Meriç Kara ve Nature in a Kit

24 Eylül 2009 | Yazar: Gateway | Konu: Tasarım

Meriç Kara Lozan’dakiTasarım ve GüncelUygulamalar Müzesi’ndeki, “yapay dünyada doğal tasarım çelişkilerini keşfe çıkan” Nature in a Kit sergisine katılımcı olarak davet edildi. Meriç Kara, Frank O. Gehry, Ron Arad, Andrea Branzi ve Bouroullec Brothers gibi dünya çapında tanınmış isimlerin yanında projelerini sunacak. Kara’nın yeni projeleri ilerlemeye devam ederken, Fabrica’da bulunduğu dönemlerde yaptığı çalışmalar da yeni izleyicilere ulaşıyor. Sergilenen projeler “Blockcrack” ve “Shirtvase” evcilleştirilmiş doğayı kabul etmenin sürprizli yollarını gösteriyorlar.
www.merickara.com

hafele30

Anish Kapoor’un Memory “zihinsel heykeli” Guggenheim’da
Guggenheim Vakfı’nın sanatı destekleme programının 14. projesi olan Anish Kapoor: Memory geniş vizyonu ve derin estetiğiyle tanınan sanatçıyla yapılan ilk çalışma niteliğinde. Anish Kapoor’un dehası, iki farklı sergileme senaryosuyla bütünleşen, mekana uygun eserler üretme becerisinde gizli. Memory bulunduğu galeri mekanına sıkı sıkıya yerleştirilmiş. Cor-Ten kabuğu sadece sekiz milimetre kalınlığında, geçici ve anıtsal olmayan bir form öneriyor. Heykel, galerinin duvarlarının, tavandan zemine uzanan sınırlarından zarifçe sıyrılarak ortaya çıkıyor.

Girişi engelliyor olması, izleyiciye eser üzerinde düşünmeye zorluyor; hafizalarında kalan görüntülerin parçalarını bir araya getirerek eserin bütünlüğünü tahmin etmelerini sağlıyor. Böylece, görmenin dışında daha fazla çaba sağlamaları isteniyor. Kapoor bunu “zihinsel heykel” yaratma süreci olarak tanımlıyor. Birer katılımcıya dönüşen sergi izleyicileri, kendi varlıklarının mekandaki yeri konusunda da bilinçlenmiş oluyor.
www.guggenheim.org

Etiketler: , , , | İlk yorumu siz yapın »

2009 Pritzker Mimarlık Ödülü’nün Sahibi İsviçreli Mimar Peter Zumthor

16 Eylül 2009 | Yazar: Gateway | Konu: Mimari

peter-zumthor2Dünyanın en prestijli mimarlık ödüllerinden Prıtzker’in sahibi bu yıl Peter Zumthor oldu. 29 Mayıs’ta Buenos Aıres, Arjantin’de yapılan bir törenle 65 yaşındaki mimara, 100.000 Dolar’lık ödül ve bir bronz madalya verildi. Zumthor’un çoğu İsviçre’de olmak üzere Almanya, Avusturya, Hollanda, İngiltere, İspanya, Norveç, Finlandiya ve Amerika’da birçok projesi gerçekleşti. İsviçre’nin Vals kenti için tasarladığı kaplıcalar ise mimarın baş yapıtı olarak kabul ediliyor. Mimarlık eleştirmenlerinden büyük övgü alan Almanya’daki Field Şapeli ve Köln’deki Kolumba Müzesi binalarını “hem şok edici derecede modern, hem de tarihin katmanlarını içinde barındıran dingin bir proje” diye tanımlayan jüri, ödülde bu yaklaşımının belirleyici olduğunu kaydetti.

Jüri’nin seçimi duyurulurken, Hyatt Vakfı’nın başkanı Thomas J. Pritzker jürinin açıklamasından alıntı yaparak, “Peter Zumthor tüm dünyada meslektaşlarının hayran olduğu, inatçı ve olağanüstü derecede azimli, usta bir mimar. Zumthor’un bütün binalarının güçlü, zamansız bir duruşu var. Net ve kesin düşünceyi gerçekten şairane ölçülerle ilham verici işlere dönüştürme gibi eşsiz bir yeteneğe sahip” dedi.

 Zumthor Thinking Architecture kitabında şöyle diyor: “Günümüz mimarlığının kendiliğinden içinde varolan görev ve olasılıkları yansıtması gerektiğine inanıyorum. Mimarlık, kendi özüne ait olmayan şeylerin aracı ya da sembolü değildir. Gerekli olmayanı yücelten bir toplumda, mimarlık bir rezistans görevi görür, artık formları etkisiz hale getirir ve kendine ait bir dille konuşur. Mimarlığın dilinin belirli bir tarzın meselesi olmadığına inanıyorum. Her bina belirli bir kullanım için, belirli bir yerde ve belirli bir toplum için inşa edilmiştir. Benim tasarladığım yapılar bu basit unsurlardan doğan sorulara mümkün olduğunca açık ve rasyonel biçimde yanıtlamayı dener.”

Zumthor 2009 Ödülü’nü kazandığında düşüncelerini şu sözlerle dile getirdi: “Son 20 yılda ürettiğimiz işler ile Pritzker Ödülü’ne layık görülmek, çok güzel bir olay. Yaptığımız küçük bir işin bile profesyonel mimarlık dünyasında fark edilmesi bizi gururlandırdı; bu genç profesyonelleri de kaliteli iş üretmek adına çaba gösterdiklerinde, bunun takdir göreceğine dair yüreklendirici bir olay.” Zumthor’un seçilmesiyle, Pritzker Mimarlık Ödülü’nun 30 yıllık tarihinde, İsviçre bu ödülü ikinci kez almış oldu. 2001 yılında Jacques Herzog ve Pierre de Meuron bu ödülle onurlandırılmıştı.

