ demek. Yağmur suyunu toplayan kendi ihtiyaçlarına kullanan, kendi foseptiği olan ve doğal yöntemlerle kanalizasyonu sağlayan, kalın duvarlar kullanıldığı için izolasyonu da gerektirmeyen evler…. Yeşil mimari, ‘akıllı evler’ deyince fazla elektronik, fazla bilgi gerektiren yapılarmış gibi görünüyor ama bundan 20 yıl önceki evler zaten ekolojikti ve ‘akıllı’ydı. Benim önermem, geçmişin yapı kültüründe ‘akıllı ev’ anlayışının zaten var olduğu üzerine… Bir ev, güneş enerjisi kullanarak kendi elektriğini üretebilir, yağmur suyunu toplayabilir, alt yapısı kendi içinde çözümlenebilir. Bunlar zor şeyler değil. Bana göre 20. yüzyıl ütopyası işleri biraz karıştırdı. Hiç bitmeyen bir enerji üzerinden, herkese refah ve mutluluk geleceğini vaat etti, olmadı. Benim söylemek istediğim şey, hem çöp üretip hem de onunla ne yapacağını bilemeyen çaresiz bir 21. yüzyıl olmaktansa, bunları değerlendiren bir 21. yüzyıla adım atmak. Bu noktada, her ülkeye çok iş düşüyor. 21. yüzyılda ana üründen daha çok atık var; ana düşünceden daha çok yan enfeksiyon var. Bir sürü komplikasyonu olan ilaçlar gibi… İnsanlar olmadık yerde doğal dengeyi bozan bir sürü şey yaptı. Şimdi 20. yüzyılın başındaki bazı tartışmalar anlamsız kalıyor. Bilim kurgu filmleri, kılıkları bugün bize nasıl komik geliyorsa, öngöremediğimiz bir gelecek için tasarlamak da komik.

Peki, konut mimarisi konusunda mimarlara nasıl bir sorumluluk düşüyor?
Mimarların bu konuda hiçbir dahli yok. Kentle ilgili kararları kim olduğunu bilmediğimiz birtakım şehir planlamacıları yönetiyor, bir tarikat gibi… İkinci Dünya Savaşı’nda Almanya’dan kaçan mimarların başlattığı bir sistem… Türkiye şehirciliği ve mimarlığı neden dört katlı apartman tipolojisi üzerine kurulu, onu anlamıyorum. Zaman zaman sorduğumda “Türkiye’de alt yapıya verecek para olmadığı için orta yoğunlukta bir yapı tipi seçildi” gibi bir yanıt alıyorum. Çekme mesafeleri, saçak boyları, balkon ebadı gibi tamamen matematiğe dayalı ya da otomobil mantığına göre belirlenmiş, nereden kaynaklandığı bilinmeyen rakamlar var. İnsanın ve mimarinin olmadığı bir planlama olabilir mi? Ben bunlara göre inşa etmek zorunda değilim ki… O yüzden ben zaman zaman ve özellikle Bodrum’da konut projesi yapmayı tercih ediyorum. Bir katlı, iki katlı istediğiniz boyutlarda çalışabiliyorsunuz. Daha zor gibi görünüyor ama mimari değeri olan işler çıkıyor ortaya. Sonuçta konut mimarisindeki sorunların müsebbibi de mimarlar değil, kesinlikle şehircilerdir. Bugüne dek yaptığım bütün projeler şehir plancılarına rağmen yapılmış projelerdir. Bu bir savaş. Sürdürülebilir bir gelecek için önce şehircilikle ilgili kararların değişmesi lazım. Arsanın büyüklüğüne göre bina kurulduğu için yapının oran, kütle, balkon ilişkisi de birbirine karışıyor. Eskiden ağaç, taş gibi doğal malzemeler kullanılıyor, ölçek ve oranlar da buradan çıkıyordu. Modern mimaride malzeme sonsuzluğu olduğu için şimdi ortaya çıkan şeyler de mimari değil. Bunu anlamam nihayet 25 yıllık kariyerimle oldu. Yeni başlayanların halini siz düşünün.

Yenilikçi bir mimar olarak Häfele markası ve ürünleriyle ilgili düşünceleriniz de bizim için önemli
Dayanıklı ürünler ve bize güven veriyor. Häfele daha çok Amerika’daki projelerimizde kurtarıcı oldu doğrusunu söylemek gerekirse. Malzemelerin çoğu alıştığımız Avrupa standartlarında çünkü. Türkiye ne kadar olsa Avrupa standartlarında, ölçülerden, metrik sistemden başlayarak. Amerikalılara ise güven vermez o incelikler; konfor alışkanlıkları çok farklı. Amerikalılar biraz tutucu, marangozlar alıştıkları dört beş tane detayla idare ediyor ama onlar da yeni yeni Häfele’yi keşfetmeye başladı. Carlos Scarpa’yı bilirsiniz. Tüm her ölçeklerde her çözümü kendi üreten bir mimardı ama onun en büyük başarısı o ince detaylara dikkat çekmesi oldu. Çok sorunlu ve karmaşık buldukları için ince yapıya girmeyen, menteşe çeşitlerini bile bilmeyen mimarlar var. Bugün Häfele onlar için zevk alacakları bir çözüm ortağı bir okul olacaktır. Sorun çıkaran detaylar ve ürünler var; bir de Häfele gibi sorunları sorun olmaktan çıkaran ürünler var.