O, mimarlığın seçkinci bir meslek olmadığını ve mimarın yaşadığı dünyanın sorunlarına gerçek yanıtlar bulması gerektiğini’ savunan mimarlarımızdan biri. Santralistanbul Çağdaş Sanatlar Müzesi’nden toplu konutlara, Türkiye’nin mimarlık üretimine kattığı her yapı, ‘insana, kente ve doğaya dair söz söylemek isteyen bir mimarın dağarcığından çıkmış gibi. Jürinin ifadesiyle ‘işverenin ticari menfaa­tine dönük işlevsel verimliliği hümanizmle birleştiren’ İpekyol Tekstil Fabrikası Emre Arolat’a bu yıl, dünyanın en prestijli mimarlık ödüllerinden Ağa Han’ı kazandırdı.

Şimdiye dek birçok uluslararası mimarlık ödülü aldınız elbette ama, Ağa Han Ödülü nasıl bir anlam taşıyor?
Sayıları gittikçe artan mimarlık ödüllerinin pek çoğu, kerameti kendinden menkul ölçütler içeriyor. Dahası bu ödüllerin neredeyse hepsi, jüri tarafından yapıların kendilerini görerek ya da en azından ciddi bir biçimde dokümantasyonu yapılarak değil, iki fiyakalı fotografa bakılarak veriliyor. Büyük hızla üretilen ve ‘piyasa’ tarafından aynı hızla tüketilen bu ödüllerin ortaya koyduğu iklimde, Ağa Han çok farklı bir noktada duruyor. Zira seçim dönemindeki hassasiyet, jürinin, raportörlerin titiz ve ziyadesiyle ayrıntılı çalışmaları bir yana, seçim ölçütlerinin niteliği de bu ayrışmayı anlamlı kılıyor. Aday olarak gösterilen dört yüzden fazla önerinin içinden seçilen beş proje, yerel topluluklardaki yaşam kalitesinin arttırılmasına dönük ihtiyacı öne çıkartması, çevresel, sosyal ve ekonomik mecralarda sürdürebilirliği desteklemesi ve bağlamlarına karşı etik bir duyarlılık göstermiş olması gibi nedenlerle ödüllendiriliyor. Jüri, bu projelerin ‘azimle birleşen ümidin, alçakgönüllükle tavlanan gururun ve çeşitlilikten ödün vermeyen birliğin’ hikayesini anlatmakta olduğunu savlıyor. Tüm bu çıktıları üst üste koyunca, Ağa Han ödülünün mesleki maceramda önemli bir adımtaşı olduğunu kabullenmem gerekiyor sanırım. İpekyol Tekstil Fabrikası Ağa Han Mimarlık Ödülü’nü alan ilk endüstri yapısı oldu. Bu seçimin Ağa Han ödülü için önemli bir adımtaşı olduğunu ödül töreni öncesinde kısa bir sohbet imkanı bulduğum Ağa Han’ın kendisinden duymuş olmak, benim için heyecan verici bir deneyimdi.

Jüri ‘doğa manzaralı ve bol gün ışığı alan fabrikanın çalışanlarına güzel ve huzurlu bir ortam sağlayacak biçimde tasarlanmış’ olması özelliğiyle binayı ödüle değer bulmuş. İpekyol ile birlikte nasıl bu noktaya ulaştınız?
İpekyol firmasının sahibi Yalçın Ayaydın, Edirne’de kurmayı planladığı yeni fabrikası için bana geldiğinde, kendisine gördüğüm fabrikaların pek çoğunu içinde üretim yapılan cezaevlerine benzettiğimi söylemiştim. Yalçın bey de bana “O zaman bana içinde çalışan herkesin mutlu olabileceği bir yapı tasarla” demişti. İpekyol Tekstil Fabrikası’nın, çalışanların refahı ile işverenin üretim hedeflerinin me-kana entegrasyonunda mimar ve işverenin başarılı işbirliğine iyi bir örnek teşkil ettiği söylenebilir. Yönetim ve üretim alanlarını aynı çatı altında buluşturması, dünya­daki endüstri yapılarının pek çoğunda rastlanan hiyerarşik düzenleme ve kötü yaşam koşullarından uzak duran mi­mari çözümlemesi, yerel malzeme kullanımı, düşük enerji performansı, üretim alanlarına doğal ışık ve hava sağlayan iç bahçeleri, çalışanların konforu için düşünülmüş sosyal alanları yapının öne çıkan niteliklerinden bazıları.

