40 yılı aşan ayrıcalıklı kariyeri boyunca zamanın ötesinde işler üreten Richard Rogers, 20. ve 21. yüzyıla yön veren mimarlar arasındaki yerini şimdiden almış durumda.Kraliçenin ömür boyu asalet unvanıyla onurlandırdığı mimar, kentleşme olgusuna dair politik söylemleriyle de mimarlığı siyasetin gündemine sokan ilk isimlerden biri.

1933 yılında İtalyada doğan Rogersın mimarlık kariyeri, İngilterede AA (Architectural Association) ve ardından Amerikada Yale Üniversitesi’nde aldığı mimarlık eğitimlerine dayanıyor. Rogers mezun olduktan sonra ilk ortaklığını ilk eşi Sue, Norman ve Wendy Foster ile birlikte kurdukları Team 4’ ile, ikincisini ise 1970 yılında İtalyan mimar Renzo Piano ile Piano+Rogers Architects adı altında gerçekleştirir. Piano ile ortaklığından ortaya çıkan ve Paris kentinin önemli simgelerinden sayılan Georges Pompidou Merkezi ile (1971-1977) hi-tech mimarlığın ilk kurallarını ortaya koymuş oldu: Bina hizmetlerini dışa vuran açık ve esnek iç mekanlar, kamusal bir meydan ve göze çarpan bir mühendislik…

Otuz yıl içinde iki kez yenilenen Georges Pompidou Merkezi, 20. yüzyılın en çarpıcı yapılarından biri olarak güncelliğini bugün de korumaya devam ediyor. Bina, müze olgusunun toplumsal yaşantıdan kopuk bir nesneler topluluğu’ olmaktan çıkarak sürekli güncellenen bir mekan haline gelmesinde de önemli bir rol üstleniyor. Dönemin cumhurbaşkanı Georges Pompidou’nun bildik müze anlayışının dışına çıkan bu merkezi açma kararı, işçi sınıfın öncülüğüyle başlayan ’68 Hareketi’yle aynı döneme 1933 yılında denk gelmesi de farklı bir anlam taşıyor.

Rogers’ın, Renzo Piano ile birlikte tasarladığı yapı Archigram ütopyalarından ve Fütüristlerden esinler taşıyor. Tek cephesinin geçirgen olmasının yanında, binanın tüm servis elemanları da dışavurumcu bir yaklaşımla ön cepheye taşınmış. Cepheye açılan borulardan kırmızı renk insan, yeşil renk sıvı, sarı renk elektrik, mavi ise hava dolaşımını simgeliyor. 90.000 metrekarelik bir alana kurulu merkez, 371000 kitabın bulunduğu bir halk kütüphanesi, Ulusal Modern Sanat Müzesi, Endüstriyel Tasarım Merkezi, sürekli sergiler bölümü, Akustik, Müzik Araştırma ve Koordinasyon Enstitüsü’nü barındırıyor. ‘70’lerde gelenekselciler tarafından Paris’in siluetini bozan çirkin bir yapı olarak algılansa da hem teknik hem de kavramsal açıdan ne derece başarılı olduğunu, güncelliğini koruyarak çoktan kanıtlamış durumda. Pompidou’nun teknolojik optimizmi, kent ölçeğinde kucaklayıcı bir yapıya sahip olması da müzenin halk arasında benimsenmesini sağladı. O yıllarda popüler kültürü de etkileyerek albüm kapaklarında boy gösterdi, hatta o yıllarda bir Bond filmine sahne oldu.

