1980’ lerde bilişim teknolojilerinin mimarlık pratiğinde geniş anlamda kullanılmaya başlamasıyla birlikte, mimarlık ve buna bağlı tasarım anlayışı da değişmeye başladı. Gelişen ve yaygınlaşan dijital tasarım teknikleri sayesinde mimari yapılar da kimliğini değiştiriyor. bu değişim birçok alanda olduğu gibi kültür ve eğitim yapılarında da sıra dışı tasarımlarla kendini gösteriyor.

UNStudio’nun tasarladığı, Stuttgart’taki Mercedes-Benz Müzesi, dijital tasarım teknikleriyle üretilen kültür yapılarından biri. Toplam 53,000 m2 kapalı alana sahip olan müze, yonca biçimindeki planıyla, üç kesişen daire ve üçgen bir atriumdan oluşuyor. Yarım daire biçimindeki katlar merkez atriumun etrafında dönerek yatay yayları oluşturur. Binanın karmaşık formundan dolayı yonca plan, içeriden ve dışarıdan algılanamıyor. Yapıya ait tüm duvar, tavan, rampa ve sütunlar yumuşak şekilde içi içe geçtiği için kesin bir çizgiyle ayrılamadığı gibi…

Bina 160 farklı antika aracın bulunduğu 16,500 m2 büyüklüğünde bir sergi alanı, müze satış mağazası, restoran ve ofisleri kapsamakta. Atriumdaki asansörler göz seviyesinde geniş yarığı olan kapsüller biçiminde tasarlanmış. Ziyaretçiler bu yarıklardan hem atriumun duvarlarındaki Mercedes-Benz’ in tarihiyle ilgili görselleri hem de asansörlerin her birinde sergilenen araçlarla ilgili multimedya sunumu da izleyebiliyor. Ziyaretçiler müzeyi dolaşırken kullandığı, yukarıdan başlangıç noktası olan ve spiral şeklinde aşağı doğru inen iki rampa, antika araçlarla ilgili açıklamaların olduğu koleksiyon odalarına bağlanır. Koleksiyon odaları gün ışığı alacak biçimde konumlandırılmış, antika araba ve kamyonların kronolojik sırayla dizildiği büyük, panoromik pencerelerle çevrelenmiş. Odalara bağlanan spiraller sürekli birbirlerini keserek ziyaretçilerin istedikleri zaman bir diğer spirale geçmelerine imkan veriyor. Bu spirallerle ayrılan iki müze, taban ta­bana zıt karakterde kurgulanmış. Ayrıca aynı spirallerle araçların dönemleriyle ilgili olarak kronolojik sıra gözetmeksizin farklı bölümlere geçişler yapılabiliyor.


Mercedes-Benz Müzesi’ne benzer şekilde alışılmışın dışında tasarımı olan kültür yapılarına bir diğer örnek ise Steven Holl Architects tasarımı Nelson Atkins Sanat Müzesi. Müzede deneyimsel bir mimari oluşturmak amacıyla sergileme alanları parkın içerisinde de devam ettirilmiş ve bu yolla park peyzajıyla ana kütle kaynaştırılmaya çalışılmış.

Kampüsün doğu kenarı boyunca uzanan ve yeni mekanların yer aldığı ek bina müze giriş alanıyla heykel parkını birbirine bağlar ve ışığı toplayan beş cam lensle ayırt edilir. Bu lensler sayesinde aydınlık ve şeffaf bir lobi, sanat kütüphanesi ve kitapevinden oluşan mekanlar ziyaretçileri mü­zeye davet eder. Ziyaretçiler ek bina içerisinde dolaşırken ışık, sanat, mimari ve peyzajın birbirleri arasındaki geçişini deneyimleyebiliyor. Lobiden bir rampayla galerilerin olduğu bölüme ve oradan da bahçeye ulaşılır. Ayrıca lobiyi kesen çapraz bir aks bağlantısıyla müze ana binasının zemin katına geçilir.

Galeriler ise sergilenen koleksiyonları ön plana çıkaracak biçimde organize edilmiş. Ziyaretçiler bu kısımdan kademeli olarak ve peyzajı algılayabilecek şekilde heykel parkına ulaşıyor. Galerilerin altında yer alan bodrum kattaki servis alanları ise sanat eserlerinin teslimatı, depolama ve işlem bölümleri olarak esnek bir erişim sağlayacak biçimde planlanmış. Ek binanın tasarımı yapılırken sürdürülebilir düşünce esas alınmış. Bu amaçla heykel bahçesi binanın üst kısmına kadar devam ettirilmiş, yüksek izolasyon ve yağmur suyu kontrolünü sağlayan çatı bahçesine dönüştürülmüştür. Lenslerin çift cam boşlukları kışın güneşle ısınan havayı toplar ve iç mekan konfor koşullarının sağlanmasında doğal kaynakların etkin kullanımına imkan verir.

Cam oyuklara yerleştirilmiş özel saydam yalıtım malzemeleri ve bilgisayarla kontrol edilen yüzeyler ise her tür sanat eserleri için hassas düzeyde optimum ışık seviyesi sağlar. Ayrıca lenslerin merkezinde bir ışık ve hava dağıtıcısı bulunuyor. Bu lensler ışığı galerinin en derinlerine kadar taşırken aynı zamanda HVAC kanallarının asılabileceği alanlar yaratır.