Kültür ve eğitim yapılarıyla ilgili şunu sormak isterim: Kentsel çekim merkezi olarak dünyanın farklı noktalarında yükselen ‘ikonik yapı’ üretimi hakkında ne düşünüyorsunuz?
Mimariye ve çevreye, sadece iyi tasarlanmış, güzel yapılar inşa etme edimi çerçevesinden bakmak yerine; onu insana, kente ve doğaya dair bir görüş üretme, mekanı kurmaya yönelik, sosyal yönelimleri öncelenmiş bir düşünce geliştirme yolunda kullanmayı tercih eden bir görüşü benimsediğimi söyleyebilirim. Bu bağlamda, sözünü ettiğiniz ikonik yapıların bir bölümünü sorunlu bulduğumu vurgulamalıyım. Son dönemde özellikle Frank Gehry’nin yapıtı üzerinden mimarlık gündemine giren “Bilbao Etkisi”nin de bu anlamda problemleştirilmesini anlamlı buluyorum. Kuşkusuz Bilbao gibi geçtiğimiz yüzyılın önemli bir bölümünü sanayi üretimi, bunun ortaya koyduğu fiziksel ve sosyal örüntülerin tortuları ve kentsel kimliğin çözülmesi gibi konularla uğraşarak geçiren bazı kentler adına, böyle bir etki ve bir tür promosyonel mimarlık üretiminin anlamlı ve faydalı olduğu iddia edilebilir. Ancak İstanbul gibi, her açıdan çok katmanlılaşan bir kentin böyle bir promosyona ne oranda ihtiyaç duyduğu, hayli şüphe götürür bir sorudur. Kentin kendi dinamikleri ve yapısal örüntüsü ile çatışan mimari yönelimlerinin, İstanbul gibi cazibesinden kuşku duyulmayacak bir şehirde pek de anlamlı olmadığını düşünüyorum.

Santralistanbul Çağdaş Sanatlar Müzesi tam da dilediğiniz gibi bulunduğu çevreyi dönüştüren ama ‘sıradan’ gibi görünmeyi başaran bir yapı, öyle değil mi?
Santralistanbul Çağdaş Sanatlar Müzesi projesinde yıllar önce yıkılmış ve sadece temel izlerinin görülebildiği iki büyük kazan dairesi yapısının konvansiyonel bir rekonstrüksiyon olarak ele alınması yerine, kendilerine atfedilen yeni işlevin de içerildiği bir yorumla, bir anlamda soyutlanarak tasarlanmaları yoluna gidildi. Birbirinden kopuk ancak yine de birbirine çok yakın. Santralistanbul Çağdaş Sanatlar Müzesi projesinde yıllar önce yıkılmış ve sadece temel izlerinin görülebildiği iki büyük kazan dairesi yapısının konvansiyonel bir rekonstrüksiyon olarak ele alınması yerine, kendilerine atfedilen yeni işlevin de içerildiği bir yorumla, bir anlamda soyutlanarak tasarlanmaları yoluna gidildi. Birbirinden kopuk ancak yine de birbirine çok yakın durarak çevredeki binalar yığınını tamamlayan bu iki yapı, ilk işlevlerini sürdürdükleri hallerindeki kitlesel varoluşlarına uygun, ancak yüzey kurgusu olarak neredeyse ‘tarafsız’ denebilecek bir seçimle yeniden kurgulandı. ‘Çağdaş olmak’, ‘tam da yapıldığı günün mimari özelliklerini taşımak’ veya ‘içinde bulunduğu tarihi kontekstten koparak ayrışmak’ gibi alışıldık, güncel ve popüler yönelimlerin aksine, bütün motivasyonunu o ‘yer’ ve ‘durum’ ile hemhal olabilme çabası üzerinden oluşturan bir yapı grubu oluşturmak, en çok öne çıkan tasarım ölçütü .

Raif Dinçkök Kültür Merkezi’nde nasıl bir çözümleme yoluna gittiniz peki?
Yalova bir yüzüyle doğa kenti hatta yakın coğrafyanın en gelişkin arboretumlarından biri. Aynı zamanda bir endüstri kenti Yalova. Birbirine tamamen zıt olan bu iki varoluş biçiminin bu kentte iç içe geçtiğini, birbirinden beslendiğini, hatta karşıtlığın oluşturduğu tansiyonun kentin özgül ruhunu koşulladığını söylemek yanlış olmaz. Yapının, bir ‘kültür merkezi’ olarak sözü edilen ruhun egemen olduğu kentle ve kentliyle kuracağı ilişkinin biçimi, tasarımın ana damarı olarak ortaya çıktı. Bu bağlamda tasarlanan kültür merkezinin kentin zıt katmanlarıyla dolayımlı bir ilişki içine girmesi hedeflendi. Arazinin batı yönüne çekilip en kenara yaslanarak önünde yer alacak olan kent bahçesine yer açacak şekilde konumlandırılan yapı, dış algıda zamane kültür merkezlerinin anıt oluşturmaya yönelik bildik pırıltılı ve baskın dünyasına yüz vermeyen bir anlayışa sahip. Böylelikle ‘tasarlanan’, ‘kullanan’a bir şeyler öğretmeye, onu düzen içine sokmaya kalkmıyor. Tersine, söz konusu tasarım büyük ölçüde bir ‘ucu açıklık’ içeriyor. Yapı ilk bakışta herhangi bir biçime referans ver­miyor. Neredeyse hiçbir ‘şeye’ benzemeyen bu kitlenin oluşturduğu tarafsızlık algısı, yapıya yaklaştıkça kentin endüstriyel ruhuna doğru yön değiştiriyor. Pırıltılı ve afili malzemeler yerine dış cephe kaplaması olarak tasarlanan ve dirençli yapı çeliğinden delikli plakalar, paslı yüzeyleriyle bu hissiyatı güçlendiriyor. Zaman içinde, tıpkı doğal bir palet gibi oksidasyonun yarattığı renk ve ton değişiklikleri, yapının kentle kuracağı ilişkiyi daha da etkileşimli hale getirecek.