90’lı yıllardan sonra Türkiye’de mobilyanın gelişiminden ve dönüşümünden bahsedecek olduğumuzda, ilk akla gelen isimlerden biri Tanju Özelgin. Ona göre iyi bir mobilya tasarlamanın yüz kefeli bir teraziyi dengede tutmaktan farkı yok. Ürünü tasarlarken tüm yaratıcı süreç, mobilyanın yaşamdaki senaryosu baştan yazılarak, ‘taammüden’ kurgulanıyor. Röportajımızdan iki gün sonra DesignTurkey Üstün Tasarım ödülü alan, Birim için tasarladığı TO berjerinde olduğu gibi…

Yıllardır Nurus, Birim Mobilya, Derin ve B&T gibi Türkiye’nin önemli markaları için ezberimizi bozan mobilyalar yaratan Tanju Özelgin, mobilya tasarlarken geleceğin yaşam biçimlerine dair belli bir öngörü geliştirmenin ve stratejiyi belirlerken günün kodlarının iyi analiz edilmesinin şart olduğunu düşünüyor. Derin markası için Bülend Özden, Mehmet Ermiyagil, Arif Özden ile birlikte tasarladıkları ilk koleksiyonun bugün güncelliğini koruyor olması o dönemde doğru bir vizyon ortaya koyduklarını da kanıtlıyor.

90’ların sonunda Derin ve Nurus’ için tasarladığınız mobilyalar, arklı kıpırdanmaların da olacağını müjdeliyordu. O dönemden biraz bahseder misiniz?
Nurus’un ürettiği ‘To’, geleceğin çalışma kültürünü temsil eden belki de ilk toplantı birimi. Ama bu ürünü tasarlamadan önce de iç mekan tasarımını yaptığım bütün ofislerde, çalışma masasının dışında mekanın başka bir noktasında yöneticiyle konuğun karşılıklı sohbet edebileceği bir alan kurguluyordum. ‘To’ serisinin küçük bir seti gibiydi yaptığım işler. Tasarım süreci daha endüstriye dönük ilerledi Nurus’ta. Derin ile daha tanımlı bir alanda işler üretiyorduk. Koleksiyona başlamamız da ilginç bir hikayedir. Ürünlerimin olduğu yılbaşı kartları hazırlardım o zaman. Bir buçuk sene sonra biryerde karşılaştık Aziz (Sarıyer) Bey’le. Çantasından ona gönderdiğim kartı çıkardı ve beraber çalışmak istediğini söyledi. 1998 sonu gibi başladık, sene boyunca akşam yemeklerinde, uzun uzun sohbetler ettik, günlerce konuştuk…Tam da eğilimlerin, yaşam biçimlerinin değiştiği, dönüştüğü bir döneme denk gelmiştir o ilk koleksiyon. Hibrid bir koleksiyondur, çünkü koleksiyona başladığımızda bütün dünyada ‘ev-ofis’ kavramı yaygınlaşmaya başlamıştı. Öyle olunca mobilyalar -biraz cinsiyet değiştirdi diyelim- yani ‘yarı ev yarı ofis’ durumuna geldi. Arif (Özden), Bülend (Özden), Mehmet (Ermiyagil) ve benim koleksiyon için yaptıklarımızın ‘cinsiyetini’ tanımlayan da o oldu. Ne ofis mobilyası gibi tam ‘oturaklı’ ne de tümüyle ‘evcimen’.

Böylece yeni nesil mobilyanın ilk adımları da atılmış oldu. Peki, başka hangi koşullar yönlendiriyordu sizi?
Üretim olanakları bizi yönlendiriyordu. O zaman İtalya’nın bütçesi milyon euro’luk firmalarıyla yarışacak durumumuz yoktu. Seri üretimin dışında, basit üretim teknikleriyle üretilen ama belli bir ‘zeka’ içeren işlere yöneldik. Depolama birimlerinde, kanepelerde, masalarda hep bu çizgiyi izledik. 2000’de lansmanı yapılan ilk koleksiyonda, ta 1996’da tasarladığım fiber malzemeden yaptığım dolabım da vardı. O yıllarda mobilya üretiminden ayrışmamızın nedeni, belki de bir değişimin ortasına denk gelmiş olmamız.

