Bütün bir ulusun bir sektörde kendini kanıtlayıp başarılarıyla anılması enderdir. Oysa mobilya ve tasarımdan bahsedildiğinde Danimarkalılar bu alanda öncü olmalarıyla bilinirler. 20. yüzyılda mobilyada yenilikçi tasarımlara imza atan Danimarkalı tasarımcılar, 21. yüzyılda da, mutfak eşyasından medikal gereçlere kadar uzanan bir yelpazede tasarım dünyasına yön vermeyi sürdürüyorlar.

Danimarka Avrupa’nın kuzeyinde, kış koşullarının çok çetin olduğu bir ülke. Gün ışığının az, havanın çok soğuk olduğu böyle bir coğrafyada, iç mekanlarda (evde veya ofiste) geçirilen zaman önem kazanır. Danimarkalılar elbette açık havada zaman geçirmeyi sever, fakat kışlar uzundur ve kışın zamanlarının çoğunu kapalı mekanlarda geçirmek zorundadırlar. Bunun sonucu olarak da bir Danimarkalı’nın evine ve dekorasyona harcadığı para, dünyanın pek çok ülkesindeki ortalamanın epey üzerindedir. Bu, geçtiğimiz yüzyılda da böyleydi. Bu nedenle özel tasarım mobilyalar nesilden nesile aktarılmış ve tasarım mobilyaya sahip olmak bu ülke için lüks değil, günlük hayatın bir parçası haline gelmiştir. İşte bu nedenle “tasarım, Danimarkalılar’ın DNA’sına işlemiş” denir.

Danimarka, tarihi boyunca el sanatlarına önem vermiş bir toplumdu fakat dünya, Danimarka’yı 1950 ve 60’larda ‘Danimarka tasarımı’ kavramının ortaya çıkmasıyla daha yakından tanımaya başladı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki yıllarda, kaliteli işçilik geleneğinin hakim olduğu Danimarka’da malzeme ve olanaklar sınırlıydı. Bu durum, dayanıklılığı olmazsa olmaz kalite standardı haline getirmişti. Mobilya başta olmak üzere her türlü endüstriyel tasarım, bu koşullar altında gelişmek zorunda kaldı. Tasarımcılar bu konulara çözümler üretirken, Danimarka tasarımı kavramını oluşturacak ilk eserlerini ortaya çıkardılar. Arne Jacobsen, Finn Juhl, Kaare Klint, Mogens Koch, Børge Mogensen, Verner Panton, Jørn Utzon, Hans J. Wegner gibi tasarımcılar, 1950 ve 60’lardaki Danimarka tasarımını temsil eden isimlerdi.

Eleştirmenler Danimarka tasarımının bu kadar öne çıkmasına yol açan dönemin koşullarına dikkat çekiyor: Danimarka’da endüstrileşmeye geçiş biraz geç kalmıştı. Kaliteli el işçiliği geleneği öylesine güçlüydü ki, mobilya alanında endüstriyel üretime aşama aşama geçildi; mimarlar ve mobilya üreticileri bu sürecin içinde yer aldı. Elbette bunun çok olumlu sonuçları oldu. İkinci Dünya Savaşı sonrasında tüm dünyada yeni şeylere büyük talep vardı. Avrupa’nın pek çok büyük şehri yerle bir olmuştu ve her şey yeniden yapılıyordu. Danimarka’nın hafif ve Kuzey Avrupa doğasını yansıtan ahşap mobilyaları, hem modernistti hem de diğer ülkelerin modern mobilyalarından farklıydı. Bu nedenle ilgi çekti, beğeni topladı. 1930’larda toplumu inceleyen mimar ve eleştirmen Poul Henningsen, özgürlüğe, bireye, demokratik ve insancıl bir yaşama saygı duyan mekanlar yaratılması gerektiğini savunmuştu. Bu düşünce Danimarka’da özellikle tasarımcılar arasında kabul gördü ve Danimarka tasarımının karakteristik özelliklerinden biri haline geldi. Danimarka tasarımında bireyselliğe yer veriliyor olması, o dönemdeki diğer tasarımlar arasından sıyrılıp öne geçmesini sağladı.