Pritzker Mimarlık Ödülü’nün amacı her sene yaptığı işlerde hüner, hayal gücü, kararlılık gibi özellikleri bir araya getirebilen, insanlığa ve yapılı çevreye mimarlık yolu ile ciddi katkılarda bulunmuş, halen yaşamakta olan bir mimarı onurlandırmak. 1979 yılında Pritzker ödülünü alan ilk kişi Philip Johnson oldu. Daha sonra sırasıyla; 1980’de Meksika’dan Luis Barragan; 1981’de Birleşik Krallık’tan James Stirling, 1982’de Kevin Roche, 1983’te Leoh Ming Pei, 1984’te Richard Meier, 1986’da Avusturya’dan Hans Hollein, 1986’da Almanya’dan Gottfried Böhm, 1987’de Japonya’dan Kenzo Tange, 1989’da Amerika’dan Frank Gehry, 1990’da İtalya’dan Aldo Rossi, 1991’de Robert Venturi, 1992’de Portekiz’den Alvaro Siza, 1993’de Japonya’dan Fumihiko Maki, 1994’te Fransa’dan Christian de Porzamparc, 1995’te Tadao Ando, 1996’da İspanya’dan Rafael Moneo, 1997’de Norveç’ten Sverre Fehn, 1998’de İtalya’dan Renzo Piano, 1999’da Birleşik Krallık’tan Norman Foster, 2000’de Hollanda’dan Rem Koolhaas, 2001’de İsviçreli mimarlar Jacquez Herzog ve Pierre de Meuron, 2002’de Avusturya’dan Glenn Murcutt, 2003’te Danimarka’dan Jørn Utzon, 2004’te Birleşik Krallık’tan Zaha Hadid, 2005’te Amerika’dan Tom Mayne, 2006’da Brezilya’dan Paulo Mendes da Rocha, 2007’de Richard Rogers ve 2008’de Jean Nouvel Pritzker Ödülü’nün sahibi oldu. www.pritzkerprize.com

Etiketler: , , | İlk yorumu siz yapın »

Küllerinden şehir yaratan mimar: Kenzo Tange

15 Eylül 2009 | Yazar: Gateway | Konu: Mimari

hafele26

6 Ağustos 1945 tarihinde yerel saat 08:15’i gösterirken, “Little Boy”(Küçük Çocuk) adı verilen atom bombası Hiroşima’da ilk anda 140.000 insanın ölümüne yol açtı. Ölü sayısı sonraki yıllarda da radyasyon etkisini gösterdikçe arttı. Su ve toprak yayılan radyasyondan etkilendi ve bombanın etkisi rakamlarla ifade edilemeyecek kadar büyük olmakla birlikte söylentiler uzun yıllar tek bir bitkinin bile Hiroşima’da yetişmeyeceği yönündeydi. Özetle, Hiroşima haritadan silinmişti.

Hiroşima’yı yeniden inşa etmek için açılan yarışma sonucunda proje “Hiroşima Master Planı” ile Kenzo Tange’e verildi. 1913 yılında Japonya’nın Osaka kentinde doğan Tange, kısa zamanda dünya mimarlık tarihinin en önemli isimlerinden biri oldu. “II. Dünya Savaşı’nın küllerinden modern Japonya’yı inşa eden mimar” olarak da anılan Kenzo Tange, Tokyo Üniversitesi’nde Kent Planlaması ve Mühendisliği Bölümü’nü bitirdi. Modern Japon mimarisinin Tange ile başladığı ve bu nedenle Tange’in sadece Hiroşima’yı küllerinden inşa etmekle kalmayarak yeni Japonya’yı da inşa ettiği düşüncesi yaygın.

Tange’in erken dönem çalışmalarında, yapıtlarından çok etkilendiği Le Corbusier’in de etkisinde kalarak oluşturduğu ve “kapsamlı şehirler”(comprehensive cities) olarak adlandırdığı kent çalışmaları, hizmet ve ulaşım elemanları olarak kombine olmuş mega strüktürlerden oluşuyor. Kenzo Tange’in esinlendiği diğer isimler ise Rönesans döneminin ustalarından Italyan sanatçı Michelangelo ve 20.yy mimarlık dünyasının önemli isimlerinden Alman Mimar Walter Gropius’du. Bu Batı sanatçıları ile Japon geleneklerini ustalıkla harmanlaması, Tange’in kendi çizgisinin karakteristik özelliğini de oluşturdu.

2. Dünya Savaşı’nda atom bombasının atılması ile haritadan silinen Hiroşima’da bulunan yapıların yaklaşık %69’u tamamen yıkıldı ve %6,6’sı da ciddi hasar gördü. Kent saniyeler içinde tanınamaz hale geldi. Tange tasarımına Barış Bulvarı ve atom bombasının düştüğü yerde konumlanan bir anıt ve müze ile başladı. Yapıtları Hiroşima’ya çağdaş bir görünüm verirken, yaşananların unutulmaması için geçmişten kalan bazı eserleri de planına dahil etti. 1955 yılında tamamlanan ve toplam 1.615 m2’ ye sahip olan bu plan, Modern Japon mimarisinin başyapıtı olarak kabul ediliyor.

Öncelikle geleneksel Japon mimarisinden esinlenerek yaptığı tasarımları, 1960’lı yıllardan sonra çağdaş bir üslupla kendini gösterdi. Bu yıllarda Tange’in mimarideki anlayışı işlevsellikten yapısalcılığa doğru yönelmeye başladı. Bu sırada insan ve teknoloji arasındaki ilişkiyi yorumlayan Tange, Tokyo’daki Saint Mary Katedrali projesini aldı. Çeşitli Ortaçağ Gotik Kiliselerini ziyaret eden Tange, bu kiliselerin ihtişamlı ve mistik atmosferinden etkilenerek Saint Mary Katedrali projesinde bu atmosferi modern teknolojiyle harmanladı.

Robin Boyd tarafından kaleme alınan otobiyografik kitabında, başyapıtlarından biri sayılan Saint Mary Katedrali’nden bahsederken Tange şöyle diyor; “Mimari yaratı, gerçekliği tartışmanın özel bir yolu. Tasarım, gerçekliğin ötesinde işlerlik kazanan ve gerçekliği işlevsel bir nesnenin inşasıyla transforme eden bir faaliyet. Bu projenin sanatsal yanı ise çift taraflı; hem gerçekliği yansıtması, hem de zenginleştirmesi üzerine kurulu. Gerçekliğin mimari yaratım vasıtasıyla meydana gelmesi şeklindeki tahayyül, gerçekliğin anatomisinin, ruhani ve bedensel/fiziksel strüktürünün bir bütün olarak var edilmesi gerekliliğini ortaya koyuyor.”

1964’de Olimpiyat Oyunları için Ulusal Jimnastik Kompleksi ve 1970’lerin başlarında “Insanlığın Ilerlemesi ve Uyumu” teması ile EXPO’70 binasını ve Festival Plaza projelerini gerçekleştirdi. Sonunda 80’li yılların başında, Tange artık uluslar arası projelere imza atmaya başladı. Bu dönemin en bilinen eseri 1985 yılında tasarladığı, Singapur’da bulunan, 280 metre yüksekliğindeki OUB binasıdır. 1980’lerin sonunda Kenzo Tange’in ekibi dünyanın dört bir yanından gelen ve aralarında Fumihiko Maki ve Arata Isozaki gibi iyi tanınan 130 mimarın da bulunduğu bir gruptan oluşuyordu.

Ayrıca Marunouchi’deki Tokyo Belediye Binası’nı tasarlamış olması, 1986’da Yeni Tokyo Belediye Bina Kompleksi projesini de alması için referans oldu. Mimarın “Tokyo için Plan” çalışması içerisinde köprüler, yapma adalar, deniz yüzeyinde inşa edilmiş park alanları ve büyük yapılar bulunuyordu. Bu çalışmanın önemli parçalarından biri de 1996’da tamamladığı Fuji binasıdır.