Sıra dışı kültür yapılarına bir diğer örnek ise Zaha Hadid’ in Chanel için tasarlamış olduğu taşınabilir sanat pavyonu. Bu pavyon Chanel’in 1955 yılından bu yana simge haline gelen ürünlerinin sergilenmesi amacıyla yapılmış. Ayrıca bu projeyle moda, sanat ve mimarlık arasındaki paralel­liklerin sergilemesi gözetilmiş. Fütüristik bir yaklaşımla geliştirilmiş olan pavyon 29 m x 45 m boyutlarında ve toplam 700 m2 kapalı alana sahip. Zemin seviyesinden 1 metre yükseltilen pavyonun toplam yüksekliği 6 m’yi buluyor. Bu proje şehirler arasında taşınabilecek biçimde tasarlandığı için her bir parçanın genişliği 2.25 metre olacak biçimde düşünülmüş. Pavyonun çelik konstrük­siyonu ise bir hafta içerisinde yeniden inşa edilebilecek özellikte tasarlanmış.

Pavyonda akıcı bir geometrik tasarım gözlenebiliyor. Birbirini takip eden halkaların şeklini bozarak süregiden bir form oluşturulmuş. Böylelikle, daha dar, daha yük­sek, döngüsel bir yapı oluşturulmaya çalışılmış. Pavyon, merkez akstan geçen ve 10’ar derecelik açılarla birbirine yaklaşan 36 parçalı bir yapıya sahip. Hadid, Clerkenwell tabanlı pavyon çalışmasını, bir iç avlu etrafında bulunan sürekli yay elementler dizisi olarak tarif ediyor. Pavyo­nun formu hatasız bir biçimde yapılmış olan yumuşak katmanlardan oluşan zarif detaylarıyla, ikonik Chanel çalışmasının bir yansıması olarak görülüyor. Böylece, son derece estetik, fonksiyonel ve ayrıntılarıyla çok güçlü bir yapı ortaya çıkmış.

Pavyondaki camlı tavan her şehrin belirli iklim koşulları karşısında iç mekan ısısını kontrol altında tutacak biçimde tasarlanmış. Doğal ışık tavandaki yedi katmandan geçerek yapay ışıkla birleşiyor ve pavyonun kemerli yapısını vurgu­luyor. Ayrıca bu ışık seviyesi sanat ürünlerinin sergilenmesi için etkileyici bir atmosfer oluşturuyor. Çatıdaki büyük açıklıktan giren ışık ise iç ve dış mekan arasındaki geçiş ilişkisini dramatik bir biçimde silikleştirir. Pavyonu oluşturan her bir eğrisel kabuk segmentinin yarattığı ritim iç mekan boyunca güçlü bir perspektif oluşturuyor. 65 m2 genişliğindeki avlu, sergi alanı ve ka­musal alan arasında ortak bir boşluk gibi işlev görüyor.

Ayrıca bu alanda 25 m2 lik bir vestiyer bölümü de bulunuyor. 128 m2 büyüklüğündeki teras ise dış ve iç mekan arasında görsel bağın kurulmasına yardımcı oluyor. Chanel Pavyon, güçlü heykelsi kabuğu ve iç mekandan algılanan zarif ve hafif görünümlü görsel bir ikilem yaratır. Pavyonun dış kabuğu iç mekan içerisinde zengin esneklik sunar ve sergileme alanlarında yaratıcı çözümler üretilmesini sağlıyor. Bu kabuğun yansıtıcı yüzeyi her şehirde gerçekleştirilecek farklı programlara uygun olarak değişik renklerle aydınlatılmasına imkan verir. Chanel Pavyonu’ndaki eğrisel geometrilerindeki akışkanlık, sürekli dönüşümler ve yumuşak geçişler Hadid’ in 30 yıllık deneyiminin bir ürünü.

Bu tür kültür yapılarına bir diğer önemli örnek ise Juergen Mayer H. Architekten tarafından Danfoss Üniversitesi Bilim Parkı için tasarlanan Cumulus (merak merkezi) binasıdır. 2007 yılında Danimarka’ nın Norborg şehrinde inşaa edilmiş olan bu bina 500 m2 genişliğinde bir kafeterya ve 1200 m2 genişliğinde sergi alanından oluşuyor. Çelik konstrüksiyondan oluşan yapı, taşıyıcı sistemin üzeri şampanya ve bronz renkli alukobold malzemeyle kaplanmış. İç duvarlar ise brüt betondan yapılmış. Sergi alanının tavanı ise siyah, kafeteryanın ki ise gümüş renkle boyanmış oluklu çelikle kaplı. Binanın dalgalı formu, belirli yerlerde yükseltilerek iç mekan sergi alanıyla dış mekan peyzajı arasında geçişi sağlayan alanlar yaratılmış. İç ve dış mekanlardaki teşhir alanları ve yüzeylerdeki geçici sergiler bina ve park arasındaki çizgiyi yumuşatıyor. Kaferterya ve sergi alanı yazın dışarıdaki parkla bütünleşecek şekilde tasarlanmış. Kış aylarında ise alan sergi ve etkileşimli bilimsel deneyimler için kapalı hale getiriliyor.

Bilişim teknolojileriyle tasarlanan tüm bu kültür ve eğitim yapıları, günümüzün heyecan verici mimari işleri arasında yer alıyor; etkileyici tasarım ve işlevleriyle dikkat çekmenin yanında, sıra dışı mimari nitelikleriyle bulundukları ortamları şekillendirip zenginleştiriyor. Eğitim alanındaki değişim ve teknolojinin entegrasyonu, eğitim mekanlarının tasarımında da değişimi zorlamakla birlikte heyecan verici ve yenilikçi çözümler üretmesinin yolunu açıyor.