Mimarlık tarihinde olduğu kadar, kariyerinde de dönüm noktası olan merkezin tamamlanmasının ardından Richard Rogers Partnership’i kuran Rogers, ürettiği projelerle yine dünya çapında yankı uyandırmayı sürdürdü. Bir yarışma sonucu kazandığı Londra’daki Lloyd’s binası (1978-1986) örneğin, kentsel anlamda çığır açıcı olmasından öte, Rogers’ın mimari dışavurumculuğunu da simgeler. Lloyds binasının strüktürü, Pompidou Merkezi’nin aksine çelikten değil, betondandır. Önceki projesiyle apaçık benzerlikler olmasına karşın, Rogers, çevresine tümüyle yabancı bir eklenti olarak değil daha çok kentin görsel dokusuna uyum sağlayan bir yapı fikrinden yola çıkar. Merdivenler, asansörler ve diğer hizmetler yine binanın içinden dışarıya taşınmış, dış cephede kuleler ve bacalarla ifadesini bulmuştur. Louis Kahn’ın binaların ‘hizmet edilen ve eden alanlar’ olarak ikiye ayrıldığı fikrinde olduğu gibi. Son dönemde tamamladığı Madrid Barajas Havaalanı-Terminal 4 (1997-2010) de yine Rogers’ın makine-bina olgusu, mimari saydamlık, kamu ve özel mekânların iletişimi, kullanıcı odaklı esnek kat planları gibi ilkelerini tekrarlıyor. Projenin boyutuna rağmen, havaalanının tasarımı yolcular için işlevsel ve konforlu bir mekan sunuyor. Kentsel ve mimari boyut, insan ölçeği ve çevresel etkiler gözetilerek bütünsel bir yaklaşımla ele alınmış.

Projenin karakteristiklerinden biri sadece bir havaalanının hava trafiğine hizmet eden bir servis alanı olarak değil, aynı zamanda mimari açıdan kentsel dokunun entegre bir parçası olabileceğini gösteriyor. Yolcuların yolculuk sürecini kolaylaştıran, kolay okunabilen mimari çözüm, a na bina farklı işlevsel hacimleri ve modülleri biribirinden ayırıyor ve ardışık süreçleri belirginleştiriyor.

1998 yılından beri devletin çeşitli kurumlarının planlama bölümlerinde danışmanlık yapan mimar, İngiltere Mimarlık ve Kentsel Tasarımdan Sorumlu Belediye Başkanı’nın baş danışmanlığı görevinin yanısıra, Londra Büyükkent Tasarım Değerlendirme, Onaylama Grubu (Greater London Authority’s Design for London Advisoty Group) başkanlığını da yürüttü. Sadece mimar kimliğiyle değil, politik görüşleriyle de mimarlığı siyasetin gündemine sokan ilk isimlerden oldu. 1999 yılında, Richard Rogers Urban Task Force’un başkanı olarak ‘Towards an Urban Renaissance’ adlı raporu yazarak kentsel rönesansı ateşledi; İngiltere Yeni İşçi Partisi’nin de desteğiyle yürünebilir, sürdürülebilir kent ve banliyölerin yaygınlaşması gerektiğini savundu ve sürdürülebilir kentsel dönüşüm projeleri gerçekleştirdi: Manhattan East River Waterfront, Seul’de karma yapıya sahip bir masterplan projesi, Thames Nehri kıyısında yer alan Convoys Wharf (2002-2005) ve Batı Londra’da bulunan Wembly Stadı’nın kentsel çevresi (2002-2005), Lizbon Almada’da rıhtım yenilemesi (2002-2010), Berlin’de Potsdamer Platz (1991), Floransa yakınlarında Piana di Castello (1995) ve Şangay’daki Pudong yarımadası (1992-1994)gibi.. Greenwich’de tasarladığı Millennium Dome (1996-1999) ile sembolleştiren Rogers’ın mimarlık anlayışını New York kenti için 71 katlı Dünya Ticaret Merkezi binası, Tokyo Nippon TV Merkez Ofisi gibi son dönem projelerinde de görmek mümkün.

Rogers Stirk Harbour + Partners adıyla yoluna devam eden Richard Rogers’ın mimariye yaptığı en büyük katkı sadece Pompidou’da olduğu gibi teknlojik bir görüntü yaratmak değil, mimarinin sosyal ve kentsel boyutunu da vurgulamak, aynı zamanda buluş niteliği olan mimariyi yaratmak için detay ve strüktürün dahiyane sentezini ortaya koymasıdır.