Kofu’da bulunan Yamanishi Radyo Istasyonu ve Basın Merkezi’nde uyguladığı mimari teoriler, Japonya’da kullanılan merdiven biçimlerini, asansörleri, klimaları ve elektrik ekipmanlarının tasarımını etkiledi. Bu binanın yatay planları yol boyunca cadde ile bağlantılı gibiydi ve bazı alanlar boş, bazıları ise kullanılır durumdaydı. Bu görüntünün en önemli özelliği büyüme potansiyelinin olması. Teras ve çatı bahçe olarak kullanılan alanlar ihtiyaç halinde çevrelenerek içeriye dahil edilebilme özelliğinde. Dünyanın birçok yerinde eserler yapmış olan Tange, Japonya’daki Türk Büyükelçilik Binası’nın da mimarıdır. 1991’de o dönem Paris belediye başkanlığı yapan Chirag’ın teklifi ile, Paris’e 200 metre yüksekliğinde plaza tasarladı ve şehrin sınırını da belirleyen bu plaza Paris’in doğusunda konumlandırıldı.

Tange’in mimari üslubunun en temel özellikleri; gelenekle çağdaşlığı birlikte sunması ve teknolojiyle insanın uyumlu birlikteliğini sunmasıdır. Bunu otobiyografisinde şöyle izah eder; “Mimari, öncelikle insan ruhuna hitap eden bir şey olmalı daha sonra temel formlar, mekan ve dış görünüş mantıklı olmalıdır. Çağımızda yaratıcılık; teknoloji ve insanlığın bir birlikteliği olarak ifade edilir. Geleneğin rolü, yaratıcılıkta katalizör görevini üstlenmesidir. Işin sonunda kendini belli etmeyen gelenek, yaratıcılığın kesinlikle içerisinde olmalı ama asla yaratıcının kendisi olmamalıdır.” Kenzo Tange’in bu felsefesi, tasarladığı hemen hemen bütün projelerde görülebilir. Bu bakış açısı Tange’i farklı kılan en önemli özelliğidir.

Hem modern mimarlık eğitiminde bir öğretmen olarak hem de dünyadaki mimarlara bir model olarak çok etkili olan Kenzo Tange, 1987 yılında Pritzker Mimarlık Ödülü’nü ve RIBA, AIA ve Fransız Mimarlık Akademisi’nden altın madalyonlar aldı. Harvard, Yale, Princeton, Washington gibi üniversitelerde dersler veren Tange, kendinden sonra gelen genç mimarlar için önemli bir esin kaynağı oldu. Kariyeri boyunca, Japon ve Batı estetik kurallarını birbirine bağlayan bir tarz oluşturan Kenzo Tange, 22 Mart 2005’te geçirdiği kalp krizi sonucunda vefat etti. 91 yaşındaki Tange’nin tüm tasarımları modern yapılara halen öncülük ediyor.

Etiketler: , | İlk yorumu siz yapın »

Sektörün iki liderinden büyük atak

14 Eylül 2009 | Yazar: Gateway | Konu: Hafele'den Haberler

Mobilya donanımları konusunda uzman olan Häfele ve Kesseböhmer, 01 Eylül 2009 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere, kalkar kapak makas donanımları ve kayar kapak sistemleri üretiminde sektör lideri olan Huwil KFT’yi (Budapeşte), Titus International’dan devraldı. Häfele ve Kesseböhmer bu amaçla Huwil KFT’yi yönetmek üzere ortak bir firma kurarak yeni bir işbirliğine de imza attı.

hafele17

Huwil gibi alanında lider bir markayı bünyesine katmasıyla marka gücünü pekiştiren Häfele, mevcut dağıtım kanalları ve iş süreçleriyle Huwil ürünlerini sunmaya devam ediyor. Bu yeni işbirliğinin sinerjisi ile birlikte, çalıştığı iş ortaklarına ve müşterilerine bu alanda çok daha güçlü bir hizmet sunmayı ve kazanç sağlamayı hedefliyor.

Häfele firması, güçlü uluslararası satış organizasyonu, tedarik, ürün geliştirme ve üretim konusunda üstün yetkinliğe sahip. Yeni iş modeli sayesinde, Huwil müşterileri de Häfele’nin genişletilmiş ürün yelpazesi, finansal olarak iyi değerlendirilmiş tedarikçi ve üretim ortakları sayesinde kazanç sağlamış olacak.

hafele18

Mobilya donanımları pazarında mevcut ve başarılı olan ürün paleti geliştirilerek Huwil’in kalkar kapak makas donanımları ve kayar kapı sistemlerine Häfele’nin çatısı altında sağlam bir gelecek sağlanmış oluyor.

Etiketler: , , , , , , , , | İlk yorumu siz yapın »

Kayar kapılara yavaşlatma mekanizması

14 Eylül 2009 | Yazar: Gateway | Konu: Ürün tanıtımı

hafele16

Yavaşlatma mekanizmalarında Häfele’nin yeni markası Smuso, kapı ağırlığı 2-80 kg aralığında, mimariden mobilyaya her tipte kayar kapak ve kapılarda kullanılabilen benzersiz bir ürün.

Mobilya kapakları ve kayar kapıların hafif bir dokunuşla, yavaş ve sessizce kapanmalarını sağlayan Smuso, modüler sistemi sayesinde mevcut kayar kapılara kolayca uyarlanabilen bir teknolojiye sahip.  Bu sistem, mimari projeler ve mobilya tasarımlarında kullanıcıya birçok avantaj sağlıyor. Yavaşlatma mekanizmalı kayar kapılar, yatak odaları, otel ve hasta odaları, konferans ve toplantı salonları, ofisler, avukatlık büroları, doktor muayenehaneleri, tedavi ve bakım odaları gibi yüksek konsantrasyon ve sessizlik istenen mekanlarda ideal bir kullanım sunuyor. Smuso’nun kapının ağırlığıyla orantılı üç farklı tipi mevcut.

Plastik malzemeden üretilen Smuso SD 2-25 kg arasında küçük ve hafif mobilya kapılarında kullanılabiliyor. Smuso CD, 25-50 kg arası ağırlığı olan kapı kanatlarında, galvanize çelikten üretilen Smuso AD ise özellikle binaların 35-80 kg kapı kanadı ağırlığı olan kayar kapı donanımları için öneriliyor. Sürekli geliştirdiği ürün gamı ve mimari çözümleriyle, mimar ve iç mekan tasarımcılarının çözüm ortağı gibi çalışan Häfele, “akıllı” mekanlar için profesyonellere Silent Aluflex’ı öneriyor.