20. yüzyılın başında Danimarka Kraliyet Güzel Sanatlar Akademisi’nde mobilya bölümü açılması, ülkede mobilya tasarımının gelişimine çok büyük katkıda bulundu. İnsan ve eşya proporsiyonları üzerinde kapsamlı incelemelerde bulunan ve işlevselliği savunan mimar Kaare Klint, bu okulda hocaydı ve bu okuldan yetişen pek çok tasarımcının Fonksiyonalizm akımının benimsemesini sağlamıştı. Dünyada endüstriyel tasarıma yön veren Bauhaus ekolü, sanat ve teknolojiyi basitlik ve işlevsellikle birleştirmeyi tasarımın temel kuralı sayıyordu. 1940’larda Amerika’da ortaya çıkan bir yaklaşım ise endüstriyel tasarımın “muhteşem” olması ve tüketiciyi almaya teşvik etmesi gerektiğini savunuyordu. Savaş sonrası Danimarkalı tasarımcılar Fonksiyonalizm ve Bauhaus’tan çok etkilendiler fakat biçimleri oldukça organikti ve Bauhaus ekolündeki tasarımlara pek benzemiyordu. Bu durum Danimarka tasarımını modern ama farklı kıldı.

Danimarka tasarımının klasik dönemi olarak adlandırılan 1950 ve 60 arasında Danimarkalı tasarımcılar çoğunlukla ahşap ve el işçiliği geleneğinin izlerini taşıyan mobilyalar tasarlarken, ABD’de tamamen endüstriyel olarak üretilen mobilyalar satılmaya başlanmıştı. Bunlardan en bilineni Charles Eames’in bükülmüş kontraplak ve çelik borulardan oluşan üretilen sandalyesiydi. Eames, Danimarkalı mimar Arne Jacobsen’e yeni malzemeler ve biçimler üzerinde çalışmak için ilham verdi ve 1952’de ünlü Ant Chair ortaya çıktı. Ant Chair, Danimarka’nın tamamen endüstriyel yöntemlerle üretilmiş ilk mobilyasıydı. Mimar olarak pek çok projeye imza atan Arne Jacob sen, daha sonra ardında tasarladığı mobilyalarla iç mekanlarını zenginleştirdiği pek çok özgün bina bırakacaktı.

Danimarka tasarımı, dünya genelinde tasarım kavramına yeni boyutlar ekledi. Danimarka tasarımı Fonksiyonalizm’i uluslararası alanda kabul edilen geometrik, sert çigilerin aksine çok daha organik bir yaklaşımla ele alıyordu ve temel kaygısı kullanıcıyı ve işlevselliği doğru anlamaktı. Bu yaklaşımın sonucunda Danimarka tasarımının karakteristik özellikleri oluştu: Kullanıcı dostu, malzemeye saygılı, olabildiğince basit, güzel ve olduğundan farklı görünmeye çalışmayan.


Düzenlenen pek çok İskandinav mobilya fuarı sayesinde Danimarka tasarımı dünya genelinde basında çokça yer aldı ve adını duyurdu. Savaş sonrası nesilden sonra gelen Poul Kjærholm, Verner Panton ve Nanna Ditzel, takip eden yıllarda tasarım dünyasını derinden etkiledi. Özellikle Verner Panton’un geniş hayalgücünün ürünü olan tasarımları bugün bile ilham verici olarak adlandırılıyor.

1970 ve 80 arasında Danimarka, tasarımı tasa-rım dünyasındaki yerini korumak için çaba sarfetti. Dünya değişiyor, herşey endüstrileşiyordu.Uluslararası camiada ise acımasız bir rekabet yaşanıyordu. 1980’lerde Postmodernizm’in gelişi ve buna paralel olarak Milano’da Memphis hareketinin oluşması, dönemin tasarım anlayışına damgasını vurmuştu. Ardından gelen High Tech ve diğer akımlar da Danimarka tasarımını etkiledi fakat bu acımasız rekabet içinde Da¬nimarkalı tasarımcılar daima işlevi ön planda tuttu. Bu dönemde trendlere uygun tasarım yapan bazı tasarımcılar oldu, üreticiler de de¬neysel çalışmalara daha açık hale geldi. Genel olarak konuşmak gerekirse, 1970 ve 80’lerde Danimarka mobilya tasarımının biraz sessiz bir dönem geçirdiğini söylemek mümkündür. Mobilya dışındaki endüstri ürünleri tasarımı ise büyük bir hızla yol alıyordu.