Gruptaki tasarımcılar olarak bunu becerebildiğimizi sanıyorum. Birim Mobilya’ya olan işbirliğimiz biraz daha farklı gelişti. Ben uygulama projeleri yaparken mekana özel mobilyalar da tasarlıyordum. Birim bunlardan birkaçını kendi koleksiyonuna katmak istedi; ben de o mobilyaların türevlerini tasarladım onlar için. Arkasından ADesign Week’te ödül alan Cube serisi geldi. B&T’ye gelince, önce koleksiyonlarına verdiğim tek bir ürünle (Boxer) başladım onlarla çalışmaya. Dört beş yıl sonra tümüyle yeni bir koleksiyon hazırlamak istediklerini söylediler. Pazarı belliydi, fabrikanın olanakları var, yatırım gücü de var… Böyle bir proje gelince, yapabileceklerimiz konusunda çok ciddi çalıştım; pazar analizleri, iletişim dilinin nasıl kurgulanacağı gibi mobilyanın tarifini 0 noktasından yapan kapsamlı bir dosya hazırladım. Ama kendilerini hazır hissetmeyince brief’i edit edip başka bir koleksiyon ortaya çıkardık.

Mobilya sektöründe rekabet koşulları daha farklı, artık küresel pazarı düşünmek zorundayız. Bu mobilyalara nasıl yansıyor?
Şimdi o dönemden farklı olarak tasarımlarımızda Derin’de yaptığımız ‘konforsuzluğun’ ötesine geçmeye çalışıyoruz çünkü rekabet koşulları değişti. Dünya standartlarında bir ürün ortaya koymak gerekiyor; kapsamlı bir brief üretmeye gelince işin tasarımcıya kalmaması gerek. Firmalar brief hazırlarken, genelde zaten var olanın tespitini yapıyor oysa pazar analizleriyle, geribildirimleri ve eğilimleri anlamak gerekiyor önce. Birim’e tasarladığım şu koltuk mesela (ödül alan TO berjeri kastederek) tek bir strüktür ve giydirilen kılıflardan oluşuyor. Her eve, her tarza uyabilir, günün modalarına göre değiştirilebilir.

Mobilyanın yaşamımızda nasıl yer alacağını hayal edip ona göre tasarlıyorsunuz, öyle mi?
Bu ürün nerelere gidecekse, o noktadan geri dönüp ürüne bütün o özellikleri tatbik etmeye uğraşıyorum. Yanlış yapılan bir şeyi tekrarlamaktansa, ta başından en doğru hikayeyi yazmak gerekiyor. Bazen biri tutuyor bir hata yapıyor ve bu hata büyüyor, büyüyor ve bütün dünyaya yayılıyor. Hatayı yapan büyükler olunca üstelik, herkes o hatayı tekrar etmeye başlıyor. Piyasa baskısı da tasarım sürecine bir yön veriyor elbette. Sonuçta, içimizden geldiği gibi yapamayız, seri üretimden büyük adetlerden bahsediyoruz. Belli maliyetler içinde yaratıcılığımızı geliştirmeye mecburuz.Yaşam tarzları da on yılda bir değişiyor. Tasarımcı da bunu izleyerek, müşteri taleplerinden geri bildirimleri alarak, ihtiyaçları önceden hisseder aslında.

Türkiye’de mobilya sektörü inanılmaz bir potansiyele sahip ama arge konusunda yeterli bir noktada olduğumuzu söyleyebilir miyiz?
Türkiye’de sadece mobilya sektöründe değil, her sektörde müthiş bir enerji kaybı var. Gerçekten çok iyi firmalar var ama onlar daçok az. Koca koca firmalarda verimsizlik, halkla ilişkilere dökülen gereksiz tonlarca para var. Türkiye’nin en önemli ihtiyaçlarından biri doğru dürüst bir çek-yat bence. O kadar niteliksiz üretimler yapılıyor ki başlı başına bir sorun. Bana fırsat verilse herkesin evine girecek bir çek-yat tasarlamak isterdim. ‘Tasarım’ derken üreticilerin de tüketicilerin de tasarım medyasının da kafası çok karışık.

Tasarım sanki ‘havalı, süslü, püslü bir şey’ gibi algılanıyor. Oysa tasarım, ürüne gitmek için taammüden yapılan bir iş, bir süreç.Geri dönüşüm, verimlilik, paketleme, fiyat kalite performansı, yenilikçilik gibi yüz kefenin yüzünün de dengede olması gerektiği bir durum. Bazen malzeme lojistiği ürünü başka bir yere getiriyor, bazen ergonomi kriterleri, bazen fiyatı…

Häfele teknolojisi tasarım sürecinin neresinde ve sizi nasıl yönlendiriyor?
Bütün ekip arkadaşlarımdan beklentim, bütün Häfele kataloğunun ezberlerinde olması. Detay çözümlerinin karşılığının hep zihnimizde olması lazım. Zaten tasarım yaparken detaylar yeterli değilse, yeniliklere bakarak ürünler üzerinde revizyon yaptığım da oluyor. Mobilyada kullanılmayan endüstriyel ürünler de kullanıyorum bazen. Seramik derz malzemesini, profil
olarak kullanmıştım mesela. Bazen yaratıcı süreç, sizi bambaşka yerlere de götürebiliyor.