Etiketler: , , , | İlk yorumu siz yapın »

Deneyselliği ve teknolojiyi yücelten bir tasarım çizgisi: Zoom Tpu

11 Eylül 2009 | Yazar: Benan Kapucu | Konu: Söyleşi, Tasarım

hafele31

Mağaza, kongre-sergi sarayı ve turizm yapılarından sonra, son dönemde çalışmalarını sağlık endüstrisinde yoğunlaştıran zoom tpu, teknolojinin yeni olanaklarına açık bir mimarlık anlayışına sahip. Firmanın kurucu ortakları atilla kuzu ve levent çırpıcı, iç mekan tasarımlarında biyomimik yapıları ve fraktal formları ustaca kullanıyor; firmalar için geliştirdikleri ürün konseptlerinde geleceğin teknolojisine yer açıyor.

Zoom TPU, son dönemde hastane, ilaç firmalarının ofisleri gibi sağlık sektörüne yönelik projeleriyle gündemde olan bir mimarlık şirketi. Acıbadem hastaneleriyle çözüm ortağı gibi çalışan Zoom TPU, Memorial, Florence Nightingale hastanelerinin de mekan konsepti ve uygulamalarını gerçekleştirdi. Acıbadem Bağdat Polikliniği ile 2005 yılında uluslararası bir ödül kazanan mimarlık şirketi, Atilla Kuzu ve Levent Çırpıcı ortaklığında 1994 yılından beri çalışmalarını sürdürüyor. Atilla Kuzu, mobilya tasarımlarıyla da tanınan bir tasarımcı. Japonya’da ve Türkiye’de birçok ödül kazanan Taklamakan oturma birimi, XYZ kitaplık (üstte) ve Barringer sehpa gibi… Kuzu ve Çırpıcı ile olan sohbetimiz, Zoom’un deneysel tasarım çizgisi ve sağlık sektöründeki işlerine odaklanıyor.

Zoom Mimarlık’ın temel tasarım yaklaşımından söz eder misiniz?
Atilla Kuzu – Zoom Mimarlık’ın temel yaklaşımı, çağdaş ve modern bir çizgi… Teknolojinin geldiği nokta ne ise, biz her tür projeye -hastane, ev ya da ürün tasarımı- o teknolojik gelişmeleri aktarmalıyız. Ürün tasarımında çoğunlukla, alışkanlıklardan, koşullanmalardan olsa gerek, teknolojinin geldiği noktayı tam olarak yansıtamıyoruz. Evde kullanacağınız bir koltukta, bir uçak koltuğu ya da bir araba koltuğunda olduğu gibi günün teknolojisini entegre etmeyi nedense hiç düşünemiyoruz. Ergonomik ayarları, evinizdeki koltuğa da yüklemeniz gerekir aslında. Şu aralar bir firma için özel bir koltuk tasarımı üzerine çalışıyoruz. İstiyoruz ki kullanıcı televizyon izlerken DVD’sini de koysun, oradan kumanda etsin…. Tabii, böyle bir ürün tasarlamaya kalkıştığınızda, üretici firma teknolojik desteği bu işten anlayan başka firmadan almak zorunda.Bu bağlantıları da kurmamız gerekiyor.

hafele15

Geçmişle değil, bugünle ilgilisiniz öyle mi?
AK- Geçmişe öykünmek bizim işimiz değil, ama ister istemez özümüze ait izler ortaya çıkıyor. Çünkü biz bu topraklar üzerinde yaşıyoruz. Öte yandan geçmişte üretilenlerin bağlamı, koşulları ait olduğu zamanla ve dönemle bağlantılı. O yüzden, geçmişten yola çıkmak bir yanılgı bence.

İşvereni nasıl yönlendiriyorsunuz?
Levent Çırpıcı- İşvereni yönlendirmede ve tasarım sürecinde ilk olarak aktarılanları doğru anlamayı önemsiyoruz. Sonrasında, mekânın verilerini, işin süresi ve işverenin beklentileri ile buluşması için çalışmalarımızı başlatıyoruz. Ancak öyle mekânlar oluyor ki tasarım sürecinde bize ortak oluyor, öyle işverenlerimiz oluyor ki tasarımda etkili olmak ısrarında olabiliyorlar. Biz ne olursa olsun, işverene işin gereksinimlerini, olması gerekenleri güncel endişelerden uzak kurgumuzla sunarak paylaşıyoruz. Ancak dayanılmaz bütçesel unsurlar ya da işin süresi nedeniyle konsepti tamamen ya da kısmen değiştirerek sonuçlandırıyoruz.

Son dönemde sağlık yapılarına odaklandığınız görüyoruz. İşlerinizde, tematik bir yaklaşım olduğunu söyleyebilir miyiz?
AK- Evet, ama tümünde değil. Bursa’daki Acıbadem’de ahşap ağırlıklı bir dekorasyona gidilmesi nedeniyle orada belli bir tema üzerine odaklandığımızı söyleyemem. Bursa’daki polikliniğin geleneksel olması beklendiği için çok başka bir yaklaşım sergiledik. Ahşabın yoğun kullanıldığı polikliniğin iç mekanlarında biyolojik dokuları lobide ve belli noktalarda, yatayda bant olarak dekorasyona yükledik. Öte yandan, International Hospital projesi ise tamamen deneyseldi.

Acıbadem Maslak projesinde tema daha belirgindir. Maslak’ta zemin döşemesinde ve tavan kaplamasında üç boyutlu dokular ortaya çıktı. Elipsoid formları alıp tavanda kimi noktalarda kraterleştirdik. Bundan sonraki projelerimizde fraktal formlara daha ağırlık vermeyi düşünüyoruz. Fraktal yaklaşımlar, var oluş, yaradılış, insan DNA’sının çözümlenmiş olması tasarıma da girmeye başladı. Gelecekte, özellikle de mimaride ve ürün tasarımında organik formları çok göreceğimizi düşünüyorum. Bilgisayar programları kimi formları yakalamamızı kolaylaştırıyor.

hafele14

Acıbadem Maslak projesinde yarışma projesini olduğu gibi uygulayabildiniz mi?
LÇ- Maslak için sunduğumuz projede, epital doku hücresinden yola çıkan bir konsept geliştirmiştik. Hatta cam giriş saçağını biz, aynı o hücre yapısına öykünür formda çizdik. Açık arayla yarışmayı aldık; çıkış noktası ve felsefesiyle güzel bir proje oldu. Sonra uygulamaya geçince biraz aza indirgenmeye başladı. Bizim düşündüğümüz, lobide kabuk halinde oturma üniteleri vardı. Yuvarlak, kendi mahremiyeti olan… Duvarda dokular oluşturduğumuz lobi, baştaki projeye biraz daha yakın. Kayar sistemler, bambu, yaprak gibi doğal dokuları iç mekanda da kullanmaya çalıştık.