İskandinavya genelinde kurulan ilk tasarım stüdyosu Kopenhag’daki Bernadotte & Bjørn’dü ve gelecekte çok ünlü olacak pek çok tasarımcıyı çalıştırmıştı. Ev gereçleri, ofis ma¬kineleri, mobilya ve diğer endüstriyel eşyalar için tasarımlar yapan Bernadotte & Bjørn’ün ikonik tasarımı Margrethe kase, bu sayıda yer alan tasarımcı Jacob Jacobsen’in hem Danimar¬ka geleneği hem fonksiyonalizm hem de özgün minimalizm yorumunu yansıtır. Bernadotte & Bjørn, 20. yüzyılın ikinci yarısında endüstriyel tasarım alanında çok başarılı örneklerin üretildiği bir tasarım stüdyosu olarak Danimarka tasarım tarihinde özel bir yere sahiptir. Danimarka tasarımı denince ilk akla gelen ve markasını tasarım ile farklılaştıran ses sistemleri üreticisi Bang&Olufsen de, 1970 ve 80’li yıllarda pek çok ikonik ürünü satışa sundu.

Danimarka tasarımındaki organik fonksiyonalizm, Grethe Meyer, Ole Palsby, Ursula Munch-Petersen, Ole Jensen ve daha başka pek çok tasarımcının yemek takımı, çatal-bıçak ve mutfak gereçleri tasarımlarında kendini gösterir. 1990’larda farklı şeyleri deneyen ve geleneksel Danimarka tasarımına yeni bir yüz kazandıran genç tasarımcılar yetişti. Yeni ve ikonik tasarımlar üreten Danimarkalı tasarım stüdyoları arasında Hay, Muuto, Normann Copenhagen ve Gubi gibi isimler var. Yeni nesil tasarımlarda inovasyon, mizah ve Danimarkalı çizgisini koruma özellikleri göze çarpıyor. Gubi Chair veya Loop Table (Hay) modern tasarım klasikleri arasına girdi bile. Fredericia, Erik Jørgensen ve Fritz Hansen gibi mobilya firmaları Danimarka tasarımı klasikleri arasına günümüz tasarımcılarının çalışmalarını da eklediler.

Danimarkalı tasarımcılar arasında şu anda iki trend yaygın: Biri heykelsi ve ilginç formlar yaratmada tasarım ve ilginç bir fikri temel alan “wild” (vahşi), diğeri ise geleneksel Danimarka tasarımı ilkelerini benimsemek ve saygı duymakla birlikte malzeme kullanımı, işçilik ve teknoloji konusunda sınırları zorlayan “disciplined” (disiplinli). Wild ekolünde tasarım yapan tasarımcılar arasında Louise Campbell, Mathias Bengtsson, Christian Flindt, Sebastian Holmbäck ve Gopingpong var. Disiplinliler arasında sayılabilecek isimler ise Søren Ulrik Petersen, Cecilie Manz, Kasper Salto, Hans Sandgren Jakobsen, Christina Strand ve Niels Hvass.

Günümüzde Danimarka tasarımı, eleştirel, bireyselleşmiş tüketiciler ve çevresel sürdürülebilirlik konusundaki farkındalık nedeniyle değişim geçiriyor. Bu, Danimarka tasarımını yeni çerçeveler oluşturmaya ve kendini yenilemeye; üreticileri ise yeni çözümler bulmaya yöneltiyor. Tasarım artık biçim tasarlama işi olarak değil, endüstriyel üretimde strateji ve gelişmenin bir parçası olarak algılanıyor. Bu durum, endüstri ürünleri tasarımından, hizmet tasarımına, grafik tasarımdan elektronik medya tasarımına kadar her alanda böyle. Çevreye duyarlı malzemeler kullanmak ve üretim tekniklerinin dünyayı en az kirletecek olması, artık Danimarkalı tasarımcıların en önemli tasarım kriterleri arasında yer alıyor.

21. yüzyılda Danimarka tasarımına her zamankinden daha büyük bir ilgi var. Bu ilginin, tüm dünyada endüstrinin gelişmesinde tasarımın stratejik bir faktör olarak kabul edilmesinin yanı sıra, Danimarka hükumetinin ulusal tasarım alandaki çalışmalarının da payı var. 1990’ların sonunda dünyada ilk kez bir devlet, tasarım konusunda resmi bir politika oluşturdu. DesignDenmark adı verilen bu girişim ülkenin ticaret ve endüstri politikasının bir parçası olarak ele alınıyor.