hafele22

Hastanenin iç mekan tasarımında, ‘iletişim’ de esas öyle değil mi?
AK-
Hastane, öncelikle hastanın moralinin yüksek tutulması gereken bir yapı. Biz hastaneleri iyi bir aydınlatma, hemşire bankosu, karşılama bankosu, aydınlatması ve bildirişimiyle “moral yükseltme alanları” olarak düzenlemeye başladık. Cihazların olduğu bölümlere de aslında daha fazla itina gösterilmesi gerektiğini anladık. Kemoterapi, radyoloji bölümlerinde hastanın kendini özel hissedeceği alanlar yaratmaya çalıştık. Pediatri kliniğinde daha renkli daha karikatürize desenler kullandık; balıkları izleyebilecekleri, projeksiyonlu havuzlar yaptık.

hafele24

Hasta odalarını nasıl düzenliyorsunuz?
Hasta odaları zaten başlı başına özel. Orada önemli olan hasta, dolayısıyla yattığı alanın başucunu ve etrafını bir kabuğa almayı düşündük. Medikal gazların geldiği başucu ünitelerini özel olarak tasarladık. Bu noktada, hasta yatağının da çok büyük bir önemi var. Amerika’da Harvard Medical’in düzenlediği bir seminere katılmıştık. Hasta başında doktora ayrılan bir taburenin hastanın psikolojisi açısından, doktorun onunla beraber olduğu duygusunu vermesi açısından çok etkili olduğunu öğrendik. Acıbadem Maslak’ta bunu aynen uyguladık. Doktor ayakta durup üstten bakarak değil, taburede aynı seviyede oturarak hastayla yakından igilenecek. Işığın kullanımı çok önemli. Hastanın yatağından zor kalkıyor bile olsa, pencereden gün ışığını görüp tekrar yatmasının, psikolojik rahatlama açısından önemli olduğu söyleniyor.

Kısıklı Patoloji Laboratuvarı’nın tasarım kriterlerinden söz eder misiniz?
LÇ- Kök hücre üretim amaçlı bu tesiste bir doku hücresinin büyütülmüş halini döşemelere ve görsel duvarlara yansıttık. Mekanları birleştirici niteliğinde olan ve sirkülasyonu sağlayan ana koridoru, deney tüpü çıkışlı eğrisel bir kesitle çözerek diğer mekânlara geçişi bu atmosferden sağladık.

Sağlık endüstrisindeki gelişmeler mimariye ve tasarıma nasıl yansıyor?
LÇ- Hastanede son trend diye bir son noktanın olamayacağını söyleyebiliriz. Tıptaki gelişmeler çok hızlı ve çok çeşitli olarak sürüyor, bu çeşitliliği takip etmek neredeyse olanaksız. Ancak şunu söyleyebiliriz, hastanelerde sağlıkla ilgili tedirgin edici unsurlardan uzakta, tam bir tedavi kalitesi dışında, hastane bütününde iyileştirici bir çevre oluşturulması belirleyici bir hedef olarak görülmeli.
İnsanın medikal alanlardaki hareket ve psikolojileri eskiye nazaran çok derinlikli olarak ele alınıyor. Tamamen bu verilere göre renk, desen, form çalışmaları hazırlanarak iş sonlandırılıyor.

Hangi hastane projeleri var sırada?
AK- Acıbadem Fulya hastanesinin şantiyesi sürüyor. Bodrum hastanesi projesi bir sene ertelenmişti ama her an başlayabilir. Memorial, Florence Nightingale hastaneleriyle de çalıştık.

Ürün tasarımı konusunda yeni çalışmalarınız var mı?
AK- B&T firmasına sehpa tasarımı verdik. Bir Japon firmasına beş ürün verdim, prototipleri yapılacak ve muhtemelen üretilecek. 888 için çalışmalarımız var; mobilya tasarımına teknolojiyi entegre etmeye çalıştığımızı söylemiştim başta. 888’in tasarımları da bu projenin içinde. Beni oldukça heyecanlandıran projeler içinde olduğumu söyleyebilirim. 2010 ürün tasarımı açısından hareketli olacak gibi görünüyor.

hafele13

Röportaj: Benan Kapucu – Portre: Mustafa Nurdoğdu

Etiketler: , , , , , | İlk yorumu siz yapın »

Acil durumlar için güvenlik donanımları

11 Eylül 2009 | Yazar: Gateway | Konu: Hafele'den Haberler, Ürün tanıtımı

hafele21

Häfele, binalardaki yangın, duman gibi paniğe yol açabilecek durumlarda, insan hayatını korumaya yönelik ürünleriyle otelden iş merkezine, hastaneden toplu konuta kadar her türlü projeye hizmet veriyor.

Ürün yelpazesinde insan hayatını korumaya yönelik özel amaçlı kapı donanımları ve aksesuarları, kapı kapatıcıları, panik barlar, manyetik tutucular, yangın duman detektörleri ve duman tahliye sistemleri gibi birçok çözüm sunan Häfele, mimari projelerin ihtiyaçlarını karşılamaya devam ediyor.

Yangını önceden algılayıp, uyarı veren duman detektörleri
Häfele’nin sunduğu duman detektörleri, yanma sürecini en başından algılayarak binada bulunan insanlara uyarı verip, yangın güvenliği için önemli olan diğer ekipmanların çalışmasını sağlıyor.

Kapının yanmasını engelleyen koruma levhaları
Häfele’nin geliştirdiği koruma levhaları, kapılar üzerinde kullanılan menteşe, gizli kapı kapatıcı ve gömme kilit gibi metalden üretilen kapı donanımlarının yangın sırasında fazla ısınarak kapının yanmasına neden olmasını engelliyor.

Zehirli havayı tahliye eden RWA sistemi
Yangın süreci boyunca yanan materyallerin çıkarttığı yoğun ve zehirli duman, sahip olduğu ısı nedeniyle, ortamda sürekli yükselerek yukarıdan aşağıya doğru yoğunlaşır. Häfele’nin sunduğu RWA tahliye sistemleri sayesinde bu duman dışarı atılır.

hafele11

Zehirli dumanın içeri sızmasını engelleyen yangın ve duman fitilleri
Yangın anında kapı kanadı ve kasası arasındaki boşluğu içlerinde bulunan ısıya karşı duyarlı bir kimyasal madde sayesinde şişerek dolduran yangın/duman fitilleri sonsuz güvenlik sağlıyor. Kapının detayına göre kanat veya kasaya takılan bu fitillerin ayrıca üzerinde bulunan tüyler sayesinde zehirli dumanın diğer odalara geçişini engelleyen modelleri de mevcut.

Yangına karşı kapı altı giyotinleri
Häfele’nin sunduğu kapı altı giyotinleri, kapı kapandığında otomatik olarak kapı ile zemin arasındaki boşluğun kapatılmasını sağlayarak hava geçişini ve yangın durumunda hayati tehlike yaratan dumanın içeri girmesini engelliyor. Kapı kanadının altına açılan bir derze monte edilen kapı altı giyotinleri, bu sayede zemindeki eğikliği bile kapatarak güvenli kullanım sunuyor. Bu ürün aynı zamanda ısı, ses ve haşerata karşı bir izolasyon da sağlayarak ekonomik ve bir o kadar da konforlu bir çözüm olmasıyla dikkat çekiyor.

Yangın anında yangının büyümesini engelleyen kapı kapatıcıları
Yangın anında, Kapıların geçiş yapıldıktan sonra kapalı halde kalması yangın anında içeriye oksijen girişini engeller ve yangının kontrol altına alınmasını kolaylaştırır. Yangın bölgesine hava, dolayısıyla oksijen girişini engelleyen kapı kapatıcıların Hãfele’nin ürün çeşidi içerisinde projeye uygun birçok farklı tipini bulmak mümkün.

Tehlike anında hayat kurtaran panik barlı kilit mekanizmaları
Alışveriş merkezi, otel, hastane ve konut projeleri gibi kalabalık mekanlarda oluşan acil durumlarda bina içerisindeki kişilerin en hızlı ve emniyetli şekilde kaçış yolları üzerinden tahliye edilmesi için, Häfele’nin sunduğu panik çıkış donanımları, kaçış istikametine doğru açılıyor ve yaralanma, kalabalıkta ezilme gibi tehlikeler ortadan kalkıyor.

Etiketler: , , , | İlk yorumu siz yapın »

Sağlık endüstrisi iyileştirici, insan odaklı ve sürdürülebilir tasarım

9 Eylül 2009 | Yazar: eceariburun | Konu: Mimari, Tasarım

hastane-mimarisi2

Sağlık endüstrisi yapıları, birbiriyle ilişkisi olan farklı işlevlere sahip mekanlarıyla, “karmaşık yapılar” kapsamında yer alıyor. Medikal planlamaya göre, mekanların birbiri ile olan ilişkilerinin doğru olarak kurgulandığı, deneyimler yoluyla insanda “iyileşme” sürecini hızlandıran iç tasarım kurgusu ve sürdürülebilirlik tasarımın öncelikleri arasında. Bugün sağlık endüstrisinin mimari ve iç mekan tasarımını insan deneyimini esas alan yaklaşım, belirliyor.

Sağlık endüstrisi yapıları şüphesiz hayatımızın en önemli ve kritik anlarını yaşarken bizleri konuk eden mekânlar arasında gelir. Doğum, ölüm, beklenen ya da beklenmeyen tüm fiziksel ve ruhsal rahatsızlıklarda geçirdiğimiz hassas süreç, bunları yaşadığımız mekânlarla etkileşerek topyekûn bir deneyim olarak özdeşleşir. Bu mekânlarda yaşadığımız deneyim sunulan tıbbi tedavinin etkisini arttırmakta ya da azaltmakta etkili olabilir. Sunulan tedavinin medikal kalitesinin yanı sıra içinde bulunduğumuz ortam ve atmosfer de bu deneyimin kalitesini algılamamızda etken olur: Koku, renk, ses, ışık gibi değişkenler iç mekânların kontrol edilebilir öğeleri arasında gelir ve algımızı doğrudan etkilerler. Yaşadığımız deneyime olan etkisiyle iç mekân tasarımları sağlık sektöründe vazgeçilmez bir bileşen ve kalite arttırıcı (ya da azaltıcı) bir unsur olarak karşımıza çıkar. Sağlık yapılarının biçimlendirilmesindeki tasarım kriterleri güncel eğilimler, teknolojik olanaklar ve kullanılan malzemelerle yakından ilgilidir.

Özellikle son dönemde akademik ve pratik çevrelerde gündemde olan ‘Servis Tasarımı’ konusu, hem sağlık sektörü iç mekân tasarımlarına hem de bu mekânlar dâhilinde verilen hizmetlerin kesintisiz akışına yönelik çalışmalar içerir. Tedavi ortamı, hastane atmosferi gibi tanımlamaların şekillenmesinin aslında ‘sağlık’ kelimesinin kültürel izdüşümü ile doğrudan ilişkili olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin son dönemde iç mekân tasarım öğeleri ile öne çıkan sağlık yapılarını incelediğimizde ‘tedavi ve konfor’ işbirliğindeki küresel standartlaşmanın ağır bastığını görmekle beraber; çeşitli kültürel algı farklılıklarının ortaya çıkardığı bazı ince ayrımların etkisini de yadsıyamayız. Özellikle Batı kültüründe bir süredir hüküm süren baskın tutuma göre sağlık kavramı ‘gençlik’, ‘güçlülük’, ve hatta ‘ihtişam’ ile ilişkilendiriliyor; bu düşüncenin sonucu olarak sağlık merkezleri de adeta lüks otel ya da tatil köyü formatında tasarlanıyor.

Genel olarak hastanın tedavi süresince kendini özel ve önemli hissetmesi, mahremiyetinin korunması, konforunun sağlanması gibi olumlu ve iyileştirici etkenlerin yer aldığı bu ortamlarda bazen ters algılamalar da doğabiliyor: Rahatlık ve konfor algısının, medikal tedavinin önüne geçmesi istenmeyen bir durumdur. Kişi, nihayetinde ‘ev ortamındaki rahatlığı’ deneyimlemek için değil, sağlığına kavuşmak için o mekânda bulunur ve bu da ciddi bir hayati süreçtir. Bu sebeple sağlık sektöründeki mekan tasarımlarında öncelikli olarak işlevsellik, erişim kolaylığı, hijyenik ortam ve eşyalar, dayanıklı ve bakımı kolay malzemeler tercih edilmelidir. Kullanılan renk, doku, aydınlatma, iklimlendirme ve diğer bitirmelerle oluşturulan konfor ve güven hissi, hasta ve yakınları için olduğu kadar personel için de kurgulanmalıdır.

Sağlık endüstrisi yapıları içerdiği karmaşık işlevlere sahip mekânlarıyla detaylı bir planlama gerektirir: Ameliyathane, muayene odaları, gözlem ve tanı odaları, hasta ve doktor odalarının yanı sıra lobi, yemekhane ve kafeterya, bekleme alanları, ayrıca çamaşırhane, oda servisi hatta alışveriş mekânları, eğitim, toplantı ve konferans etkinlikleri yine bu mekânlar dâhilinde konumlandırılabilir. Bu mekânların yerleşimi, birbiri ile olan ilişkileri dikkatli bir iş akış planı ile oluşturulmalıdır. Azami ve asgari alan ihtiyaçları, yoğun kullanımda olan alanların konumu, günışığının mekanlara etkisi ve diğer pek çok kriter önemle değerlendirilmeli ve uluslararası standartlara uyulmalıdır.
hastane-mimarisi

İdeal olarak; sağlık yapılarında kullanılan malzemelerin seçiminde en önem verilmesi gereken nokta malzemenin ‘hijyenikliği’ yani sağlığa uygunluğudur. Steril alanlarda taban, tavan ve duvar kaplamaları anti bakteriyel, anti statik, temizliği ve bakımı kolay, yanmayan ya da yangına karşı korumalı, zararlı madde salımı olmayan dayanıklı malzemeler tercih edilmelidir. Havlı malzemeler (halı vb.) toz ve akarları hapsetmesi nedeniyle uygun bir seçim olmayıp, tekstil ürünlerindeki (örtü, perde, nevresim, önlük, koltuk ve kanepe kaplamaları) seçimler yine bu kriterleri karşılamalıdır.

Hasta yatakları başta olmak üzere, refakatçi mobilyaları, bekleme üniteleri, karşılama bankosu gibi mobilyalar geniş hareket alanlarına olanak sağlayacak şekilde yerleştirilmeli ve güvenlik kurallarına uygun tasarlanmalıdır. Hizmet alacak kişilerin hasta olduğunun unutulmaması; bu kişilerin kullanım kolaylığı ve rahatlığının göz önünde bulundurulması mobilya tasarımında dikkate alınmalıdır. Hastanın yatağı, uzanma, dik oturma vb. hareketlere olanak sağlamalı ve kumandaları hastanın erişimi dâhilinde olmalıdır. Ayrıca günışığından faydalanabilmek, yatılan yerden hoş ve iç açıcı manzara görebilmenin de iyileşme sürecini olumlu etkilediği biliniyor.

Bu mekânlarda kullanılan renk, doku, ses yalıtımı ve iklimlendirme konuları yine tasarımcının özenli kararlarını gerektirir. Dingin renkler, temiz hava, sessiz ve huzurlu bir ortam psikolojik olarak hasta ve yakınlarının yaşadığı deneyimin kalitesini yükseltmede etkin rol oynar. Keza hizmet veren personelin de aidiyet duygusu, hizmet kalitesi ve memnuniyeti içinde bulunduğu çevre ile ilişkilidir. Bu yüzden genellikle sağlık merkezlerinde kan, hüzün, sonbahar çağrışımlı renklerden uzak durulur ve mavi, yeşil, turuncu, mor gibi dinlendirici ve moral yükseltici renklerin açık tonlarından seçimler yapılır.

Ortak alanlarda ve hasta odalarında iklimlendirme ve nem gibi fiziksel değişkenlerin denetim altına alınmış olması ve ihtiyaca göre hasta veya yakınları tarafından anında müdahale edilebilmesi iç mekân tasarımında önemli bir etkendir. Bahsi geçen tüm mekanlarda steril hava kalitesini oluşturmak ve koruyabilmek için HEPA (High Efficiency Particle Absorber) veya dengi filtreler kullanılması gerekir. Daha ileri teknik seviyede, tasarımcının iç ve dış basınç alanlarını dikkate alarak mekân akışlarını konumlandırması da sorumlulukları arasında gelmelidir. Kapılar, geçişler gibi fiziki engeller veya hava perdeleri gibi görünmez engeller sayesinde mekanlar arasındaki steril hava akışları kontrol edilebilir.

Son olarak, herhangi bir iç / dış mekân tasarlarken olduğu gibi, sağlık sektörüne yönelik yapı, iç mekân, mobilya ya da ürün tasarlayan bir tasarımcının mutlaka dikkat etmesi gereken konu ‘sürdürülebilirlik’ kavramıdır. Amaç hiçbir zaman daha lüks veya daha ihtişamlı hastaneler tasarlamak değildir; amaç insana ve çevreye duyarlı tasarımlar ile hayat kalitesini yükseltebilmektir. Geri dönüşümü kolay, insan ve çevre sağlığına duyarlı, yerel olarak elde edilebilen malzemeler tercih etmek her tasarımcının birincil görevidir. Bir mekândaki ince ayrıntılar tasarımcının esas imzasıdır, sözgelimi tutunma ve tırmanma için yatağa eklenen barlar, ya da yataktan kalkmadan doktor / hemşireler ile kurulabilen görsel bağlantı bu mekânlara değer katar.

Yazar:İ.T.Ü. Mimarlık Fakültesi Endüstri Ürünleri Tasarımı Bölümü Öğretim Görevlisi Ece Arıburun

Etiketler: , , | İlk yorumu siz yapın »

Panjurlara özel yüksek kaliteli bağlantı parçaları

8 Eylül 2009 | Yazar: Gateway | Konu: Ürün tanıtımı

Häfele, binaların dış cephesinin en önemli dekoratif unsuru olan panjurlara özel sunduğu bağlantı elemanları ile mimariye değişik ve yaratıcı çözüm alternatifleri sunuyor.

Pratik montaj ve hızlı ayar imkanı
Estetiği, işlevselliği ve güvenliği aynı anda sunan Abaco panjur bağlantılarının montajı son derece basittir. Bu sistem sayesinde proje sahasında, hızlı ve pratik bir şekilde son anda menteşe montajı yapılabiliyor ve bu sayede gerek stok gerekse nakliye maliyetinden tasarruf sağlanıyor. Bağlantılar, menteşeler ve braketlerden oluşan farklı parçalar birleştirilerek birçok kombinasyon oluşturulmasını sağlayan bu sistemin modüler yapısı hızlı çözümler oluşturmada yardımcı oluyor.

hafele-panjur-baglanti-parcalari

Panjur sistemleri bizleri güneş ışınlarından ve soğuk havadan korumanın yanı sıra, binanın mimari tarzını vurgulayan önemli dekoratif unsurlardandır. Panjurların üzerlerinde kullanılan donanımların sağlamlığı, tasarımı, işlevselliği ve kalitesi binalara estetik kattığı gibi aynı zamanda güvenlik ve pratik kullanım da sağlar. AGB firmasının ürettiği ve Häfele’nin

Türkiye’de sunduğu, Abaco modüler panjur bağlantı sistemleri, tüm bu özellikleri içlerinde barındırarak bina panjur sistemlerine yaratıcı ve yenilikçi çözümler sunuyor. Ahşap, PVC ve alüminyum panjurlarda kullanılmak için ideal olan Abaco modüler panjur bağlantı sistemi, projenin ihtiyaçları doğrultusunda özel olarak sipariş ediliyor ve birçok farklı panjur yapısına özel basit ve efektif çözümler sunuyor. Örneğin ayarlanabilir menteşeli panjurlarda kasa üzerine basan bağlantılar, kasaya oturan panjurlarda binili bağlantılar ve duvara monte panjurlarda düz bağlantılar kullanılabiliyor.

Etiketler: , , | İlk yorumu siz yapın »

Doğa dostu bir mimar; Hundertwasser

8 Eylül 2009 | Yazar: Gateway | Konu: Mimari

hafele7
“Bir ev; normlara ve klişelere hapsolmayan, bir ressam tarafından tasarlanan sıra dışı bir ev. Modern zamanlarda bir macera. Bilinmeyen bir yere, yaratıcı mimariye bir yolculuk. Doğanın ve insanoğlunun buluşması.”

Yüzyıllar boyunca Hofburg hanedanını ağırlamış, aristokrasi kokan bir şehir…hem tarihi dokusu korunmuş hem de modernizmi, müziği ve kültürüyle içinde zıtlıklar barındıran bu şehre de Hundertwasser gibi bütün standartlara karşı çıkan bir asi yakışırdı…

Asıl adı Friedrich Stowasser olan Avusturyalı ressam ve heykeltıraş, zamanla çok kimlikli bir hal alan sanatçılığına ithafen adını Friedensreich Regentag Dunkelbunt Hundertwasser olarak kullanmaya başlamış. Ressamın kendine seçtiği kimliğe bir bütün olarak bakarsanız asla taviz vermediği çevreci yaklaşımına ve insanın doğayla bütünleşmesine olan inancını vurgulayan bir anlam taşımasına da şaşırmıyorsunuz; barışçıl, yağmurlu ve renkli…

Dış duvarlarda, evin içinde engebeli yapılar, asimetrik çizgiler, hiçbiri birbirine benzemeyen pencereler, rengarenk mozaikler ve olabildiğince bitkiden oluşan binalar. Hundertwasser’i bu kelimelerden daha iyi başka ne anlatabilir ki?

İlk mimari projesini 1983-1985 yılları arasında Viyana’da düşük gelirliler için hiçbir ücret almadan gerçekleştiren Hundertwasser, Viyana’nın eski şehir dokusunu bozan yeni nesil tekdüze toplu konutlara tepki olarak hayata geçirdiği bu projede asla ödün vermediği ilkelerini de fazlasıyla uygulama olanağı bulmuş. İki binanın birleştirilmesiyle ortaya çıkan Hundertwasser Evinin tasarımı Mimar Joseph Krawina’ya ait olsa da işin sanat yönü tamamen Hundertwasser’e ait. 52 dairenin ve 4 dükkanın bulunduğu binanın terasları 250 adet ağaç ile yeşillendirilmiş; binanın çatısı da toprak ve çimenle kaplanmış.

Binanın çatısına baktığınızda gökyüzünde bir ormanla karşılaşıyorsunuz ve kocaman ağaçlar sanki evlerin içinde büyüyüp camlardan sarkıyor. İlk aşamada ,binayı ya da herhangi bir resmini görmeden, yapıyı gözünüzde canlandırmak neredeyse imkansız, imkansızdan da öte fazlasıyla şaşırtıcı ve sıra dışı. Hundertwasser, 1972’deki manifestosunda binalarda ağaç yetiştirmenin bir mecburiyet olması gerektiğini savundu. İnsan tabiatın misafiridir ve buna uygun davranmalıdır.

Binanın dışındaki renk cümbüşü, eğri büğrü ve hiçbir simetrisi olmayan basamaklar, taş döşeli kaldırımlar…Hundertwasser’e göre doğada hiçbir şey düz çizgilerden oluşmaz ve düz çizgileri olan, simetrik yapılı binalar da insan doğasına tamamen aykırıdır. Gecekonduların insan bedenine verdiği zararın, apartmanların ruh sağlığına verdiği zararın yanında masum kaldığını savunuyor. Çünkü gecekondularda hiç değilse o meskende yaşayacak olan kişinin emeği ve estetiğinin olduğuna inanıyor. Hundertwasser’e göre konutlarımız bizim ikinci derilerimizdir dolayısıyla da hangi yapı olursa olsun içinde yaşayacak olanlar tarafından da birşeyler taşımalı.

Mimar, proje sahibi ve o meskende yaşayacak olanlar üçlü halinde düşünüp tasarlamalılar ki evlerimiz içlerine tıkıldığımız, hapsedildiğimiz binalar olmaktan çıksın. Ona göre herbirimiz anılarımızın, duygularımızın, arzularımızın ve hayallerimizin bir toplamıyız. Sanatın görevi de bütün bunları hayata geçirmek ve bize özgür olabileceğimiz alanlar yaratmak.

Ressam Egon Schiele ve Gustav Klimt’in ilk dönem çizgilerinden etkilense de Hundertwasser’i asıl etkileyen Antoni Gaudi olmuştur. Gaudi’den fazlasıyla etkilenmiş olsa da ondan farklı olarak doğada var olan formları mimarisine kattı ve renk kavramı üzerinde fazlasıyla durdu. Çoğunlukla doğanın içindeki uyumdan esinlenen sanatçı, eserlerindeki belirgin düzensizliğin kendisine zevk verdiğini de özellikle vurguluyor.

Sanatçının kendisinden çok, sanat eserini görenin ve izleyenin tecrübesine odaklanıyor Hundertwasser ve mimarideki bütün matematiksel oranlamaları, rasyonalizmi bir kenara bırakarak ısrarla doğanın kendi içindeki uyumundan yola çıkıyor. Uyumdan kastı da var olagelen standart mimari projelerin çok dışında tesadüfen ve hatta kendiliğinden oluşan, düzensizlikler içinde bir uyum.

“Bazı insanlar evlerin duvarlardan ibaret olduğunu söylerler, bana göreyse evler camlardan ibarettir.” Hundertwasser’e göre evlerde kullanılan camların bile hakları vardır. Her evin standart camlara sahip olması ona göre diktatörlükten başka bir şey değildir ve kiralık dairede oturan biri, penceresinin dışına sarkıp kolunun erişebildiği yere kadar duvar sıvasını kazıyabilmelidir. Ve yine eline uzun bir fırça alıp kolunun uzanabildiği yere kadar her yeri boyamasına izin verilmelidir. Böylece sokaktan gelip geçen herkes, orada hapsedilmiş, köleleştirilmiş, standartlaştırılmış birinden farklı biri yaşadığını görebilir.

Yeni Zelanda için bir bayrak tasarımı da yapan Hundertwasser nereye giderse gitsin evinin Yeni Zelanda olduğunu söyler ve saati de oraya göre ayarlıdır. Çevreci yaklaşıma ve doğaya bu kadar sadık kalan sanatçı evinin bahçesinde lalelerinin altına gömülü.

Etiketler: , | İlk yorumu siz yapın »